Hakan Günday

Hakan Günday

Yazar
8.5/10
17,3bin Kişi
·
56,7bin
Okunma
·
6,2bin
Beğeni
·
201,1bin
Gösterim
Adı:
Hakan Günday
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Rodos, Yunanistan, 29 Mayıs 1976
Hakan Günday (d. 29 Mayıs 1976) Türk yazar. 29 Mayıs 1976'da Rodos'ta doğdu. İlköğrenimini Brüksel'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'nde üniversite eğitimine başladı. Ertesi yıl Üniversite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde devam etti.

İlk romanı "Kinyas ve Kayra"yı 2000 yılında o dönemde Om Yayınevi'nin editörü Nevzat Çelik'in desteği ile yayımladı.

Hakan Günday, eski milletvekillerinden Faik Günday'ın torunudur.

26 Kasım 2014 tarihinde Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenen törende 2014 yılı Türk-Fransız Edebiyat Ödülünü almıştır.

5 Kasım 2015'te, Fransızcaya Encore adıyla çevrilen "Daha" romanıyla Fransa'nın saygın edebiyat ödüllerinden Prix Medicis "En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü almıştır.

İlk oyunu olan Malafa, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gösterime girmiştir (2010).

Romanları
Kinyas ve Kayra (2000)
Zargana (2002)
Piç (2003)
Malafa (2005)
Azil (2007)
Ziyan (2009)
Az (2011)
Daha (2013)
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
Kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı. Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük : yarın.
Hakan Günday
Sayfa 443 - Kinyas
Terk ettim okulu. Belki hâlâ bir yerlerde kayıtlarım duruyordur ve yoklama kağıtlarına ”yok” yazılıyorumdur. Ve belki de benim için söylenecek en yerinde kelimedir. Ben yokum !
"Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. “Kendini karşındakinin yerine koy” ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yani kendimi bulamadım.
535 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Hakan Günday'ın bütün kitapları ve kitaplarını okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/uqCotb6in_0

Taedium vitae = Yaşamın amaçsızlığı, hayatın boşluğu, yaşam bıkkınlığı, hayattan usanma anlamlarına gelebilen Latince bir söz öbeği. Kayra'nın Zippo çakmağında yazan bu söz öbeği bütün romana ve karakterlerine ışık tutabilecek bir öbek aslında.

Kitapta sosyolojik yönden harika eleştiriler bulunmakta. Sorgulamayan insanlara bir savaş açmış kitap neredeyse! Yaşamı ararken sayısızca ölümle karşılaşmış insanların bıkkınlığının kitabı sanki.

Öncelikle Yeraltı Edebiyatı'nın Türkiye'deki bir temsilcisiyle tanıştığım için Hakan Günday'la gurur duyuyorum, son zamanlarda en çok etkilendiğim kitaplardan biri oldu Kinyas ve Kayra, haliyle ben de çok doldum anlatmak istediklerim için. Devrikleşti cümlelerim bile onun yüzünden!

Yeraltı Edebiyatı'ndan biraz bahsetmek gerekirse; bazı kişilerin böyle romanları sevmemesini anlayabilirim. Çünkü size duymak istediklerinizi anlatmaz bu tür romanlar, kaçmaya çalıştığınız, toplum içerisinde görmek, duymak ve konuşmak istemediğiniz her türlü konuyu edebiyatın bu türünde bulabilirsiniz. Eğer Whatsapp'taki üç maymundan biriyseniz okumayın bu kitabı! Sonuç olarak, tam bir üç maymun kesildiğiniz edebiyattır diye nitelendirebiliriz Yeraltı Edebiyatı'nı.

Kayra'yı uzun saçlarından, uzun bıyıklarından ve zihniyle verdiği o çetin savaşından, Kinyas'ı ise mermi izlerinden, dövmelerinden ve vücudundaki izlerle ters orantılı bir şekilde üstünde duran cezbedici kafasından, her ikisini tanımak istersek de doymak bilmeyen uçkurlarından tanıyabiliyoruz aslında! Kinyas ve Kayra adlarının bu yüzden her harflerinin dahi çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Yeraltı Edebiyatı'nı gerçekten de yerin altında geçen bir edebiyat türü olarak düşünebiliriz aslında. Bundan dolayı da romanın başlarında Kayra'nın uykucu olması özelliğinden dolayı ve Kinyas'ın beyninin çıkmazlarında volta atmasından ve uykusuzluğundan dolayı Kinyas'ın Kayra'dan daha da derinlerde ve yerin daha da altlarında olduğunu düşündüm ister istemez. Çünkü Kinyas'ın düşünceleri ilk başta benim için Yeraltı Edebiyatı'nın o karanlık yapısına daha uygun geliyordu. Bu nedenle onu daha fazla aşağılarda, derin düşüncelerde ve Kayra'dan daha düşünceli görüyordum. Bununla beraber yukarıda olmak isteyenlerin değil, aşağı tırmananların edebiyatıydı Yeraltı Edebiyatı.


Başlarda Kayra'nın realizmi, Kinyas'ın ise sürrealizmi temsil ettiğini düşünüyordum. Kayra uyumayı seviyordu, Kinyas uyumamayı seviyordu. Kayra yalancı ve ikna ediciydi, Kinyas günahkardı ve cesurdu. Ama bu karşıtlıklardı onları bu kadar da yakın yapan! Karşıtlıklara rağmen ikisi de hayatı ve kendilerini karşılarına çıkan her olay sırasında sorguluyordu, hem de ölümüne. Bu yüzden kitapta bir paragraf kitabın konusuyken diğer paragraf harika alıntıların bulunduğu bir paragraf oluyordu! En sevdiğim şeylerden biri olarak, bizim de günlük hayatlarımızda her gün yaptığımız ve iki karakterin de buluştuğu ortak noktalardan biri olarak karşılarındaki insanlara aslında çok şey demeye çalışıp fakat sonra vazgeçip de onları demeyip, karşılarındaki insanların tam da duymak istediği şeyleri demeleriydi. İşte biz de bunu yaklaşık olarak her gün yapıyoruz, evet, her gün. Her gün karşımızdaki insanlara onların duymak isteyeceği şeyleri söylemek zorunda gibi hissediyoruz.

