BU SEFERLER İSPANYA’YA DA YARAMADI
Puan vermedi·272 syf.··
2024 57. kitabı
Kristof Kolomb İtalyan’dır, daha doğrusu Cenevizli’dir. Zamanının süper deniz güçlerinden Portekiz de dahil olmak üzere birkaç ülkeye kendisine sponsor olması için başvurur, ama onun “Batı’ya doğru yelken açarak Hint ülkelerine ulaşmak” teşebbüsüne İspanya, daha doğrusu bugünkü İspanya’nın çekirdeği Kastilya Krallığı destek verir. İspanya, Portekiz ile rekabet halindedir ve Portekiz, Kolomb’un teşebbüsünün amacına ulaşamayacağı görüşüne varmıştır (Denizciliği bilen Portekiz haklı çıkmıştır; Kolomb farkında olmadan Amerika’ya ulaşsa da Hint ülkelerine hiç ulaşamamıştır). İspanya’nın desteğini alması da kolay olmaz Kolomb’un. I. Isabel ve II. Ferdinand onu adeta kapılarında süründürürler (Avrupa’nın Ortaçağında bir insanın herhangi bir konuda kendi devletinden başka bir devlete başvurabilmesi veya sığınabilmesinin, Avrupa’nın bilimsel keşiflerine ve demokrasisine katkıda bulunduğuna dair görüşler de mevcut). Bilindiği gibi Kolomb, “Hint ülkeleri”ne ulaşmaya çalışıyor. Sanıyorum ki bu tâbir bugünkü Hindistan’dan daha büyük bir coğrafyayı kapsıyor. Ayrıca Kolomb, Japonya’nın yanısıra Çin’in, yani Marco Polo’nun deyişiyle “Katay”ın da hayalini kuruyor. Kolomb da dahil, Marco Polo’nun o dönemki maceracılar için çok önemli bir kaynak olmayı sürdürdüğü anlaşılıyor. İspanya’dan demir aldığı dört yolculuk yapıyor Kolomb. İlki 1492 yılında (Bu tarihin, İspanya’daki ve Batı Avrupa’daki son bağımsız Müslüman devlet olan Granada Emirliği’nin Hıristiyanlarca ele geçirildiği yıl olması ilginç). Kitabımız, karavelalarla yapılan bu yolculukları elde kalan belgeler aracılığıyla aktarıyor. Söz konusu yolculukların tarihî değişikliklere neden olduğunu biliyoruz. Örneğin, diğer değişikliklerin yanında, özellikle patates gibi yiyeceklerin Amerika kıtalarında keşfedilerek dünyaya yayılmasının, dünya nüfusunun bugünlere ulaşmasını sağlayan etkenlerden olduğuna dair yorumlar bulunuyor. Ancak bunlar yerine, kitabın aktardığı yolculuklara ve Kolomb’un gözlemlerine yoğunlaşmak isterim. Öncelikle Kolomb’un her yolculuğu Karayip denizi etrafındaki Karayip adalarına yöneliyor (“Karayip” kelimesi, bu adaların bazılarında yaşayan bir etnik grubun adından türetiliyor; İngilizce’deki “yamyam” anlamına gelen “cannibal” kelimesiyle de bağlantılı olduğunu söyleyenler var). Burada ayak bastığı ilk toprağın, Karayip adalarından Bahamalar grubuna dahil olan bugünkü San Salvador, yani Hz. İsa adası olduğu biliniyor. Karayip denizinde bulunan irili ufaklı çok sayıda adanın birinden öbürüne gezinen Kolomb ve tayfası, yolculuklarının ikisinde Amerikalar’ı birbirine bağlayan kıstağa ve bu kıstağın güneyinde kalan “Güney Amerika” kıtasının en kuzeyindeki sahillere de ayak basıyorlar. Yine de Kolomb’un seyir defterleri, onun yolculukların çoğunluğunun geçtiği Karayip adaları hakkındaki gözlemlerini barındırmakta (Kolomb ve tayfasının bugünkü ABD topraklarına hiç ayak basmadıkları, Kuzey Amerika diye bir kıtanın varlığından bile haberdar olmadıkları ise malum. Hoş, Güney Amerika diye bir kıtanın varlığından da haberdar değiller ki). Kolomb’un, ulaştığı yerleri Hindistan, Çin ve Japonya sanmış olduğu, bilinen ve doğru bir hikaye. Karayip adalarında karşılaştığı yerlilerin bazılarından, onu, Marco Polo’nun kendi seyahatnamesinde bahsettiği Çin hükümdarına götürmelerini istiyor. Küba’yı, Japonya zannediyor. Yanılmıyorsam, gittiği yerlerin Avrupalılar tarafından henüz bilinmeyen yeni bir kıta olduğunu ölene kadar bilmemiş. Çok gülünç değil mi? Amiral’in (Kolomb) ilk yolculuğunda anlattığı, gemisindeki tayfalarının gönlünü hoş etmek için yaptıkları ilginçti. Yani o kadar adamı bir yerden alıp başka bir yere götürmek kolay iş değil; iktidar kurmayı gerektiriyor (Tarihe mâl olmuş olaylarda bu hususu asla gözden