·
Okunma
·
Beğeni
·
33,9bin
Gösterim
Adı:
Daha
Baskı tarihi:
Ekim 2013
Sayfa sayısı:
420
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786050917260
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu hikâye o kaçak göçmenlerle değil, onları kaçıranlardan biriyle ilgili. Adı Gazâ. Babası bir insan kaçakçısı, Gazâ da onun çırağı. Henüz 9 yaşında. Yani, hayata ve insana dair, öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta.

"Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye'dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu'da, ayakkabılı olanı Batı'da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk... Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…"
(Tanıtım Bülteninden)
420 syf.
·4 günde·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Hakan Günday'ın bütün kitapları ve kitaplarını okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/uqCotb6in_0

Nere kaçarsan kaç felek bulur kaçanı
Kitlidir ambarlar sanki insan kapanı.
Peyk

Hakan Günday'ın kitaplarında önsöz bulunmaz, çünkü hayatın da bir ön sözü yoktur.

SFUMATO
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Renk ve tonların buharlaşarak birbirine karışmasını ve böylece konturların görünmez olmasını sağlayan, buğulu bir gölgelemeyi ifade eder. Çoğunlukla aydınlıktan karanlığa geçişlerde kullanılır.

Doğup büyümeyi, ebeveynlerimizi, yaşayacağımız o ilk evi seçemediğimiz o ilk anda anamızın rahminden çıkarken karanlıktan aydınlığa doğru yol aldığımızı sanırdık. Aydınlık bir kariyerin, şanslı bir coğrafyanın ve yaşam şartlarının bizi beklediğini düşünürdük. Fakat karanlık tarafta kalmayı tercih edenler için Yin-Yang'daki Yang kelimesi hiçbir şey ifade etmezdi. Çünkü insanın o ilk anındaki karanlıktan aydınlığa doğru atılış, hayatın içinde aydınlıktan karanlığa doğru bir Sfumato olarak tezahür edebilirdi. Renk ve tonlar gibi mülteciler, evsizler, ardında pek çok insan bırakan canlar da buharlaşarak birbirine karışır, bir nevi görünmezlik kumaşına bürünürlerdi.

CANGIANTE
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Gölgelendirme sırasında bir rengin daha açık ya da daha koyu tonuna gidilemediği ya da gidilmesinin tercih edilmediği durumlarda farklı bir renge geçişi ifade eder. Ani bir renk değişimidir.

Hayatta çoğu zaman hangi yolun doğru ya da yanlış olduğu bize söylenmeden çeşitli seçimlerle başbaşa bırakılırdık. Daha açık insan ilişkilerine ya da daha koyu, yoğun meslek hayatlarına gitmeyi tercih etmediğimiz durumlarda da ani bir renk değişimi ihtiyacı duyardık. Ani renk değişimi yaşadığımız o geçiş aşamalarında, sınırsız itaat sorgulamalarını, kimlik ve benliğimizin arayışını, zorunlu seçimler yerine kendimizle başbaşa kalabilmeyi öğrenirdik.

Baş karakter Gaza, mağara, hastane, yurt, Cambridge hayali derken Gölbaşı'nda başka bir psikoterapi hastanesinde ani renk değişimlerinde gözlerini açarken, bizler de her günkü gibi klasik beyaz yakalar olarak gözlerimizi aynı renkte kalmaya mahsur kalmaya adanmış bir dünyaya açardık. Cangiante bizim sığ ve hedonist hayatlarımızı anlatan bir teknik değildi.

CHIAROSCURO
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Aydınlık ve karanlığın, olabildiğince vurgulanarak, keskin biçimde birbirinden ayrılışını ifade eder. Işık ile gölge arasındaki zıtlığın öne çıkarılması, üçüncü bir boyut vererek biçimlere hacim kazandırma amacını taşır.

Bazen yaşanmış olanlarla, yaşanacak olanlarımız arasındaki o keskin ayrımı fark ettiğimiz anlara tanıklık ederdik, böyle anlarda zaman skalasında tam olarak bir tahta kurdu taklidi yapardık. İleri, geri, ileri, geri... Işık ve gölgenin keskin ayrımı gibi, psikolojimize iyi ve kötü gelen olgulardan beslendiğimizin idrakine varınca bu sefer hayattaki rolümüzün de bilincine varırdık, bu da bir üçüncü boyut olan kimliğimizin hayattaki hacmini belirlerdi. Böylece Cangiante'deki kararsızlık Chiaroscuro'da yerini net ve kesin ayrımlarla birlikte kimlik arayışının, ışık ve gölge Mostar şehrinin iki yakası olarak düşünüldüğünde Mostar Köprüsü'nün bulunma zorunluluğu kadar bizi hayattaki üçüncü boyutluluğumuzun farkına vardırırdı. Çünkü ışık ve gölgeyi birleştirmenin insani yolu aynı aydınlık ve karanlığın ilişkisi gibi bizden geçerdi.

UNIONE
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Sfumato'da olduğu gibi, renk ve tonlar, buharlaşarak birbirine karışır. Ancak, Sfumato'dan farklı olarak, kullanılan renk ve tonlar daima parlak ve canlıdır.

O kadar yaşam gailesine rağmen yine de yaşanmış olan ve yaşanacak olanlarımız buharlaşmaktan kendini kurtaramazdı. Kullanılan renk ve tonların parlak ve canlı olması gibi, Unione, artık istediğini elde etmişlik ve silik, amaçsız, birilerinin boyunduruğunda olmayan renklerin oluşturduğu bir kimlik oluşturulduğunu ifade ederdi, her şeye rağmen.

Rönesans, gerek sanatta gerekse mimaride insan proporsiyonlarının baz alındığı, Ortaçağ'ın aristokrasiyi besleyen fikirlerine karşı getirilen bir eleştiri kültürüydü. Ortaçağ Miraç Çağrı Aktaş, Hikmet Anıl Öztekin, Nilgün Bodur'du. Edebi Rönesans ise yaşadığını inkar etmeyeni yazabilmeyi başaran, anlatacağı bir şeylerin her zaman olacağı, bilinmeyen, önemsenmeyen insanların karanlıkta kalmış hayatlarına edebi bir fener tutan Hakan Günday sayesinde daha insani bir proporsiyon kazanıyordu.

Kitap bitti, kapağı kapandı, akıldan geçen milyon tane düşünce ve son cümleden sonra ağzımdan çıkan tek kelime : "Daha?"

*Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=v86NTQb5L3E

-------- Filmini İzleyenler İçin Ekstra Yorum --------

Daha kitabı için Onur Saylak’ın yönetmenliğinde çekilen filmi de bir izleyeyim dedim. Bazı uyarlama filmler Dövüş Kulübü, Otomatik Portakal, The Shining gibi olamıyormuş maalesef. :d

Daha kitabının içerisindeki Rastin karakteri filmde yok, haliyle Rastin karakteri için oluşturulan mini iktidar düzeni de yok. Filmde tek bir kere bile mültecilere yemek verildiğinde onların “Daha?” demesi işlenmemiş. Oysaki bu konu kitapta en can alıcı noktalardan biriydi, her yiyecek verilişinde daha çok isteyen mülteciler “Daha?” diye soruyordu ve kitabın adı daha net anlaşılıyordu.