Kayra'nın 250. sayfada dediği gibi yalnız kalabildiği ve bedeninin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğu beynine ait bir yalnızlık katedrali vardı. Bunun tersine Kinyas'ın ise artık fazla sayıda insanla etkileşime geçmekten oluşmuş bir insan kalabalığı katedrali vardı resmen!

Kinyas ve Kayra genel olarak beyinleriyle telekinezi yoluyla konuşuyorlardı sanki, bazen aynı bizlerin yaptığı gibi. İkili bir araya gelince neredeyse hiç konuşmuyorlardı fakat akıllarından esas geçenler günlük hayatlarımızda başka insanlarlayken düşündüğümüz şeyler kadar çeşit çeşit ve daha gerçeklerdi!

Ayrı bir parantez olarak, 540 sayfalık romanda Alp adında kendisine sadece 4 sayfa verilmiş karakterin geçtiği kısımdaki hikayeyi arada açıp açıp okuyorum. Sırf bu Alp adlı karakterin yaşadığı şeylerden bile mükemmel kitaplar yazılır, mükemmel filmler çekilir diye düşünüyorum. Gerçekten harika bir hayalgücü.

--- İncelememin bundan sonraki kısımları spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar ya da okumayı düşünenler incelememin devamını okumasa daha iyi olur kendileri için. ---

Bu romanla ilişkilendirdiğim şarkılardan ilki "Yüzyüzeyken Konuşuruz - Kalabalık" adlı şarkı. Kayra'nın Yolu'nun son sayfalarında hissettiğim ve Kayra'nın beynindeki zihinsel kalabalığa tam olarak oturan sözleri var bence. Ayrıca Kinyas'ın Yolu'nda Kinyas'ın dönüştüğü son hal olarak kaçamadığı fiziksel kalabalıktan dolayı altı milyar sıradan insandan birine dönüştüğü için de bu şarkı aklıma geldi.
"Kalabalık kalabalık evin içi, kaçamadık kaçamadık bir gün için, izin ver sana gelim ben." Gerçekten de Kayra, Kinyas'ın beynine ziyarete gitmek istiyordu. Kinyas da Kayra'nınkine!

Romanla ilgili ilişkilendirdiğim şarkılardan ikincisi romanda bir kaç yerde adı geçen "Alpha Blondy" adlı grup. Ben bu grubu dinlemeyi zaten çok seviyordum ve romanda adının geçtiğini görünce şaşırmakla birlikte çok sevindim. Bu şarkıyı da Kinyas ve Kayra'yı okuduğunuz sırada Afrika'nın sıcağını ve reggae ruhunu hissederek de dinlemenizi tavsiye edebilirim.

Romanda her iki yolun sonuna giderken başta demiş olduğum Kinyas ve Kayra'nın yerin altlarındaki yerleri değişmişti. Kayra, Kinyas'ın üstünde uyuyorken zamanla yeraltına inişe geçerek zihinsel ölümüne doğru sonsuz bir yol almıştı. Çünkü 205. sayfada onun da dediği gibi:

"En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın."

Kinyas ise tam tersine başta Kayra'nın altında beynindeki düşünsel paranoyalar ve uykusuzluğuyla birlikte voltalar atıyorken yerin altından kafasını çıkarmaya karar vermişti ve dünyanın altı milyar sıradan insanından biri haline gelmeyi tamamen kendisi istemişti! Aslında kendi dedikleri gibi, Kayra yazarak ve zihniyle kendi aydınlığı olan zihinsel ölümüne ulaşmıştı. Kinyas ise sıradan insanların arasına karışarak ve Kinyasi özelliklerini kaybederek kendi aydınlığına ulaşmıştı. Onun için Kayra'nın zamanla beynindeki bilgiler uçarken, Kinyas kendine gereksiz de olsa sürüsüyle sıradan bilgi sokuyordu!

Bu hayatta herkes Kayra ya da Kinyas'tan biri olabilir. İstediklerimizi sorgulamalıyız her gün. İstediğimiz ve amaçladığımız ölüm çeşidi zihinsel ölüm mü yoksa fiziksel ölüm mü diye sormalıyız durmadan kendimize...

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
531 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Birçok arkadaşımın okuduğu, incelemeler yaptığı, çok beğendiği, okumaya teşvik ettiği Hakan Günday kitaplarına Kinyas ve Kayra ile giriş yapmış bulunuyorum. Yazar hakkında bir bilgim olmadığı için yine önce yazardan başladım araştırmaya. Sonra kitaplarına kısa bir bakış attım; başladım Kinyas ve Kayra okumaya.

Farklı bir macera oldu benim için Kinyas ve Kayra... Yeraltı edebiyatı çok tercih etmediğim içindir belki de. Duymak, görmek istemediğimiz şeyleri bize açık seçik anlatan bu tarzı sanırım daha çok okuyacağım bundan sonra.

Altı çizilecek birçok cümle, akla yazılacak birçok söz ile karşılaştım bu güzel kitapta. Hiçlik de okudum her şey de. Dostluk da okudum ayrılık da. Ölüm de vardı kitapta, ölmeden ölümü hissetmek de. Kısacası yaşamak da okudum, yaşlanmak da... Bir Kinyas oldum bir Kayra. Kayra'ya kızdım, Kinyas'a hayret ettim. Bir an geldi Kayra'yı çok sevdim, bazen de olmadı bu dedim içimden...

İlk bölümü okurken cümlelerin devrikliği beni biraz yordu açıkcası. Bazı sayfalarda bolca tekrar etmişti kendini yazar. Ama sayfalar ve özellikle de ilk bölüm ilerleyince daha okunabilir ve anlamlı cümlelerle devam etti kitap.

Ve bahsetmeden geçemeyeceğim Alp karakteri... Dört sayfalık bir macera da olsa bu karakteri unutmayacağım hiç. Kayra'nın sorusu ile başlıyor anlatmaya Alp ve o anlattıkça okuma isteği artıyor insanın.

Bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum nadir kitaplardandı Kinyas ve Kayra. Her şey vardı ve hiçbir şey yoktu. Yalnızlık vardı, umutsuzluk, hayal kırıklığı, aşksızlık... Aforizmalarla dolu, herkesin gerçeklerle yüzleşeceği bir kitap okudum. İyi ki okudum...

Ve kitaptan en sevdiğim cümle ile bitiriyorum incelememi;
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
420 syf.
·4 günde·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Hakan Günday'ın bütün kitapları ve kitaplarını okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/uqCotb6in_0

Nere kaçarsan kaç felek bulur kaçanı
Kitlidir ambarlar sanki insan kapanı.
Peyk

Hakan Günday'ın kitaplarında önsöz bulunmaz, çünkü hayatın da bir ön sözü yoktur.

SFUMATO
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Renk ve tonların buharlaşarak birbirine karışmasını ve böylece konturların görünmez olmasını sağlayan, buğulu bir gölgelemeyi ifade eder. Çoğunlukla aydınlıktan karanlığa geçişlerde kullanılır.

Doğup büyümeyi, ebeveynlerimizi, yaşayacağımız o ilk evi seçemediğimiz o ilk anda anamızın rahminden çıkarken karanlıktan aydınlığa doğru yol aldığımızı sanırdık. Aydınlık bir kariyerin, şanslı bir coğrafyanın ve yaşam şartlarının bizi beklediğini düşünürdük. Fakat karanlık tarafta kalmayı tercih edenler için Yin-Yang'daki Yang kelimesi hiçbir şey ifade etmezdi. Çünkü insanın o ilk anındaki karanlıktan aydınlığa doğru atılış, hayatın içinde aydınlıktan karanlığa doğru bir Sfumato olarak tezahür edebilirdi. Renk ve tonlar gibi mülteciler, evsizler, ardında pek çok insan bırakan canlar da buharlaşarak birbirine karışır, bir nevi görünmezlik kumaşına bürünürlerdi.

CANGIANTE
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Gölgelendirme sırasında bir rengin daha açık ya da daha koyu tonuna gidilemediği ya da gidilmesinin tercih edilmediği durumlarda farklı bir renge geçişi ifade eder. Ani bir renk değişimidir.

Hayatta çoğu zaman hangi yolun doğru ya da yanlış olduğu bize söylenmeden çeşitli seçimlerle başbaşa bırakılırdık. Daha açık insan ilişkilerine ya da daha koyu, yoğun meslek hayatlarına gitmeyi tercih etmediğimiz durumlarda da ani bir renk değişimi ihtiyacı duyardık. Ani renk değişimi yaşadığımız o geçiş aşamalarında, sınırsız itaat sorgulamalarını, kimlik ve benliğimizin arayışını, zorunlu seçimler yerine kendimizle başbaşa kalabilmeyi öğrenirdik.

Baş karakter Gaza, mağara, hastane, yurt, Cambridge hayali derken Gölbaşı'nda başka bir psikoterapi hastanesinde ani renk değişimlerinde gözlerini açarken, bizler de her günkü gibi klasik beyaz yakalar olarak gözlerimizi aynı renkte kalmaya mahsur kalmaya adanmış bir dünyaya açardık. Cangiante bizim sığ ve hedonist hayatlarımızı anlatan bir teknik değildi.

CHIAROSCURO
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Aydınlık ve karanlığın, olabildiğince vurgulanarak, keskin biçimde birbirinden ayrılışını ifade eder. Işık ile gölge arasındaki zıtlığın öne çıkarılması, üçüncü bir boyut vererek biçimlere hacim kazandırma amacını taşır.

Bazen yaşanmış olanlarla, yaşanacak olanlarımız arasındaki o keskin ayrımı fark ettiğimiz anlara tanıklık ederdik, böyle anlarda zaman skalasında tam olarak bir tahta kurdu taklidi yapardık. İleri, geri, ileri, geri... Işık ve gölgenin keskin ayrımı gibi, psikolojimize iyi ve kötü gelen olgulardan beslendiğimizin idrakine varınca bu sefer hayattaki rolümüzün de bilincine varırdık, bu da bir üçüncü boyut olan kimliğimizin hayattaki hacmini belirlerdi. Böylece Cangiante'deki kararsızlık Chiaroscuro'da yerini net ve kesin ayrımlarla birlikte kimlik arayışının, ışık ve gölge Mostar şehrinin iki yakası olarak düşünüldüğünde Mostar Köprüsü'nün bulunma zorunluluğu kadar bizi hayattaki üçüncü boyutluluğumuzun farkına vardırırdı. Çünkü ışık ve gölgeyi birleştirmenin insani yolu aynı aydınlık ve karanlığın ilişkisi gibi bizden geçerdi.

UNIONE
Rönesans resmindeki dört temel teknikten biridir. Sfumato'da olduğu gibi, renk ve tonlar, buharlaşarak birbirine karışır. Ancak, Sfumato'dan farklı olarak, kullanılan renk ve tonlar daima parlak ve canlıdır.

O kadar yaşam gailesine rağmen yine de yaşanmış olan ve yaşanacak olanlarımız buharlaşmaktan kendini kurtaramazdı. Kullanılan renk ve tonların parlak ve canlı olması gibi, Unione, artık istediğini elde etmişlik ve silik, amaçsız, birilerinin boyunduruğunda olmayan renklerin oluşturduğu bir kimlik oluşturulduğunu ifade ederdi, her şeye rağmen.

Rönesans, gerek sanatta gerekse mimaride insan proporsiyonlarının baz alındığı, Ortaçağ'ın aristokrasiyi besleyen fikirlerine karşı getirilen bir eleştiri kültürüydü. Ortaçağ Miraç Çağrı Aktaş, Hikmet Anıl Öztekin, Nilgün Bodur'du. Edebi Rönesans ise yaşadığını inkar etmeyeni yazabilmeyi başaran, anlatacağı bir şeylerin her zaman olacağı, bilinmeyen, önemsenmeyen insanların karanlıkta kalmış hayatlarına edebi bir fener tutan Hakan Günday sayesinde daha insani bir proporsiyon kazanıyordu.

