Hakan Günday’ın Zamir’ini okumak, aynaya bakmak ama o aynada sadece kendi yüzünüzü değil, insanlığın tüm o korkunç, çıplak ve iyileşemeyen yaralarını görmek gibi. Kitabı bitirip kapağını kapattığınızda odadaki sessizliğin ağırlaştığını hissediyorsunuz. Çünkü Zamir, bize sadece bir hikaye anlatmıyor; bize neden böyleyiz? diye soruyor ve cevabı yine bizim karanlığımıza bırakıyor.
Zamir, henüz bir bebekken barışın simgesi haline getirilmiş, yüzü olmayan bir adam. Ama asıl ironi burada başlıyor; yüzü olmayan birinin, dünyanın en çirkin suratlı savaşlarını durdurmaya çalışması. Günday, kalemini her zamanki gibi bir neşter gibi kullanıyor; bu sefer sadece bireyi değil, tüm küresel vicdanı ameliyat masasına yatırıyor.
Kitap boyunca Barış Vakfı çatısı altında dönen oyunları izlerken şunu fark ediyorsunuz: Barış, savaşın yokluğu değil, savaşın daha kârlı bir biçimde yönetilmesidir.
Bu gerçek, insanın göğüs kafesine bir yumruk gibi iniyor.
Kitabı okurken altını çizdiğim, her biri birer vasiyet niteliğindeki şu alıntılar, aslında neden canımızın bu kadar yandığını özetliyor:
İnsan, acı çeken bir hayvandır. Ve çektiği acıya bir anlam bulamadığı sürece de vahşileşmeye mahkumdur.
Bu cümle, Zamir’in tüm varoluş sancısını açıklıyor. Günday burada bize şunu fısıldıyor: Dünyadaki tüm bu kaosun, bombaların ve nefretin temelinde, anlamlandıramadığımız o derin keder yatıyor. Acımızı dindiremiyoruz, o yüzden onu başkalarına bulaştırıyoruz.
Çünkü her şeyin bittiği yerde barış değil, sadece sessizlik başlar.
Sıklıkla barış zannettiğimiz şeyin aslında bir tarafın tamamen yok oluşu veya suskunluğu olduğunu ne kadar da zarif ve hüzünlü anlatmış. Gerçek barışın bir uzlaşı değil, bazen sadece bir mezarlık sessizliği olduğu gerçeğiyle yüzleşmek çok ağır.
__Kendi canın