kaçırmamalı). Ancak asıl ilginç olan, elbette Kolomb’un Karayip adalarındaki yerlilerle karşılaşması. Onların, manzarasına hayran oldukları sahillerde karşılaştıkları yerlilerle olan münasebetleri okunmaya değer. “Beyaz adam”la belki de ilk kez karşılaşan yerliler hakkında, Kolomb’un aktardığı kadarıyla, neler anlatılabilir? Bir kere bu yerliler asla zeka yoksunu değiller. Yeni tanıştıkları “misafirleriyle” el kol hareketleri sayesinde de olsa anlaşabiliyorlar. Altın verdikleri ve karşılığında öteberi aldıkları ayaküstü alışverişlerde kendi ellerini güçlendirmek için çeşitli yollara başvurabiliyorlar. Hiyerarşik toplumlarda yaşıyorlar. Bir adadaki halk ile, onun hemen yanındaki bir başka adadaki halk arasında dil, etnisite, renk ve davranışlar bakımından büyük farklılıklar bulunabiliyor. Yani topu tek bir millet değil… Çoğunlukla barışçılar, iyi niyetliler, misafirperverler. Ancak Kolomb’un adamlarından bazıları, adalardan birinde kalıp da orada inşa edecekleri bir kalede yerleşmeye karar verdiklerinde, bir sonraki yolculuğunda Kolomb bu adamların hepsinin yerliler tarafından öldürülmüş olduğunu öğreniyor. Tabii ki öldürülenlerin, yerlileri taciz edip etmedikleri bilinmiyor. Ayrıca birbirleriyle savaş halinde olan yerli topluluklar da mevcut. Bazı yerlilerin, bazı adalardaki diğer yerli topluluklardan, onların “insan yiyen yamyamlar” oldukları gerekçesiyle çok korktuklarını öğreniyoruz. Ancak bu korkunun sebebinin kesin olarak yamyamlık olup olmadığı belli değil. Kolomb bu kelimeden pek çok yerde bahsediyor, ancak dil engeli yüzünden, onun “iletişim kurduğu” yerlilerin söylediklerine kendinden yorumlar kattığı da biliniyor. Kısacası yamyamlığın gerçek olması olasılık dahilinde, ama kesin değil. Oysa şurası kesin: Kolomb ve yanındakiler, yani Avrupalılar, bu topraklara yerleşmek üzere gelmişler. Kalıcı olmayı en baştan kafalarına koymuşlar. Gördükleri yerlileri hakimiyetleri altına alma ve onları Hıristiyan yapma amaçları ayan beyan ortada. Bu konuda hiçbir çekinceleri olduğunu görmedim. Acaba bu niyeti onlara Portekizliler mi öğretti? Ne de olsa Portekiz zaten bilinmeyen topraklara öteden beri gidiyordu. Orada karşılaştığı Afrikalı insanları da tarlalarında çalıştırmaya başlamıştı. Kolomb, Karayipler’de nasıl insanlarla karşılaşacağını az çok biliyor olmalı. Ya Kolomb’un İspanya hükümdarlarına yaranma çabaları bu niyetlerin oluşmasında ne kadar etkili oldu? “Altın” kelimesine burada ayrı bir yer vermek gerek. Kolomb’un ve yanındakilerin dilinden altın hiç eksik olmuyor. İşleri güçleri altın. Gözlerini altın hırsı bürümüş. Konuştukları her yerliye nerede altın bulabileceklerini soruyorlar. Altın, altın, altın… Büyük bir açgözlülük söz konusu. Bu isteklerine sonunda ulaşacaklarını biliyoruz. Yaptığı seferler neticesinde Kolomb, dünyanın şeklinin bir yumurtaya benzediğini anladığını da aktarıyor. Daha önceki bilgileri, dünyanın şeklinin tam bir daire olduğu yönünde. Öğrendiği yeni bilgiyi aktarırken de, eski kaynakları yazan bilginlerin ne dediklerini özetliyor. Görüyoruz ki hırs, sabır, eylem, araştırma, cesaret ve deneme - yanılma yöntemi, zenginliğin yanısıra bilgiyi de beraberinde getiriyor. Başarı cezasız kalmaz, demişler. Bu kural Kolomb için de geçerli. Kendisi seferlerinde başarılı oldukça pek çok dedikodu ve iftiranın hedefi oluyor. Seferlerine dair krala verdiği taahhütlerin bir kısmını yerine getiremeyince ya da getirmekte gecikince de İspanya’da tutuklanıp hapse atılıyor, gözden düşüyor. Neyse ki daha sonra affediliyor. Amerika yerlilerinin laneti mi? Olabilir. Ama aradan, vicdan azabı duyamayacağımız kadar çok zaman geçmiş. Bilinsin ki Kristof Colomb’un seferleri İspanya’ya da yaramadı…
Seyir DefterleriKristof Kolomb · İş Bankası Kültür Yayınları · 2015478 okunma
·
135 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.