Bunun dışında filmde Gaza’nın üstüne düşen insan bedenleri yok, o bedenlerden emilen süt ile Gaza’nın bir nevi Mesihvari bir şekilde tekrar doğup hayata karışması yok, Gaza’nın ilerleyen zamanlardaki okul sistemi gözlemleri, linç kültürüne maruz kalışı, babasıyla birlikteyken çektiği acıların olgunluğuna yansıması yok. Bugüne kadar okuduğum en etkileyici Hakan Günday kitaplarından biri olan Daha adına, bugüne kadar izlediğim en etkileyicilikten uzak bir uyarlama film izlemiş oldum.

Filmde oyunculuklar iyi mi, evet iyi. Eğer Daha kitabını okumamışsanız filmi bence seversiniz bile. Ama kitabı okuyup da karşılaştırmalı bir edebiyat-sinema analizi yapmak isterseniz Onur Saylak’ın Daha filmi inanılmaz boşlukları olan ve Gaza’nın Gaza olmasındaki pek çok detayın atlandığı bir film haline geliyor.
420 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Yapılan şikayetler üzerine spoiler tespit edilmiştir işbu incelemede kaba taslak olarak tam "BİR BUÇUK YILDAN SONRA" .. Şahsım adına, okuyacaklarınızda spoiler olduğunu düşünmüyorum .. Ama onlar OLDUĞUNU düşünüyorlar .. O yüzden sen SPOILER OLABİLİR diye oku sayın okur ..

girizgahtan önce şunu söylemek isterim ki , "evrene iyilik gönder iyilik bulursun" , "sen pozitif ol hayat da sana güzel olsun" kıvamında görüşleri bugüne dek hep koh koh gülerek karşıladım .. inanmıyorum bunun doğruluğuna çünkü..yani bugün şarkılarını severek dinlediğimiz İlhan İrem gibi sevgi dolu ve hassas bir adamın ya da 70 sonlarına 80 başlarına damgasını vurmuş bir İzzet Altınmeşe ' nin ya da liseli parcasıyla hepimize ruhsal erezyonlar yaşatan bir Burhan Çaçan' ın ( kasıtlı uç örnekler veriyorum ki iyice irite olasınız =) ) meksika sınırında uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir çetenin çevresinde dünyaya geldiğini düşünün..ne mi olurdu?

"KONUŞAMIYORUM!!" =)

İzleme şansımız olsaydı kim bilir belinde uzisi ile tahsilata giden bir İlhan İrem , elinde ak-47 si ile toyota bir cipin kasasında insan kaçakçılığı yapan bir İzzet Altınmeşe ya da fajitasını yiyip tekilasını yudumlarken tortoilla ekmeğini soğuk getirdi diye garsonun topuğuna sıkıp gözünün üstüne puro söndüren bir Burhan Çaçan izleyebilirdik.. ( muazzez abacı' yı da psikopat japon mafyası yakuza içerisinde örneklendirmemek adına kendimi zor tutuyorum) bunları niçin anlatıyorum.. çünkü insan denen yaşayan organizmalar bütünü kendisine sunulanı almaya meyillidir..kendisine ne verirseniz onu alır .. hurdacının oğlu zurnacı olmaz .. o da demir bakır toplayıp , günlerini boyası dökülmüş , arka koltukları sökülmüş ,kilometre babında yeterince üzülmüş ve göğüs denen kısmı kösele olup sonra büzülmüş bir torosun içinde "street fitness" yaparak ya da kasası rekorları egale edecek denli doldurulmuş bir ford kamyonetin direksiyonu başında geçirecektir..çevremiz bizi biz yapan etmenlerin en başında gelir.. sonra bu etmenin içerisinde aile olgusu ve aileyi oluşturan bireyler sizi hayatınızda önemli kararlar almaya yönlendirir..

işte kitabımızın kahramanı Gaza da bu iki etmen bakımından hayata 2- 0 yenik başlayanlardan.. olabilecek tüm negatif olguları mıknatıs gibi üstünde toplayan bir baba..insan kaçakçılığı , alkol , erken yaşta sigara ve cinselliğe yönelik atılan adımlar..ve sonunda kendi yarattığı hastalıklı labirentte sürekli doğru yolu arayan ,yanlış yollara saptıkça DÜNYA CİNNET TURUNU uzatan bir isim ve başından geçenler.. şahsen ben okurken inanılmaz zevk aldım.. yazarın okuduğum ilk kitabıydı ama son da olmayacak .. muazzam bir zeka ,müthiş etkili ve akıl dolu metafor kullanımları..kendi siyasi ve dini görüşlerini alttan ısıtıp vermeyi de ihmal etmeyen bir beyin.. toplamı HAKAN GÜNDAY!


ilk kez yeraltı edebiyatı okuyacaklar için ELZEM not : hiç parasız kalıp bakkaldan jilet aromalı çıtır- çıtır taze ata ekmeğin arasında , soğutucuda muhafaza edilen buz kesmiş patates kızartması yemek zorunda kaldınız mı? üstelik kola veya ayran alacak paranızda yok.. olacakları ben söyliyeyim .. o soğuk patatesler kış günleri saçaklardan yerlere uzayan sarkıtlara dönmüştür,üstelik içeceksiz çiğnemeye çalıştığınız için taze ekmek damağınızı yırtar.patateste tahrip gücünü arttırır..çiğneyene ,kum kiremit tuğla yiyor hissiyatı yaşatır. parasızlığınızın günlerinizi geceye çevirmesinden ötürü sosyolojik , ağızda açılan yaralardan ötürü de tıbbi bir buhrandır.. ANLADIN SEN ONU !!
  • Az
    8.6/10 (3.508 Oy)3.246 beğeni11,6bin okunma13,7bin alıntı55,7bin gösterim
  • Kinyas ve Kayra
    8.7/10 (4.664 Oy)5,1bin beğeni14,1bin okunma54,4bin alıntı186,2bin gösterim
  • Piç
    8.1/10 (1.505 Oy)1.368 beğeni5,3bin okunma7,3bin alıntı28,8bin gösterim
  • Erken Kaybedenler
    7.7/10 (1.803 Oy)1.488 beğeni6,9bin okunma4.468 alıntı23,9bin gösterim
  • Azil
    8.5/10 (1.459 Oy)1.309 beğeni4.864 okunma9,3bin alıntı21,1bin gösterim
  • Dublörün Dilemması
    8.5/10 (2.799 Oy)2.611 beğeni9,6bin okunma13,7bin alıntı44,1bin gösterim
  • Dövüş Kulübü
    8.9/10 (1.971 Oy)1.832 beğeni5,9bin okunma9,4bin alıntı34,1bin gösterim
  • Ruhi Mücerret
    8.3/10 (2.904 Oy)2.725 beğeni10,1bin okunma29,6bin alıntı48,6bin gösterim
  • Müptezeller
    7.2/10 (1.434 Oy)1.095 beğeni5,4bin okunma3.336 alıntı15,3bin gösterim
  • Zargana
    8.1/10 (1.146 Oy)997 beğeni4.093 okunma5bin alıntı14,8bin gösterim
420 syf.
·Beğendi
“Ne anladın dün anlattıklarımdan?”