Kitap bitti, kapağı kapandı, akıldan geçen milyon tane düşünce ve son cümleden sonra ağzımdan çıkan tek kelime : "Daha?"

*Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=v86NTQb5L3E

-------- Filmini İzleyenler İçin Ekstra Yorum --------

Daha kitabı için Onur Saylak’ın yönetmenliğinde çekilen filmi de bir izleyeyim dedim. Bazı uyarlama filmler Dövüş Kulübü, Otomatik Portakal, The Shining gibi olamıyormuş maalesef. :d

Daha kitabının içerisindeki Rastin karakteri filmde yok, haliyle Rastin karakteri için oluşturulan mini iktidar düzeni de yok. Filmde tek bir kere bile mültecilere yemek verildiğinde onların “Daha?” demesi işlenmemiş. Oysaki bu konu kitapta en can alıcı noktalardan biriydi, her yiyecek verilişinde daha çok isteyen mülteciler “Daha?” diye soruyordu ve kitabın adı daha net anlaşılıyordu.

Bunun dışında filmde Gaza’nın üstüne düşen insan bedenleri yok, o bedenlerden emilen süt ile Gaza’nın bir nevi Mesihvari bir şekilde tekrar doğup hayata karışması yok, Gaza’nın ilerleyen zamanlardaki okul sistemi gözlemleri, linç kültürüne maruz kalışı, babasıyla birlikteyken çektiği acıların olgunluğuna yansıması yok. Bugüne kadar okuduğum en etkileyici Hakan Günday kitaplarından biri olan Daha adına, bugüne kadar izlediğim en etkileyicilikten uzak bir uyarlama film izlemiş oldum.

Filmde oyunculuklar iyi mi, evet iyi. Eğer Daha kitabını okumamışsanız filmi bence seversiniz bile. Ama kitabı okuyup da karşılaştırmalı bir edebiyat-sinema analizi yapmak isterseniz Onur Saylak’ın Daha filmi inanılmaz boşlukları olan ve Gaza’nın Gaza olmasındaki pek çok detayın atlandığı bir film haline geliyor.
420 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Yapılan şikayetler üzerine spoiler tespit edilmiştir işbu incelemede kaba taslak olarak tam "BİR BUÇUK YILDAN SONRA" .. Şahsım adına, okuyacaklarınızda spoiler olduğunu düşünmüyorum .. Ama onlar OLDUĞUNU düşünüyorlar .. O yüzden sen SPOILER OLABİLİR diye oku sayın okur ..

girizgahtan önce şunu söylemek isterim ki , "evrene iyilik gönder iyilik bulursun" , "sen pozitif ol hayat da sana güzel olsun" kıvamında görüşleri bugüne dek hep koh koh gülerek karşıladım .. inanmıyorum bunun doğruluğuna çünkü..yani bugün şarkılarını severek dinlediğimiz İlhan İrem gibi sevgi dolu ve hassas bir adamın ya da 70 sonlarına 80 başlarına damgasını vurmuş bir İzzet Altınmeşe ' nin ya da liseli parcasıyla hepimize ruhsal erezyonlar yaşatan bir Burhan Çaçan' ın ( kasıtlı uç örnekler veriyorum ki iyice irite olasınız =) ) meksika sınırında uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir çetenin çevresinde dünyaya geldiğini düşünün..ne mi olurdu?

"KONUŞAMIYORUM!!" =)

İzleme şansımız olsaydı kim bilir belinde uzisi ile tahsilata giden bir İlhan İrem , elinde ak-47 si ile toyota bir cipin kasasında insan kaçakçılığı yapan bir İzzet Altınmeşe ya da fajitasını yiyip tekilasını yudumlarken tortoilla ekmeğini soğuk getirdi diye garsonun topuğuna sıkıp gözünün üstüne puro söndüren bir Burhan Çaçan izleyebilirdik.. ( muazzez abacı' yı da psikopat japon mafyası yakuza içerisinde örneklendirmemek adına kendimi zor tutuyorum) bunları niçin anlatıyorum.. çünkü insan denen yaşayan organizmalar bütünü kendisine sunulanı almaya meyillidir..kendisine ne verirseniz onu alır .. hurdacının oğlu zurnacı olmaz .. o da demir bakır toplayıp , günlerini boyası dökülmüş , arka koltukları sökülmüş ,kilometre babında yeterince üzülmüş ve göğüs denen kısmı kösele olup sonra büzülmüş bir torosun içinde "street fitness" yaparak ya da kasası rekorları egale edecek denli doldurulmuş bir ford kamyonetin direksiyonu başında geçirecektir..çevremiz bizi biz yapan etmenlerin en başında gelir.. sonra bu etmenin içerisinde aile olgusu ve aileyi oluşturan bireyler sizi hayatınızda önemli kararlar almaya yönlendirir..

işte kitabımızın kahramanı Gaza da bu iki etmen bakımından hayata 2- 0 yenik başlayanlardan.. olabilecek tüm negatif olguları mıknatıs gibi üstünde toplayan bir baba..insan kaçakçılığı , alkol , erken yaşta sigara ve cinselliğe yönelik atılan adımlar..ve sonunda kendi yarattığı hastalıklı labirentte sürekli doğru yolu arayan ,yanlış yollara saptıkça DÜNYA CİNNET TURUNU uzatan bir isim ve başından geçenler.. şahsen ben okurken inanılmaz zevk aldım.. yazarın okuduğum ilk kitabıydı ama son da olmayacak .. muazzam bir zeka ,müthiş etkili ve akıl dolu metafor kullanımları..kendi siyasi ve dini görüşlerini alttan ısıtıp vermeyi de ihmal etmeyen bir beyin.. toplamı HAKAN GÜNDAY!


