·368 syf.····Okunma: 06 Temmuz 2024 00:00 Tekrar selamlar.
Aynı günde iki yeraltı okuyamıyor olmam arka arkaya iki yeralti incelemesi yapamayacağım anlamına gelmiyor :) Öncesinde okuduğum fakat değerlendirme fırsatı bulamadığım bir başka Hakan Günday eseri için burdayım.
Bu incelemenin diğerlerinden biraz farklı olacağını en başta söylemem gerekiyor. Zira Zamir'i, yazarımızın diğer eserlerinden kesinlikle farklı buldum.
Öncelikle, konu olarak daha ilk sayfalardan itibaren beni içine çekti, ki bu, genelde ilk 50 sayfayı sürünerek okuyan birisi olarak çok karşılaştığım bir durum değil.
Konusundan kısaca bahsetmem gerekirse, El- Aman bölgesinde yaşanan bir patlama ile başlar hikaye. Annesi Zerre tarafından bırakıldığı mülteci kampında hayata gözlerini açan ve patlama ile birlikte yalnız yüzünü değil tüm duygularını da kaybeden, ameliyatlı ve mimiksiz yüzü ile Zamir bebek, bir anda tüm dünyanın peşinden koştuğu bir odak noktası haline gelir. Arapçada 'vicdan' Rusça'da 'barış' anlamına gelen Zamir, ismiyle müsemma bir işte çalışmaya başlar, en azından başlarda öyle olduğunu düşünmektedir. Sözde küresel bir barış vakfı olan Birinci Dünya Barışı Vakfında, yeni bir binyılın arifesinde, savaşın eşiğinde olan ülkeleri barıştırma, etnik gruplar arasındaki anlaşmazlıklara orta yolu bulma, asla asıl sahiplerine ulaşmayacak olan yardımlar toplama gibi misyonlar edindiği bir işte çalışmaya başlar. Zamanla buranın asıl amacının kitlesel hareketlenmenin önüne geçmek uğruna, gerçekleri perdelemekte hiçbir beis görmeyen bir duygu pazarlama kurumu olduğunu anlayacaktır. -detayına daha fazla girmek istemiyorum zira romandaki olaylar birbirini ziyadesiyle bağlıyor ve süreçle beraber evriliyor-
Temelde aktarılmak istenene gelirsek, yazarımız yaratmış olduğu politik atmosferi, Türkiye-Suriye sınırı üzerinden ele alıp sosyolojik bir bakış açısı oluşturmuş. Yaşanılan zorlu coğrafyada savașların arasında yaşamaya çalışan insanların direniş mücadelesi en çok da merkeze Zerre karakteri oturtularak anlatılmış, şahsi fikrimce. Kurguda, geçmiş ve gelecek perdesini ayrı ayrı aktaran, geriye dönüş tekniğini sıkça kullanan ve Zamir'in algısı, tercihleri, kabul ettikleri, vazgeçtikleri üzerinden sivil toplum örgütlerinin gerçek yüzüne vurgu yapan Günday, barış savaş gibi temel kavramları sorgulatmak ve toplumun sosyolojik düzlemine geniş perspektiften mercek tutarak insanlığa çarpıcı bir mesaj vermek istemiş.
Kelimeler her zamanki gibi özenle ve cesurca seçilmiş, karakterin içsel çatışmaları yer yer yazarın düşünceleriyle desteklenmiş ve keskin metaforlara -özellikle girişteki şarapnel metaforu- ağırlıklı yer verilmiş. Popülist bir politika distopyasını aktarmaya çalışırken yaşadığımız dönemden kalıcı örneklerle ters köşeler de yaparak esas meseleyi hikayeye ustalıkla yedirmiş Günday.
Tek eleştirebileceğim -aslında mesaja odaklanmak açısından benim hoşuma bile gitti- belli bir sonu olmaması. Çok da açık vermeden şunu söyleyebilirim; senelerce kendi yaşamına dışardan, hayata ise içerden 'bakan' Zamir, bakmak ve görmek arasındaki çizginin diğer tarafına geçerek 'görmeye' ve 'anlamaya' ve hatta 'hissetmeye' ulaşıyor.
Özetle, her ne kadar farklı alanlarda ufkumu genişlettiğini ve Hakan Günday severlerin aynı tadı alacağını düşünsem de herkese önerebileceğim bir eser değil ne yazık ki. İlaveten, okurken görüş ayrılıkları olan yerleri -illaki olacaktır- tarafsızca değerlendirebilmek ve gerçekle örtüşen bir kurgu olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyorum.
Biraz uzun bir inceleme olduğunun farkındayım yine de daha yazmak isterdim. Sabırla okuyanlara teşekkür ederim, bașlayacak olanlara da şimdiden keyifli okumalar dilerim efendim.