“Ya sen ölecekmişsin ya da o adam...”

“Aferin... Söyle bakalım... Sen olsan ne yapardın?”

“Belki o cansimidi ikinize de yeterdi...”

Bir tokat...
“Ye hadi, bakma suratıma öyle! Sil o gözlerini de...”

“Peki baba.”

“Ben olmasam sen de yoktun, anlıyor musun?”

“Evet baba.”

“İyi... Bunu hiç unutma! Şimdi söyle, sen olsan ne yapardın?

“Ben de senin gibi yapardım baba.”

Dokuz yaşındaki Gaza'nın insan ticareti yapan babasından aldığı ilk hayat dersi böyle bir diyalogla başlıyor.
"Hayatta kal, ama hayatta nasıl kaldığını kimseye anlatma".

Acımasız bir baba tarafından küçük yaşta insan kaçakçılığı yapmaya zorlanan Gaza, 10 yaşındayken tacize uğruyor ve bunu sadece kaçakçılıkta ortak çalıştıkları iki Yunanlı tekneci olan Dordor ve Harmin'e anlatabiliyor..
Nefret ediyor hayatından, babasından hatta kaçakçılığını yaptığı o insanlardan. Onların kendi ülkelerini neden bırakıp, kaçtıklarını anlamlandıramıyor ve haykırıyor..

“Sokağında savaş mı var? Ha? Evinin önünde insanlar birbirini mi öldürüyor? Git, çık, savaş sen de o zaman! Öl, yaralan, sakat kal!"

Haklı bir isyan olsa da kaçamıyor ona sunulan hayattan, asıl hikaye de bu andan itibaren başlıyor..

Farklı yazarlarla tanışma serüvenimde Hakan Günday bu kitabıyla benden tam puan almayı başardı. Yeraltı edebiyatı sevenlere bunu bir Türk yazarında gayet iyi yapabileceğini gösteren bu eseri tavsiye edebilirim.

Keyifli Okumalar...
420 syf.
Hakan Günday... Son dönemin en iyi yazarı benim gözümde. Yerli Dostoyevski, sayfalarca onu anlatabilirim.


Daha beni Hakan Günday' la tanıştıran kitap. Bu kitabı 2014 yılında okudum ilk kez. O tarihten sonra açıp kaç kere daha okudum bilmiyorum. Ülkesini, evini terketmek zorunda kalan göçmenler bilindiği gibi dünyada, Avrupa da bir önem teşkil etmiyor. Dünyada yapılan araştırma verilerine göre bugün 65 milyona yakın insan ülkesinden, evinden sürgün edilmiş durumda. Fakat dünyayanın üç maymunu oynadığı bir gerçek ve bırakın bu insanlara yardım eli uzatmayı gazete ve haber bültenlerinde dahi bahisleri geçmiyor. İşte bu soruna değinen Hakan Günday, Daha kitabıyla bu insanların yaşadıklarını büyüteç altında biz körler dünyasının vatandaşlarına gösterme çabasında. Mültecilerin yaşadığı zorlukları, açlığı, yoksulluğu, zavallılığı, çaresizliği vicdansız bir babanın ve psikopat bir evladın gözünden anlatıyor.


Çoğu kitabın başı, sonu, konusu birbirine çok benzer ve bu benzerlik çoğu zaman beni kitap okumaktan uzaklaştırır. Ama Daha bambaşka bir hikaye. 10 yaşında tecavüze uğrayan, 14 yaşında tecavüz eden, günlerce cesetlerin içinde yaşayan, yaşıtları gibi oyuncaklarla değil insanların, mültecilerin hayatlarıyla oynayan dahi bir psikopat. Gaza' nın yaşadıkları kesinlikle dehşet. Ve bunları yaşayan bir çocuğun normal olmasını beklemek tam bir zırvalık. Hikayeyi okurken bir şeyler düzelsin, yoluna girsin artık diye beklerken hiç ummadığım yeni ve daha büyük sorunlar peyda oldu. Hiç hız kesmeden gerilim sürekli artıyor, heyecan doruğa çıkıyor bu kitapta. Hiçbir kitap karakteri beni bu kadar ikilemde bırakmamamıştı. Yeri geldi Gaza ' ya acıdım, yeri geldi geber artık diye beddualar, lanetler savurdum. Bu nasıl bir zekadır, çocuk tam bir dahi diye hayran oldum. Sonra bu tam bir deli diye küçümsedim.


Kitap öyle zekice yazılmış ki yazarın hayal gücüne hayran kalmamak mümkün değil. Hakan Günday okurken bu düşünceler normal bir aklın işi değil diyorum. Açıp o adamın kafasının içinde neler olduğunu görmek istiyorum. Bittiğine üzüldüğüm nadir kitaplardan biri oldu. Tıpkı başkahramanın dediği gibi Daha dedim, Daha bitmesin. Bu kitapla ilgili yazmak istediğim çok çok şey var ama uzatıp spoil vermek istemiyorum. O yüzden daha da uzatmadan bitireyim. Ülkemizin son dönem edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olan Hakan Günday' la daha tanışmadıysanız ayıp etmişsiniz. Benim yerli Dostoyevskim, umarım popüler kültüre kurban giden yazarlardan olmazsın. :) Bence daha fazla geciktirmeyin bu muhteşem kurgulanmış kitapları okumayı...
420 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Bütün insanlar birbirinden nefret ediyor, kimse kimseyi sevmiyor. Koskoca insanlık tarihi boyunca kimse kimseyi bir annenin çocuğunu sevdiği gibi içgüdüsel bir sevgiyle sevmedi, sevemedi. İşçiler patronlarından nefret ediyor, çocuklar ebeveynlerinden, anne babalar çocuğuna kötü örnek olduğunu düşündükleri arkadaşlarından, halkın çoğunluğu politikacılardan, yahudiler müslümanlardan, müslümanlar dinsizlerden, Avrupalılar mültecilerden, Ortadoğulular Avrupalılardan. Amerikalılar siyahlardan, Alman'lar Rus'lardan, Japon'lar Amerika'lılardan, Avrupa'lılar Türk'lerden.

Sanki dünyanın bütün dengesi bu görünmez iplerle birbirine bağlı nefret üzerine kurulmuş gibi, insanlığın tek çıkar yolu neslini tüketmekmiş gibi. Dünyada işleyiş böyle. Makro ve mikro boyutuyla nereden bakarsam bakayım tek gördüğüm nefret.

Her akşam ekranda yazılı ismini yalnızca 5 saniye hafızamda tuttuğum onlarca cinayet, şiddet, ölüm, kaza, savaş, bombarduman, silah, çatışma, batan tekneler, yığınlar halinde ölen insanlar ve aynı aldırışsızlıkla hayatına devam eden türümün devamı.

Bir gün Carl Sagan'ın bir videosunu izlemiştim. Üzerinde yaşayıp nefes alıp verdiğimiz dünyanın dışına daha dışına daha daha dışına Samanyolu galaksisinin de dışına taşıyordu izlediklerim. Ordan bakınca dünyamız zerre bile değildi, koskocaman evrende zerre bile olmayan bir dünyanın içinde birbirinden nefret edip türünü tüketen, türünden nefret eden, türünün sonunu getirecek olan bir yığın kibirdik. hepsi o kadar.