ilk kez yeraltı edebiyatı okuyacaklar için ELZEM not : hiç parasız kalıp bakkaldan jilet aromalı çıtır- çıtır taze ata ekmeğin arasında , soğutucuda muhafaza edilen buz kesmiş patates kızartması yemek zorunda kaldınız mı? üstelik kola veya ayran alacak paranızda yok.. olacakları ben söyliyeyim .. o soğuk patatesler kış günleri saçaklardan yerlere uzayan sarkıtlara dönmüştür,üstelik içeceksiz çiğnemeye çalıştığınız için taze ekmek damağınızı yırtar.patateste tahrip gücünü arttırır..çiğneyene ,kum kiremit tuğla yiyor hissiyatı yaşatır. parasızlığınızın günlerinizi geceye çevirmesinden ötürü sosyolojik , ağızda açılan yaralardan ötürü de tıbbi bir buhrandır.. ANLADIN SEN ONU !!
360 syf.
·4 günde·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Hakan Günday'ın bütün kitapları ve kitaplarını okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/uqCotb6in_0

Mies van der Rohe'nin mimarlıkta başlattığı "Less is more" denen bir akım vardır, bilir misiniz? Bu akıma göre, az çoktur. Yine aynı mimarın bir sözüne göre de "Tanrı detaylarda gizlidir."

Aslında hepimiz A'dan Z'ye bütün tatları yaşayabileceğimiz hayatlarımızın olmasını isteriz. Fakat o kadar harfin arasında işte tam da bu iki harfin değerini unuturuz. Çünkü zaten bugüne kadar yazılmış ve çizilmiş bütün eserler, denilmiş bütün sözler bu iki harfin arasındadır. Bunun A’dan Z’ye magazin gibi olmasını da istemeyiz, çünkü bir hayat, magazin olamayacak kadar düşünmeye ve yeraltına konu olmaya değerdir.

Derdâ'nın, içinde doğup doğmamayı seçemediği Yatırca Köyü, kendi isteğinin dışında hiç tanımadığı birilerine satılması, birileriyle evlendirilmesi, cinsel tercihleri ve tarikatler arasında sıkışıp kalması, uyuşturucu bağımlılığı ve kafasını kazıtması gibi olaylar bize kişisel hayatlarımızın noktalığı içerisinde çok gelse de evrenin tarihi için aslında ne kadar da azdır.

Derda'nın mezarlık sulama işiyle büyüyüp Oğuz Atay tutkusuyla birlikte bir Tourette sendromlusuna dönüşen halleri uzaktan bakılınca çok karmaşık gözükse de Tanrı'nın detaylarda gizli olması gibi keşfe muhtaçtır. Detaylar genelde azdır fakat bu detaylar keşfedenler için esas çokluktur.

Az kelimesi, Günday'ın da dediği gibi ne kadar küçücük bir kelime olarak gözükse de, aralarında koca bir alfabenin olduğu, birisine söylemek isteyip de yazamadığımız bütün cümleleri kapsayan, başlangıç ile son arafında kalmış bir kelime.

2 puanı romanın bazı yerlerinin önüne geçmiş tesadüflüklerden dolayı kırdım. Bu kadar gerçekçiliğin üstüne bu kadar tesadüfün olması beklenemez. Gerçek hayat, tesadüflere yer vermeyecek kadar gerçektir, acıdır.
360 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kasvetli bir Ankara sabahına uyanıyorum. Hava, gerçekten soğuğu sevebilen benim gibi insanlar için huzur verici görünüyor. Bu güzel pazar gününe onlarca aktivite sığdırabilirdim, bir sürü plan yapabilirdim ama haftalardır tek düşündüğüm şey ‘’pazar günü Hakan Günday okuyacağım’’ düşüncesi koca bir günümü ayırmak için aslında güzel bir sebep. Kahvaltımı yapıyorum, biraz koşmak için parka gidiyorum. Birazdan başıma geleceklerden habersizim. Koştukça nefesimin açılması sağlığım açısından çok önemli bir hâl alıyor çünkü birazdan nefesimin kesileceğinden, bir kitabın kalbimle alay edeceğinden de habersizim. Eve gelip kitabımı ve notlar alırım diye kullandığım defterimi alıp parka çıkıyorum. Hava birden güzelleşiyor ve keyifli bir okuma aktivitesi için bütün şartlarım hazır, kitabın kapağını açıyorum.

Hiç olmadık bir anda içinizde bazı hisler belirir ya hani, henüz kitabın çok başında çok sakin ilerlerken birden içime bir huzursuzluk çöküyor. Yoksa çevremden duyduğum, birkaç kişiye sorup karşılığında ‘’Hakan Günday okumak çok zordur, miden , kalbin, beyin kaldırmayabilir’’ diyenler haklılar mı? Bunun cevabını almak için saatlerce beklemeyeceğimden emin bir şekilde okumaya devam ediyorum. Tıpkı Dostoyevski okurken yaşadığım tarzda bir huzursuzluk bu ama Dostoyevski okurkenki hislerim daha çok psikolojik sebeplere dayalı. Şimdi ise karşımda 11 yaşında bir kız çocuğu görüyorum.

Huzursuzluğum artıyor, sayfalar geçtikçe korktuğum başıma geliyor. Şimdi söyleyeceklerimi yargılayabilirsiniz; kitabın içine bir anda sakalı karnına kadar uzamış, dinci bir tavır takınan, her on cümleden yirmisi Allah olan karakterler giriyor. İçinde din olan her şeyden korkmuşumdur. Çünkü ‘’din’’ altında yapılan öyle kötü, korkunç, açıklanamaz, yıkıcı şeyler gördük ki insanlar olarak din içeren şeylerden, dinci insanlardan korkuyoruz. Bunlardan birisi 11 yaşındaki kızımıza talip olunca oturduğum çimenlerde huzursuzca hareket ediyorum.

