Hakan Günday’ın kaleminden çıkan Zargana, sadece bir roman değil; ruhun karanlık dehlizlerinde yapılan, dönüşü olmayan bir yolculuk gibidir.
Bu eser, insan doğasının en çıplak, en savunmasız ve bir o kadar da vahşi yanlarını bir ayna gibi yüzümüze çarpar.
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını usulca kapatır ve öylece boşluğa bakarsınız. Hakan Günday’ın Zargana’sı, okurun ruhunda tam olarak bu sessiz fırtınayı koparan türden bir eser. Kitap, hayata yenik başlamış bir ruhun, kendi varlığını kanıtlama çabasını değil; aksine yok oluşunu bir sanat eserine dönüştürmesini anlatır.
Zargana, topluma uyum sağlayamayan, normal denilen o sahte düzenin dışında kalanların sesi. Roman boyunca hüzün, bir fon müziği gibi değil, bizzat karakterin damarlarında akan kan gibi canlıdır. Günday, kelimeleri bir neşter gibi kullanarak modern insanın yalnızlığını deşerken, bizlere şu can yakıcı gerçeği fısıldar: Bazı yaralar iyileşmek için değil, bizi biz yapmak için vardır.
İnsan, kıyıyı gözden kaybetme cesaretini gösteremezse yeni okyanuslar keşfedemez.
Bu cümle, sadece bir cesaret çağrısı değil; aynı zamanda kaybetmenin zorunluluğuna dair hüzünlü bir kabulleniştir. Zargana bize öğretir ki; yeni bir benlik inşa etmek için, eski benliğin yıkıntıları arasında diz çökmeyi bilmek gerekir. Okyanusu bulmak, kıyıdaki tüm güvenli limanları terk etmek demektir.
Kendi sesini duymak isteyen, susmalıydı.
Zargana’nın hüzün dolu dünyasında sessizlik bir kaçış değil, bir yüzleşmedir. Günday burada, gürültülü dünyamızın içinde kaybolan o cılız ama gerçek sesimizi bulmanın tek yolunun yalnızlıktan geçtiğini hatırlatır. İnsan en çok sustuğunda kendine çarpar ve bu çarpışma her zaman can yakıcıdır.
Zargana, bittiğinde sizi başladığınız yerdeki kişi olarak bırakmıyor. Karakterin