Carl Sagan şöyle diyor ;
''Gökbilimin insanı mütevazı yaptığı ve karakter geliştirdiği söylenir, insan kibrinin ahmaklığını uzaktaki bu görüntüden daha iyi vurgulayan bir şey yok gibi.''

Video burda izlemek isteyen olursa; https://www.youtube.com/watch?v=hMj8SFBZ4Q8


Hepimiz bu kadarız, tüm insanlık. Yalnızca farkında değilmiş gibi yapıyoruz yada farkına bile varamayacak kadar ahmağız.

Hakan Günday okumaktan çok hoşlanmadığım bir yazar, içi aforizma dolu paragrafları okurken sıkılıyor ve yoruluyorum. Ne yalan söyleyeyim bana parmak ısırttı bu kitabında, beni ters köşe yaptı. Hiç ummadığım kadar etkileyici bir kitap okudum. İnsanlığın üvey çocukları mültecilerden, savaştan, kaostan, kitlelerin linç kültüründen beslenişinden, insanı sırtından bıçaklayanın yine insan oluşundan bunun yaşamsal bir döngü haline gelişinden öyle anektodlar, öyle hikayeler çıkarmış ki okurken gözlerimin dolduğu çok oldu. İnsanlığa dair bir parça umudu olan bu kitaptan uzak dursun. Bu kitap size görmek istemedikleriniz, duymak istemeyeceklerinizi söylüyor.


Son olarak Hakan Günday'ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.

''Çok şey gördüm, beni yüzüstü gömün!''

İşte hikayemiz esas olarak orada başlayacak!
420 syf.
·3 günde·9/10 puan
Önce müziği aç,dinlerken incelemeyi okumaya devam et. ;)

https://www.youtube.com/watch?v=kR8vABQYYKc

Yine Hakan Günday yine kopkoyu, zifiri karanlık bir hikaye. Bu nasıl kitap, bu adam manyak diye diye bir çırpıda okunan kitaplarından birisi DAHA. Hakan Günday’a ait kitaplardan en az bir tanesini okumuş olanlar bilir ki yazar tozpembe sandığınız hayatı sarsıcı uslübuyla oluşturduğu buldozerlerle yıkıp yerine dehşetten vahşi bir kule diker. İlk şoku atlatmaya çalışırken başka bir şok gelip çarpar ve siz bu anlatılanlar gerçek hayatta yok, olamaz diyemezsiniz. Çünkü anlatılanlar gerçektir, bunca zaman burnunuzun ucunda durduğu halde görmek istemediğiniz, yokmuş gibi davrandığınız “başka hayatlara” kafanızı zorla çevirip baktıran cümleler, kafanızı çevirmenize engel bir çift güçlü kuvvetli el etkisi yaratır.

DAHA da böyle yüzünüzde tokat gibi patlayan cümlelerle başlayıp, Ahad ve Gaza’nın sıradışı hayatıyla tanıştırır sizi. Gaza’ya bir taraftan kin kusarken bir taraftan olmaz olsun böyle baba diyerek üzülürsünüz. Burada Gaza karakterinin okuyucuya yansıtılışının çok iyi olduğunu söylemek istiyorum. Okurken Gaza’yla bir nefret ediyor, çocuk zihnindeki bozuklukları, kaçıp gitmekle o lağım çukurundan başka bir hayat bilmemenin verdiği ikilemi yaşıyorsunuz. Aslında tüm o kaçaklara kustuğu nefret yaşamak zorunda bırakıldığı hayata karşı duyduğu nefretin yansımasından başka bir şey değil. Kinyas ve Kayra’dan sonra yarattığı en iyi karakter Gaza olmuş diyebilirim.

Hakan Günday olur da aforizma olmaz mı? Yine bol bol toplumdan, uluslararası ilişkilere, dinlere, eşcinsel evliliklere, toplumsal yasalara, siyasetten, vatan-millet-kültür üçgenine kısaca ne bulduysa vermiş veriştirmiş, bam bam bam vurmuş. Okurken bağırmakla, haklı olmasının verdiği kabullenişle susmak arasında kalıyorsunuz. Evet, haklısın ama kime ne anlatabiliriz diye sorgulamak kalıyor elimizde.

Çok fazla dolu bir kitap.(Her zamanki gibi). Mülteci sorunu, göç, Cuma, Rastin, çukur, Ahad’daki kelime oyunu, Dordor ve Harmin hepsi çok güzel işlenmişti.
Kitap baştan sona karamsarlık yüklü, tam bir umut ışığı meydana çıkıyor sonra yine umutlar paramparça oluyor.

Dikkatimi çeken ve merak ettiğim Budist felsefe ile ilgili oldukça içerik vardı kitapta, Bamiyan’daki Buda heykellerinin 2001 yılında Taliban tarafından yıkılmasını oldukça üzücü bulmuş sanırım ve belki de bu yüzden bunlarla ilgili epey bir araştırma yapmış. Heykellerin mudraları (Budizm’de ellerin, parmakların duruş şekillerinin hepsinin ayrı bir anlamı var bunlara mudra diyorlar),yorumları, ufak tarihçesi… (Ben de baktım ama çok az bilgi bulabildim. ). Kurbağa ve çiçek ile ilgili sanırım yine bir metafor var ama anlayamadım. Bilen varsa aydınlatsın beni.

Kitabın en çarpıcı kısmı bana göre Gaza’nın mahsur kaldığı bölüm ve öncesinde Rastin ve grupla yaptığı projeydi. Hele mahsur kaldığı kısımları okurken nefes alamadığımı hissettim sanki. Kitabın kaza kısmından sonrasını biraz gereksiz uzattığını düşünüyorum, keşke Hakancım Günday şu kendini tekrar etmekten vazgeçse. Her kitabında illaki çok zeki olduğu halde, hayatın kendisini oradan oraya savurması nedeniyle karanlık sularda yüzen ya da bir çeşit topluma ayak uyduramama, kendini soyutlama, insanlardan nefret etme tiksinme, yasadışı yolların müdavimi olmuş über zekalı karakterler çiziyor. İşte bu noktada kendini tekrar ettiğini düşünerek sıkılıyorum. Ne bileyim satrançta birinci olmasın ya da üniversite giriş sınavında dereceye girmesin de normal bir başarı etsin; ama yok yeterli gelmiyor,yazar illa iki zıt uç yaratmak zorunda. Gaza’nın hastane sonrası sanrıları beni çok sıktı, psikolojik tahlil başka şekilde yazamıyor mu bilemiyorum ama her kitabında benzer karakter profili mevcut. Sonuçta gerçek hayatta,bu şartlarla yetişen kimse o kadar zeki değil,o kadar da değil!