İsmi Derdâ olan bu güzel kızın olması gereken yer bir park, okuldaki bir sınıf, saklambaç oynanan sokak olması gerekirken; kendini bir anda kocaman bir adamın elinde buluyor Derdâ. Daha mahallesinden çıkamamışken bir anda Londra’nın yolunu tutuyorlar. Ve nefesimin düzensizleştiği ilk an , yazarın ''...ve Derdâ'yı döve döve sikti. Londra'da sabah olana kadar...
O gece Londra tarihinin en uzun gecesi oldu, çünkü güneş bile doğmaya utandı .'' syf59 #115849686 cümlesiyle beynimden vuruluyorum . Bu geceden sonraki 4 sene boyunca Derdâ , doğup büyüdüğü evden binlerce kilometre uzaklıktaki, ismi Londra olan, bakkala gitse şeker dahi isteyemeyeceği bir cehennemde dört duvar arasında yaşıyor. Her gün dövülüyor. O dövüldükçe ben kahroluyorum. Ama ‘’ okurken mahvolacaksın, çok şaşıracaksın, hayal gücün seni bitirecek’’ diyenlere katılmıyorum. Nedeniyse çok basit: dünyanın pembe bir sayfa olmadığını, insanın özellikle ‘erkek’ denen şeyin dünyanın başına gelmiş en kötü şey olduğunu ben yıllar önce kabullendim zaten. Bu tarz olayların varlığından haberdar olmak için orada yaşamamıza gerek yok. Gözlüklerinizi çıkartıp hayata daha gerçekçi bakarsanız, elinizi günde 20 tane hikaye attığınız, yediğiniz her şeyi paylaştığınız telefonunuzdan çekip dünyaya gerçekten bakarsanız, buna benzer binlerce olayın var olduğunu zaten bilirsiniz. Neyse kendi fikirlerimi kendime saklayım bence de :)

Derdâ’nın sonrasında başına gelenleri anlatmak istemiyorum, bu bir inceleme olmalı, kitap özeti değil. Hakan Günday’ın müthiş bir gerçekçilikle yazdığı kitabını konuşmaya devam edelim.

Kitaba aynı isimde ama -a- harfinde şapkası olmayan Derda adındaki bir erkek katılıyor bu sefer. Evinin yanındaki mezarlıkta, mezarları sulamakla görevli kendisi. Annesinin ansızın ölümüyle gerçek hayata öyle bir hızda, öyle bir karanlıkta atılıyor ki, elimi sayfaya uzatıp tutup çekmek istiyorum Derda’yı. Ama o insanlardan umudunu öyle kesmiş ki bana da inanmıyor, benimle gelmek istemiyor ve resim dersinden bile sınıfta kalan yüreğiyle kendi çizdiği yoluna devam ediyor. Bu kardeşimiz Oğuz Atay ismiyle tanışıyor ve hayatı Oğuz Atay aşkıyla şekilleniyor. Bu uğurda adam bile öldürüyor, çünkü Derda’ya göre insanlar kendilerini anlamadıkları gibi Oğuz Atay’ı da anlamadılar. Atay’ın ölümünün yalnızlıktan, fazla düşünmekten ve en önemlisi umutsuzluktan kaynaklandığını düşünüyor. Atay ise neredesiniz okurlarım diye bize seslenip bizden ufacık bir kıvılcım bekliyor karanlık bir gecede bir tren istasyonunda . ‘’O akşam Derda, evdeki tek ampulün ışığında Korkuyu Beklerken'i bitirdi. O akşam Derda, üç yıldır konuştuğu taşın sesini duydu. Kitaptaki son öykü olan 'Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya'nın son cümlesi şuydu:
''Ben buradayım sevgili okuyucuyum, sen neredesin acaba?''
Buradayım! diye bağırdı Derda'' . syf 254 #115894641 ‘.
Atay’ın yalnızlığa Derda ortak oluyor ve gittiği her yerde, attığı her adımda yüreğinde bir his ve elinde Tutunamayanlarla yanında taşıyor Oğuz Atay’ı.

Derdâ ile Derda’nın hayatlarının seneler önce nerede nasıl kesiştiğini okuyunca anlayacak ve bu inanılmaz tesadüften müthiş bir keyif ve huzur alacaksınız…


Neden her şeyin çokluğunu istiyoruz? Çok para, çok sevgi, çok huzur, çok mutluluk… 3 harflik bir kelimeye neden bu kadar tıkılıp kalıyoruz. Hiç ‘az’ istemeyi denedik mi? Az mutlu olursak aslında çok mutlu olacağımızdan daha da çok mutlu olacağımızı bilebilir miyiz? İşte buna cevaben kitabın sonuna
''Seni az seviyorum'' dedi Derdâ.
''Ben daha az'' dedi Derda.
Bir daha da konuşmadılar... syf 354 #115923564 diyaloğunu ekliyor Günday, düşünmek lazım…

Evet arkadaşlar, pembe gözlükleriniz varsa bu kitaba bulaşmayın, ama hayatın uzaklardaki ütopik yanına karşı miyopsanız, buyrun okuyun bu kitabı.
İnsanın ruhunun haritasını çok iyi öğrenmiş Günday, insan denen şeyin nasıl bir şey olduğunu müthiş resmetmiş kafasının içinde ve bunu da bize ‘’Nereden bilebilirdi insanoğlu? Varlığının sonuçlarını.
Hepsinin de yanıtı aynıydı: Hiçbir yerden...
Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilemediği için... Çünkü her davranışın zaman içindeki büyün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. Doğmak için her şeyi yapardı. Gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyada ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı...'' syf 305 #115913804 cümlesiyle aktarıyor.

Hakan Günday kişisel hayatında nasıl birisi bilmiyorum ama çok sevdiğim bir youtuber, Günday için ‘’Hakan Günday tuhaf bir adam. Hatta psikopatlığını yazarak kamufle ettiğini düşünüyorum.’’ diyor. Müthiş bir tespit, bunu düşündürmeye sevk eden şeyse çok açık : bunca iğrençliği barındıran bu sahneleri, nasıl bu kadar gerçekçi bir dille yazabiliyorsun?
Kitabın içine politik, siyasi bütün düşüncelerini serpiştiriyor Günday ve ben de sonuna kadar destekliyorum onu ve kendimce ekliyorum:
Kadınlar MAL değildir! Ve bütün çocuklar MASUMdur!