Yine bir Hakan Günday klasiği olarak bol argo ve küfür var; ama gerçek hayatta da küfür isyanın bonusu değil mi? Kitapta adam gidip de kaymakama veya doktora yazdığı diyaloğa küfür yazmamış,10 yaşında insan kaçakçısı olan, tecavüz eden tecavüz edilen, katil olan, katilleri gören adam küfretmesin de kim etsin?
Bu sefer sonunu bağlayabilmiş olmasıysa güzel, hep Hakan Günday’ın final yazamama, nasıl bitireceğini bilememe sorunu olduğunu düşünmüştüm. Ama bu insanı bazen tiksindiren, bazen şaşırtan bence çok hüzünlü bir hikâyeydi. Türkiyeli Gaza’nın Pakistanlı Cuma’ya ve tüm o mültecilere karşı bir hayat boyu taşıdığı vicdan azabını bir çeşit vefaya dönüştürmesinden daha tatmin edici bir final olamazdı sanırım.

Bir de Az hariç hep erkek karakterler yazması da yazarın açığı olabilir, final yazamama sorunsalının yanında kadın karakter yazamama gibi de bir sorunu var sanırım.

Kitap 2015’te Médicis Yabancı Yazarlar Ödülü alan bir kitap bu arada. Ayrıca Onur Saylak tarafından filme uyarlandı ve bu günlerde Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nde gala yaptı. Kristal Küre’yi de alırsa tadından yenmez. <3

Fragman için: https://youtu.be/o8g2mQX8dc0

Anlattıklarım anlatmak istediklerimin üçte biri oldu sanırım ama kitap çok yoğun, incelemeye aktarmak mümkün değil. Belki sonra düzenleme yaparım buralara...

DAHA iyi anlamak için kitabı okuyup öğrenin. :)))

Son olarak meraklısına biraz da morfin sülfat diyerek aşağıdaki linkleri bırakıyorum. :)

https://aymansozakbayeva.wordpress.com/2014/07/29/437/

https://www.thoughtco.com/vairocana-buddha-450134

http://www.aktuelarkeoloji.com.tr/...ile-yeniden-canlandi

http://gencgazete.org/...tarihinden-kesitler/

https://www.hemensaglik.com/...e-korsakoff-sendromu

http://www.sozkimin.com/...zleri-ve-hayati.html

https://www.antoloji.com/arthur-rimbaud/
420 syf.
·2 günde·Puan vermedi
- Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu hikâye o kaçak göçmenlerle değil, onları kaçıranlardan biriyle ilgili. Adı Gazâ. Babası bir insan kaçakçısı, Gazâ da onun çırağı. Henüz 9 yaşında. Yani, hayata ve insana dair, öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta.

- Gazâ küçük yaşına rağmen hayata öyle bir yerde başlıyordu ki resmen sirkteki aslanları feleğin alevli çemberinden geçirecek kişi. İnsan kaçakçılığının göbeğinde, işi kıvıracak kişi kendisi ve babası. Kıvrak zekası, olayları kavrayışı ve ürettiği çözümler her zaman onu bir adım daha önde tutmaya yetti. Hatta kendi çapında araştırmalar bile yaptı insanlar üzerinde. Ama ne için? İncelemesi ne işe yaradı? Kendini tatmin etmek isterken, insanların gerektiğinde ne kadar vahşileşebileceğini, fedakarlıkları göze almanın ve liderliğin getirdiği ağırlığın altında kalarak değişime göz yuman bir grubun hareketleriyle, kendi bile dehşete düştü. Aklından çıkarmadığı bir şey vardı elbette. Hiçbiri kendisi kadar vahşi olamazdı!

- Gazâ, hayatının değişeceğini, kendisinin ilk başta kalbinin hızlı atmasını sağlayan siyah saçlı güzelle karşılaştığı gibi güzel geçeceğini düşünmüştü. Ona yaklaşmak için attığı adımın sonucunda, onu elde edeceği tek yolun insan gibi değil de, istediğini almak için saldıran yırtıcı bir hayvan gibi saldırması gerektiğini daha ilk denemesinde tecrübe etmişti. Avına ulaşınca da, ağzında yırtıcı bir hayvanın ağzındaki kan gibi salyalar vardı. Hayat onu resmen 10 yaşında koca bir adama çevirmişti ve gözünü açmıştı. Kafasında dönen şey, yaşıtları gibi çarpım tablosu ya da sokak oyunları değil, insanların hayatlarıyla nasıl oyun oynayabileceğiydi. Onları nasıl avucunun içine alıp ta bütün emellerini gerçekleştirerek, kendi süzgecinden geçirip ulaşacakları yere yollayabilmek.

- Neler mi oluyor? Hiç beklendiği gibi değil. Sınıf birinciliğinden hayatta sonunculuğa kadar her kademeyi arşınlıyor Gazâ. İngiltere'de okuma hayalleri kurarken kendini bir bilinmezliğin içinde buluyor. Hayatının zirvesine giden adımı atmak üzereyken arkasını dönüp gidiyor ve bu ruh halinden çıkması hiç mi hiç kolay olmuyor. En sevdiğim bölümlerden bazıları da kendi içine dönmesi. O bölümler ayrı hoşuma gitt ve bir de Cuma'nın sesini duymak sadece ona değil size de huzur veren şeylerden biri olacak. En sonundaysa mutlu küçük kurbağasına kavuşuyor. Ama nasıl? Lanetlendiyseniz eğer, o lanet sizin yakanızı bırakmaz. Mutlaka sizin içinizi yer bitirir. Gazâ'nın başına gelen de tam olarak buydu bence. Lanetlenmişti. O yolları tek tek aşması ve yaşattıklarını yaşaması gerekiyordu. Başladığı yere geri dönmesi, hayatına sil baştan başlaması. Belki biraz da morfin sülfat..

- Ahad, Gazâ'yı yetiştiren kişi. Babası. Alkolik ve içinde bırakın sevgiyi kırıntısından eser dahi olmayan birisi. Hareketleriyle ve yaptığı işle herkesin tiksineceği bir karakter. Bu kitabın baş kötüsü diyebilirim. Gazâ'ya ettiği zulümler, annesine yaptıklarını duyunca kanınızın donacağını ve bir insanın nasıl bu kadar merhametten yoksul olabileceğini sorgulayacağınıza eminim. Pişmanlık mı? Elbette onun da kapısını çalmıştır ama iş işten çoktan geçmişti. Yaptıklarını yapmamış olmayı ve zamanı geri almayı kim istemez ki?

- Harmin ve Dordor. Genç yaşta arkalarına aldıkları ilk rüzgarla evlerini terk etmiş iki korsan kardeş. Hani hayatın adam ettiği insanlar vardır ya işte bu iki kardeş onlardan. Korsan dediğime bakmayın aslında ikiside yufka yürekli ama etrafına taş görünüyor. Gazâ için yaptıkları özel şeylerle benim gönlümde taht kurdular. Okursanız sizinkinde de yer bulabilirler bence.

- Gelelim kitabın içeriğine. Kitapta sadece bir konu yok, birbirinden güzel konulara değinmiş yazar. Gerçeği gün yüzüne çıkarıp herkesin önüne sermiş. Kitapta insanlık dramına, her gün yaşanan ama kimsenin ses çıkarmadığı olaylara, illegal olaylara, kitlesel, küresel vahşetlere yani kısaca iğnenin ucunu her yere dokundurmuş yazar. Bu çok hoşuma gitti çünkü kitabı okurken aslında gündemi takip ediyor gibi oluyorsunuz. Bunlar öyle güncel şeyler ki kitabı okurken TV'yi açsam o an orda geçen konuya denk gelebilirim. Ülkemizde ağırlıklı olan insan kaçakçılığı, taciz, tecavüz, istismar, kara para aklama gibi her telden dilimizi dudağımızı lanet etmekten yara içinde bırakan konular doldurmuş sayfaları.

- Yeraltı edebiyatının sevilen ismi Hakan Günday ile tanışma eserim ''Daha''. Eserde hoşuma gitmeyen 2 konuya değinmek istiyorum. Birisi Yaradan ile ilgili kitabın ilerleyen sayfalarındaki satırları, 2. si ise kitabın tam ortasında Nekrofili (ölülere ilgi duyma) ile ilgili bölüm olması. Bunlar resmen kitaba ve yazara karşı önyargılı olmama sebep oldu. Yoksa bu kitap ve içindeki olaylar, olayların inceliği değil kalınlığı, resmen delip geçici tarzdaki cümleleri ve gerçekleri sabah ayazı gibi yüzümüze vurmasıyla aklıma büyük harflerle kazınacak bir kitaptı. Diğer kitaplarında inşallah böyle bölümlere yer vermemiştir.

- İncelememi okuyan herkese teşekkürler.
420 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Spoiler içeriyor şikayeti almış. İçermiyor desem de boş sanırım :D (Sürpriz bozulsun istemem, hiçbir incelemede spoiler vermem. Şikayet eden arkadaşa sevgiyle...)

* "Şimdi kendime bir hikaye anlatacağım ve artık sadece buna inanacağım."

"Daha"... Okuduğum ikinci Hakan Günday kitabı. Yeraltı edebiyatını bana sevdiren, tüyleri diken diken eden cümlelerin sahibidir Hakan Günday. Dünyaya, kalpli pembe gözlüklerle bakanları devirmese de adam akıllı sarsar yazdıkları onun.

* "Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım..."

İşte "Daha", insanı içine çeken bu cümle ile başlıyor. Satırlar ilerliyor, cümleler hız kesmeden beni sarıyor. Bazılarını birkaç kez baştan okuyorum, altını çiziyorum, hayret ediyorum. Sonra sayfaları daha heyecanlı çeviriyorum. ("Kinyas ve Kayra" okurken yaşadıklarımı en baştan yaşıyorum.)

Gazâ'nın öyküsünü okuyoruz kitapta. Babası insan kaçakçısı, kendisi deliliğin ve uçurumun kenarında. Depoda kilitli Afgan mültecileri kontrolü altına alır Gazâ. Onlar üstünde deneyler yapar, saldırganca davranır. Kendisine 10 yaşında tecavüz edilir, o da 14 yaşında tecavüz eder. Zekidir, başarılıdır da aslında Gazâ. Ama hayat onu başka yerlere götürür, acıması yoktur hayatın çünkü... (Okurken sarsar, bitince daha çok sarsar...) Günday; insan kaçakçılığını, mültecilerin mücadelesini, deliliği, baskı ve otoritenin bireyler üzerindeki etkisini anlatır okuyucuya.
Onca şeye ek olarak bir de Gazâ'nın vicdanı girer işin içine. Cuma olarak okuruz biz onu. Hem iç ses hem de bir başkaldırıdır Cuma.

Öylece seçilmiş bir isim değildir "Daha", bir anlamı vardır hatta birçok anlam yüklüdür bu kısacık kelimeye. İnsanın istekleri, umutları, duyguları saklıdır bu kelimede. "Daha ekmek", "daha su", "daha sevgi", "daha umut", "daha özgürlük" ve daha nice dilek gizlidir içinde. Hepsini anlatıyor Hakan Günday yine. Hem ezenin hem de ezilenin "daha"ları gizli okuduklarımda...

Bir kitabını daha böylece bitiriyorum Günday'ın. Bünyesi, midesi kaldıranlara tavsiyedir. Güzel bir "gerçeğe dönüş" olacaktır...
420 syf.
·18 günde·Beğendi·9/10 puan
"Bugün hayattaysak eğer, soyağacımızdan birileri “Ya o ya ben!” dediği için değil miydi? "

Hakan Günday külliyatının depresif enfeksiyonlarla dolup taşan 3. Kitabını da üzülerek bitirdim. Epi topu 8 kitap istihakımız olduğu için,Kinyas Ve Kayra'dan sonra her kitabını üzülerek bitiriyorum.Külliyatın son eserini bitirdiğimde 3 günlük yas ilan etmeyi düşünüyorum.

"Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır" cümlesiyle başlayan kitap Rimbaud'un bu cümlesiyle hikaye boyunca bir kılavuz gibi yol göstere göstere akıp gidiyor. DAHA'nın tersi olan AHAD'ın oğlu GAZA'nın yeraltında başlayıp yeraltında devam eden hayat hikayesi. Okuduğum 3 Hakan Günday kitabındaki özellikle baş karakterlerin isimlerini çok sevdiğim gibi GAZA'nın da bu dehşetcengiz hikayesini çok sevdim. Yine bol sokmalı, çıkarmalı, koymalı, depresif irinlerle dolu boynuna fular takıp beyefendi entelektüel felsefesi değil de,dili sert küfürleri mert dumanlı,uyusturuculu,antidepresanlı felsefik yeraltı romanı.Hakan Günday romanlarına İngiltere Kraliyet ailesinden gelme entel dantel yorum yapan insanları kınıyorum ve sizi yeraltına uyum sağlamaya davet ediyorum.


"Sizler özel değilsiniz, sizler güzel yada eşi benzeri olmayan kar tanesi de değilsiniz, sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, sizler her şey gibi çürüyen birer organik maddesiniz... bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden yeri geldiğinde dalga geçen yeri geldiğinde gülüp geçen pislikleriyiz."

Chuck Palahniuk.

Yeraltının Yerüstündeki Krallarına selam olsun.

DAHA yok mu DAHA! AZ-DAHA yaz,gelsin!!!
420 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
“Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor.”

Kamyon kasalarında, teknelerde bir can değil et yığını olarak taşınıyorlar, kelle hesabı yapılmış hayatlarını, hayal ettikleri cennete ulaşmak için cehennem ateşinin üstünden atlatmaları gerekiyor.

2015’te Bodrum’dan Yunanistan’a botla kaçmak isterken ölenleri hatırlarsınız hatta şu an 3 yaşındaki Aylan’ın fotoğrafını hatırladığınıza eminim.

Yanlış bildiğiniz bir şey var : Dünya’yı aydınlatan Güneş değildir, Cehennem’in ateşidir!

Adı : Gaza
Baba adı : Ahad (tersten Daha)
Doğum yeri : Acı
Doğum tarihi : Annesini babasının öldürdüğü gün
Mesleği :Şeytanın avukatı değil, kendisi!
Yaşı :9
Teşhis :Sosyal fobi ya da anksiyete ya da kaygı ya da her ne boksa!
Adres : Cehennem

Gazâ, bir insanın değil, bir rolün adı, bir karakterin adı, savaştan ibaret ve içinden ölü çıkan bir çocuk.