İncelememi Günday’ın ''...herkesin bir hikayesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?’’ syf 285 cümlesiyle bitiriyorum.

Hikayelerimizi dinleyen kimse yok, belki de böylesi daha iyidir.
İçimize o kadar attık ki hikayelerimizi, bir yazar yarattık içimizde her birimiz…
531 syf.
·Puan vermedi
KİNYAS VE KAYRA - HAKAN GÜNDAY

"Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar."

*Her şeyi terkedip gitmeler var ya tam da bu mevzunun içine düşmüş İki insan. İki arkadaş. Biri Kayra, Tanrı'nın yeryüzüne yansıması demek, Kinyas ise Kin ve Yas duygularının sentezi. Bu iki insanla çıkıyorsunuz yolculuğa. Bu yolculukta ne var? Cinayetler var, ölümler var,  uykusuzluklar var.  Kaos var, kaotik ruhların çarpışması var ellerinde simsiyah kalplerle. Sonra ne oluyor,  İki tane insanı öldürmeye başlıyorsunuz kitapta. Kayra usulca yaklaşıyor yanınıza, ölüme gidelim diyor. Kinyas dur diyor daha parçalamadığım bir çok uzvum var ve parçalamadığım bir çok insan. Sonra düşüyorsunuz illegal işleyişin batağına. Türlü türlü yeraltı insanını tanıyorsunuz. Türlü bela. Sonra Kayra kendi yoluna gidiyor, Kinyas kendininki. Bu iki dost ayrılmıyorlar hiç ama. Sanki ruhları düğüm olmuş da ayrılamazlar. Kayra başlıyor zihninde ölümü yaşamaya. Son kez diyor, son kez. Huzurla ölebilmem için son kez suç. Türlü kargaşanın sonunda, insanın elindeki tek umut, huzurla ölmek oluyor. Bunun için çabalıyor Kayra. Kinyas ne yapıyor. Onca yıldan sonra, onca savaşımdan sonra. Onca kan, kemik, şeytani hislerin ardından dönüyor. Eve dönüyor yıllar sonra. Kinyas, kinle bürünmüş, uykuyla arasını sonsuza kadar kapatmış, elinde kırdığı kemik ve kan izleriyle eve dönüyor. Bir çocuk gibi, insan bunca savaşımdan sonra evi özlüyor. İnsan annesini özlüyor. Kayra ölüme, Kinyas evine dönüyor. Bu yolculuğa ölüm için çıkmışlardı, şimdi ölen mi suçlu eve dönen mi. Veya suç sadece insanların onları bu yola itmesinde mi. 

"Kendimi dinlemeyi öğrenmekti bu yaptığım. Çünkü duyabilecek kadar yüksek bir ses vardı içimde. Bunu fark edince, dünya üzerindeki tüm insanlar birden yok olsa dahi yalnız kalmayacağımı anladım."

#kinyasvekayra #hakangünday #doğankitap #yeraltıedebiyatı #kitaptavsiyesi #kitapönerisi #kitapolaj
210 syf.
·Beğendi·10/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bir işsiz incelemeden daha hepinize Selamın Hello ÇokoPrens ve Prensesler... Bu aralar zaman yetersizliğinden ötürü yorumlara pek vakit ayıramıyorum zaten takip edenler de bileceklerdir öyle her kitaba da yorum yazmıyorum... Bu kitap için aslında pekte inceleme yazma taraftarı değildim yalnız romanda işlenen karakterin bir benzeri daha doğrusu muadili diyebileceğim bir adamla 15 ay askerlik yapınca bunu da sizlerle hem paylaşayım hem de kitaba dair gözlemlerimi aktarayım dedim.. Şimdiden uyarayım bu bir "İŞSİZ" Tuco "Gezi Gözlem Kolu" (80 ler kuşağı iyi bilir) incelemesidir.. Yani hem hatırat ,hem gezi, hem de kitaba dair az da olsa bir yorum barındırmaktadır..Uzun muzun diyecekler hiç başlamayın...Başlayanlar da bundan kelli yakınmasın.. Beni delirtmeyin =))