Siz hiç hayatınızda bir Gaza tanıdınız mı? Tanısanız sevmezsiniz beni diyor, evet ben de sevmedim, son 10 sayfaya kadar.
Günday hep bunu yapıyor, bir sapık, bir katil, bir cani yaratıyor ve okuyucu ondan nefret ediyor ama sonunda onu affettirecek öyle şeyler yapıyor ki ...

“Boşuna aramayın yüreğimi, çünkü onu hayvanlar yedi.”
diyen Baudlaire’i haklı çıkaran bir tecavüz çocuğu Gaza da.

9 yaşında bir şeytandı...
15’inde ise daha fazlası...

DAHA acımasız...
DAHA katil...
DAHA yalancı...
DAHA canavar...
DAHA ve DAHA ve DAHA her şey...

Gaza bir cesettir onun hayatı da ciltli bir otopsi raporu...

Hayat ölüme dahildir, ateş cehenneme, cehennem dünyaya...

Hani karanlıktan korkarsın, uluyan köpeklerle dolu ve puslu geceler kabusun olur.
Geçmişini ve karanlığını unutmak istersin ama bilmezsin unutmanın yolunu...
Unutmak gömmektir...
Tırnaklarınla kazırsın toprağı, içini boşaltır ve avuç avuç toprakla örtersin üstünü...
Sonrası mı?
Sonrası hep kabus...
Çünkü gömdüğün her şey hayaletin olur...
İnsan geçmişini ya öldürmeli ya sevmelidir eğer ikisini de yapamıyorsan acının kucağında can verir!

Hayata tutunmanın romanıydı, tutunabilen kalmadı, herkes kendi cehenneminde yandı...
Pir Sultan’ın dediği gibi cehennemde ateş yoktu odunumuzu kendimiz götürüyoruz.

Günday’ı çok seviyorum evet velakin benden daha çok seven ve anlayan Kadir ‘e bu incelemeyi ithaf ediyorum...
420 syf.
Gemiler eski balık için olanı
kaçak kim ki lan, o da işin yalanı

Nereye kaçarsan kaç, felek bulur kaçanı
Kitlidir ambarlar sanki insan kapanı

Oysa sahiller öyle yakındır, uzatsan değerdi ayağın
bir gemi batıyor cani sulara

Kilitler var kapıları kapatır
Sınırlar var insanları kuşatır
Köleler var, kilitleri üretir
İşte o kilit boğdu kaçakları

Çünkü kaptanlar korkar isyandan
Fırtınalardan bile fazla
Çocuklar sarıldı cani sulara

Çünkü kaptan korkar isyandan
Fırtınalardan bile fazla..
Bir gemi batıyor cani sulara

Yalanı bol,kilidi bol dünyanın
Çilesi bol, kapısı bol gemisi

Alçak kaptan sırra kadem o anda
Keşke anlattıklarım yalan olsa...

İşimiz var gücümüz var, Saçma sapan derdimiz var
Sözüm ona tanrımız var.. merhamet yok

Sözde insanlar korkar allahtan,
Kalu beladan bu yana

Bir gemi batıyor, cani suları
Yalanı bol kölesi bol dünyanın
Kapısı bol kilidi bol gemisi
Alçak kaptan sırra kadem o anda

Keşke anlattıklarım yalan olsa
İnsanın insana ettiğine bak'

https://www.youtube.com/watch?v=Fp-6Z5NJ3_M



Onlar bizim her fırsatta dışladığımız insanlar… Biz… Biz Türkiye, biz Amerika, biz Avrupa… Genellikle esmerlerdir, dünya şu sıralar esmer insanların memleketinin altını oymakla meşgul olduğundan. Dilleri kabadır, kültürleri bize çok uzaktır. Bizim için fazlalık teşkil ederler, onlarla arkadaş olmak, komşu olmak, hele hele yazmaya bile gerek yok ama eş olmak, yoldaş olmak imkansızdır. Onlar bizim bir alt grubumuzdur. Bedavaya inşaatımızda tuğla taşıyan, tarlada günlük karın tokluğuna çalışan, ilk krizde sövdüğümüz, ama daha ucuza eleman olarak da alamadan duramadığımız, eskilerimizden giyen, yiyen, içen, bazen pahalıya sattığımızın müşterisi, bazen altımıza aldığımız müşterisi olduğumuz, bazense yolda ellerini açmış görmezden geldiğimiz. Dünyanın tanımsız insanları, boş kümesi…


Sınırlar çizdi insan kendine dünya kurulduğundan bu yana. Kanla sulanan topraklar dedi, vatan dedi, namus dedi, sınırlarına sınır katmak için kimi zaman, kimi zamansa korumak için o sınırları, ölüme yürüdü. Hapsetti insan kendini, bir yücelik bahşetti. Kutsal dedi, yaşamakta olduğu çamura. Göz dikeni öldürdü, kendisini haklı saydı. Oysa çok değil, bir sınır sonrasında da öteki haklıydı. Kimin kutsalı bu sınırlar, kim çizmiş, kim hapsetmiş bizi? Kim ayırmış sarışın mavi gözlüyle esmer kara gözlü insanı? Neden daha çok çizgi eklemek ister insan ülkesinin haritasına? Neden birkaç toprak için sınırları aşmak zorunda kalır o insanlar? O insanlar ki, bizim yüz karamız insanlar… Beş para etmeyen(!), ama üzerinden milyarları kazandığımız insanlar…


Dünyanın ciddi bir sorunu insan kaçakçılığı ve beraberinde gelen mültecilik, göçmen vs. çeşitli sıfatlarla anılan “insan çeşidi”. Daha resmi ismiyle, insan ticareti. Her ne kadar insan onurunu ayaklar altına alsa da bu kavram, satılan insan oluyor. Karlı bir iş olduğundan bazen resmi makamlar göz yumsa da, resmiyette büyük bir suç barındıran bir iş. Ben hep savaş, doğal afet, işçi ihtiyacı vs. nedenlerden dolayı insan ticareti oluyor sanırdım. Cinsel sömürünün payının bu kadar yüksek olabileceği aklıma gelmemişti. Fakat internette okuyunca şok oldum. 2018 Küresel İnsan Ticareti Raporu’na göre insan ticareti mağdurlarının yüzde 72’sini kadın ve kız çocukları oluşturuyor. Yüzde 49’u kadın, yüzde 23’ü kız çocuğu , yüzde 21’i yetişkin erkek ve yüzde 7’sini erkek çocuğu. Kız çocuklarının yüzde 72’si cinsel sömürü, erkek çocuklarının ise yüzde 50’si zorla çalıştırılmak amacıyla insan tacirlerinin eline düşüyor. Ve maalesef insan ticaretinde ana neden yüzde 59 ile cinsel sömürü! Her beş kişiden üçü sadece birilerini doyuma ulaştırmak için doğduğu yerlerden hoyratça kopartılıp dilini bile bilmediği bir yerde her gün her gece ölüyor! Bu kitapta da geçtiği gibi, bazen yolda tecavüze uğruyor, bazen sırf her gün tecavüze uğraması için satılıyor. İnsan denen canavarın doyumsuzluğu… Böyle şeyleri okudukça insanın ne değersiz bir şey olduğunu düşünüyorum. Okuldaki bir hocam söylemişti. Çocuk ticaretinin bol olduğu yerlerde bir erkek çocuğu vardı, sırf daha iyi oral seks yapabilsin diye sahibine, dişleri sökülmüştü… Bir anlığına dolup taşmak için, bütün hayatlara kıyabilir mi bir insan, öldürebilir mi bir çocuğu?

Bunları yapanın neyi olmadığını merak ederim hep. Sevgisizliğinin, merhametsizliğinin boyutunu merak ederim. Nasıl bir canavara dönüştüğünü, nasıl dönüştüğünü… Kitaptaki ana karakterimiz Gaza buna cevap verdi. En büyük neden sevgisizlik. Hiç sevilmemiş bir insan, sevmeyi de bilmez. Küçüklükten beri şiddet gören insan, tek iletişim biçiminin bu olduğunu düşünür ve öyle davranır.

Gaza, küçüklüğünden beri kaçak insanlarla yaşıyor, babası insan kaçakçısı. O da babasının çırağı. Normal bir çocukluk geçirmiyor. Kimseye anlatamadığı şeyler geliyor başına. Sonra o da canavarlaşıyor, eline geçtiği insanlarla denek fareler gibi oynamaya başlıyor. Hatta onlardan küçük ülkeler kuruyor. Kafasına koyduğu kadınlara tecavüz ediyor. Ben bu yüzden karakterle pek bağ kuramadım. Büyük bir değişim geçiriyor sonradan evet, ama yine de karattığı hayatları düşündüm hep.

Kitabın bende en çok tesir eden yeri insan ticareti ve bundan etkilenen kadınlar ve çocuklar oldu. Bunun sayesinde yeni araştırmalar yapıp yeni şeyler öğrendim. Kitaptaki ara ara oraya çıkan aforizmaların bazıları gerçekten farklı bakış açılarına sahipti, beğendim. İlk Hakan Günday kitabımdı, bazen dili biraz basit geldi. Bunu bu tarza alışık olmadığıma verdim. Ama bizim uzaktan baktığımız hayatların içine girerek anlatması güzeldi. Neticede yeraltı edebiyatının bir amacı da bizim sıradan ve sıkıcı hayatlarımıza uzak karakterleri bize getirmesi değil mi? Bir daha bu yazara devam eder miyim, bilmiyorum. Önerilere açığım. İncelemeyi de bilgisayardan yazdığım ve bilgisayardan yazınca da berbat bir şeyler ortaya çıkardığımı bildiğim için burada kesiyorum. İyi okumalar dilerim.
420 syf.
·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
Hiç tanımadığınız, bilmediğiniz, kimseyi anlamadığınız bir ülkeye gidiyorsunuz ve öğrendiğiniz tek bir kelime var DAHA...

Size yol boyu verilenler ekmek, su ve havadan ibaret. Sizin de derdinizi anlatabileceğiniz, duygularınızı ifade edebileceğiniz tek bir kelime var DAHA. Azıcık ekmek veriyorlar doymuyorsun daha diyorsun, su veriyorlar yetmiyor daha diyorsun, o küçücük yerde yüzlerce insan, nefes almak güç ölmemek için istiyorsun biraz daha hava.

İnsan bazen kendi hayatını kendi seçemiyor. Babasının ya da yanında ki büyüğü kimse onun yolundan ilerliyor aynen Gaza gibi. Gaza'nın da umutları, hayalleri vardı ,her çocuk gibi düşleri vardı ama babası çoktan çizmişti onun gideceği yolu, seçim hakkı yoktu.

Kitabın konusuna gelince” Babam bir katil olmasaydı ben doğmuş olmazdım “ diyerek başlayan Gaza'nın bir kamyon dolusu göçmenle birlikte yaşadıkları, yaşattıkları anlatılıyor. Bazen haklısın Gaza dedim, şu küçük bedeninle yaşadıkların sana fazla dedim, sonuçta çocuktun koşup oynaman gerekirken seçimin olmayan bir hayatın içindeydin, bazende o insanlara yaşattırdıklarınla sen nasıl bu kadar vicdansız olursun, o küçük yüreğin nasıl bu kadar acımasız olur dedim ama karar veremedim. Çektiklerin mi? Çektirdiklerin mi? Hangisi DAHA ağır bastı bilemedim.

Ben çok hoşlanmam ama argo, küfür bol bol kullanılmış ne diyelim hayatın gerçeği :) Ayrıca din, cinsellik, siyaset, tarih ince ince işlenmiş konuyla, çokta güzel olmuş:)

Hakan Günday'ın okuduğum ilk kitabı hatta kitaplarını okumadan kendisiyle tanıştım "önce sizi tanıyıp sonra kitaplarınızı okuyacağım" dedim kendisine o da "pişman olma sonra" diye karşılık vermişti. Olmadım hatta DAHA çok kitabınızı okurum Hakan bey..
''Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır...''
“Diyor ya Âşık Veysel, ‘iki kapılı bir han’ diye? Ondan cereyan yapıyor bu hayat! Onun için üşüyorum hep. Gideyim de kapatayım birini!”
"İnsanlar senden o kadar nefret edecekler ki yerleştiğin her yerde emlak fiyatları düşecek!"
Hakan Günday
Sayfa 73 - Doğan Kitap 1. Basım
Belki de dokuz yaşındaki oğluna verip verebileceği tek hayat dersi buydu. Elindeki tek hayati bilgi. Tek gerçek hayat dersi: Hayatta kal!
Hakan Günday
Sayfa 17 - Doğan Kitap
Türkiye, doğusundaki aynaya bakınca şişman olduğunu, batısındaki aynaya bakınca da kemiklerinin sayıldığını düşünen, üstüne hiçbir şeyi yakıştırmayan, bulimik ve depresif genç kızdı.
Hakan Günday
Sayfa 87 - Doğan Kitap

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Daha
Baskı tarihi:
Ekim 2013
Sayfa sayısı:
420
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786050917260
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Siz bu cümleyi okurken, bir yerlerde insanlar, ülkelerindeki savaş, açlık ve yoksulluktan kaçmak için sonu zifiri bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor. Ancak bu hikâye o kaçak göçmenlerle değil, onları kaçıranlardan biriyle ilgili. Adı Gazâ. Babası bir insan kaçakçısı, Gazâ da onun çırağı. Henüz 9 yaşında. Yani, hayata ve insana dair, öğrenmemesi gereken ne varsa, hepsini öğrenecek yaşta.

"Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye'dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu'da, ayakkabılı olanı Batı'da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de, kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk... Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara…"
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 7,8bin okur

  • yakup yılmaz
  • Hatice Dağdelen
  • Selen Yetiş
  • yağmur gümüş
  • Yavuz Ali Şahin
  • Zeynep Saglam
  • Ümmügülsüm
  • Eren erdemir
  • merve
  • Egemen Ural

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%7.4
13-17 Yaş
%3.5
18-24 Yaş
%24
25-34 Yaş
%33
35-44 Yaş
%24
45-54 Yaş
%6.9
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%0.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.1
Erkek
%36.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%34.1 (811)
9
%30.3 (720)
8
%21.6 (513)
7
%8.9 (211)
6
%3 (72)
5
%1 (24)
4
%0.5 (11)
3
%0.4 (9)
2
%0.2 (4)
1
%0.1 (2)

Kitabın sıralamaları