Bahse konu şahısla karşılaşmamızdan aylar evvel sündüre sündüre, uzata uzata son derece gerilmiş bir sapan lastiğine döndürdüğüm eğitim öğretim hayatım, hafiften hafiften errorlar vermekteydi..E eğitim öğretim dönemi bir sapan olunca, denklemin diğer ucunda kalan ben de bir çakıl taşı olduğum için , bu denli sünmüş , dolu ve patlamaya hazır 88lik bir tiger obusüne dönüşmüş olan lastiğin ucundan bir an evvel kurtulmak zorundaydım.. Kurtulmak zorundaydım çünkü bu denli gerilmiş bir lastikle destinasyonu belirleme şansınız yok ve yüksek hızlara ulaşacaganız için mesafeyi kestirmeniz , söz konusu mesafeden geri dönüşünüz ve inişte alacağınız yara bereye dair tahmin oranları da havada kalıyor.. Neyse baktık olacak gibi değil bozdurduk tecili , gittik askerlik şubesine .. Sizin alacaklı olduğunuz durumların aksine , Tsk alacaklıysa size hiç sıkıntı yaşatmıyorlar .. Tek bacağım yok desem bana eti susamlı çubuk krakeri protez diye cakıp gönderecekler..öyle hummalı bir koşuşturma.. Sabancının montaj düzeneğiyle kurduğu Toyota fabrikalarında işlenen arabalar misali işlene işlene eklene eklene geçtim gişelerden.. Kiminden imza kiminden fiş gak guk derken gişeye git bileti al diyiverdiler .. Tabi bu arada acemilik Manisa ' ya çıktığı için dünya umrumda değil ..Ege bölgesi yaa !! Tatil hissiyatı çöreklendi kalplere (?!?!?!!!).Huşu ile yanaştığım gişeden, dilenciye verseler onu dahi utandıracak miktarda bozuk paradan oluşan yol paramı ,inekten süt sağar gibi elime akıttılar.Son 3 günümü "ALEM ROKET ATIYOR DÜNYA'DAN MARSA BİZ DE HALAY ÇEKELİM EDİRNE' DEN KARS' A" diyerekten geçirip otobüsün önünde İstiklal marşları okunurken ayıldım..Ne işim var lan benim burda demek istiyorum ama ilhan irem yankılanıyor beynimde ekolu ekolu "Olanlar Olmuş muş muş muş" diye..Gectim oturdum yerime..Ankara'dan çıkmadan yanıma kara kuru sonrasında Kütahyalı olduğunu öğreneceğim ege şivesiyle konuşan über cicoz bir adam oturdu.. Baksanız çocuk dersiniz ama herifçioğlu 36 yaşında.. benim saçlar 3 numara..bağırıyorum askerim diye..Muhabbet muhabbeti açtı.Bizimki evliymiş..2 çocuğu varmış."Üçüncü çocuk ben dönünce 1 yaşında olur." falan deyince atladım sordum: "Hayırdır nerden dönüyorsun?" diye..öyle yaa böyle yolculuk mu olur?!?! Meğer bu yaşına kadar askerden kaçmış.. Karısı ile kaynanası olacak mega bombastik ikili , doğacak çocuğun sağlık problemleri nedeniyle Ankara'ya gelince "hayırlara vesile olsun"(?!?!?!?!) diyerek bunu ihbar edip yakalatmışlar..Bakmış kaçış yok gelmiş askere..Aynı acemi birliğine gidiyoruz .. Mesleği TEZGAHTARLIK!! İsmi Bekir..sigortasız çalışmış bu yaşına kadar yakalanmamak için..sağıma soluma bakıyorum bolu - gerede show haber kameramanı nerede diyerek =) olabilecek bir kombinasyon değil.. sanki Anthony Hopkins' in geceleri New York' ta ayrı bir kimlikle Kahraman Maraşlı dondurma ustası olarak çalıştığını öğrendim.. Bir de şivesi çok komik alışık değiliz...gayet ciddi birşey söylüyor, içten patlamalı motorlara döndüm zor tutuyorum kendimi gülmemek için..Bir otobüs yolculuğunda başlayan arkadaşlığımız acemi birliği ve sonrasında usta birliğinde de aynı bölüğe düşmemizle devam etti..bu süre içerisinde kendisinin pek çok ilginç olayına denk geldim .. Neydi bunlar? Acemi birliğinde soğuktan hastalanan askerlere manisalı bir arkadaşı vasıtasıyla kışlaya getirtip karaborsadan sattığı günü geçmiş öksürük şurupları..Usta askerlere sus payı verip köyden hiç dışarı çıkmamış erlere plastik tespihleri erzurum oltu taşı diye satması ..Boya badana için evine gittiği komutanın eşinin uzun zamandır çocuğunun olmadığını her nasıl olduysa öğrenip kadıncağıza doğurganlığı arttırıyor diye astronomik fiyatlara garip gurup isimli taşlar satması ,(merak edenler için : kadın doğurdu hem de ikiz .. şaka gibi!!! ) fırsatları gole cevirip içinde bir adet orgenaral taşıyan helikopteri indirmek için sarı siyah tulumlar giyip HELİKOPTER DEYNEKÇİLİĞİ YAPMASI ve en sonunda büyük finali yapıp kantini dolandırması ve kışladan elini kolunu sallaya sallaya çıkıp gitmesi =))) Bir tabir vardır anadoluda .. anasını boyayıp babasına satar diye ..Bekir bunların bir üst versiyonuydu...babasını boyayıp çocuk esirgeme kurumuna satmak isteseydi de bunu başarırdı eminim.. burda gezi gözlem kolu incelememe es verip kitaba dönmek istiyorum müsadeniz olursa sayın ceviz-kabukları..

Okumak isterseniz , okuyacağınız bu kitap Antalya da yaşamakta olan ve en az Bekir kıvamında azılı ve insanlıktan çıkmış bir tezgahtarın çevirdiği dolapları anlatıyor..Kitapta yer alan şahıslar arasındaki jargon , yöreye ait son derece kaşarlanmış bir argo tabirler deryası.. Küçük bir inceleme yapıp, internetten bahse konu fiil ve isimler için size yardımcı olacak listeyi edinip okuyun..okumazsanız SEYYAL TANER taytı gibi esneyiverirsiniz benden demesi..Totale bakacak olursak , okuduğum ikinci Hakan Günday kitabı .. bundan öncesinde Daha' yı alıp okumuştum.. Malafa , Daha kadar efsanevi bir kitap değil ama yine insan ilişkilerini olgularla çok güzel birleştirmiş bir zeka söz konusu .. Okurken zerre sıkılmadım .. Hepinize gözüm kapalı tavsiyemdir ..

Buraya kadar üşenmeden okuyanlar için bonus : Sahtekar rollerinin medarı iftaharı Ali Şen' i de anmadan olmaz .. az incir ağacı dikmedi sevenlerin , kalbi saf olanların gönlüne =))

https://www.youtube.com/watch?v=IfW3VrwNgmw
215 syf.
·1 günde·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Hakan Günday'ın bütün kitapları ve kitaplarını okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/uqCotb6in_0

"İnsanlar göründükleri gibi değildir. Kendileri hakkında kendilerine bile dürüst olamıyorlar. Kendilerinden bahsederken süslemeden edemiyorlar." Akira Kurosawa

Aylardır hazırlamak istediğim ve uzun zamandır da araştırmalarımla birlikte düşünsel altyapısı için uğraştığım "Hakan Günday kitapları okuma rehberi"me hoşgeldiniz. Bu inceleme yaklaşık olarak 10 kitabın, yüzlerce sayfanın ve sayısız içselleştirmenin ekranlarınıza bir öz olarak yansımasıdır.

Sadece 5-10 dakikanızı ayırıp bu incelemeyi sonuna kadar okuduğunuz takdirde belki de haftalarınızı alacak Hakan Günday okumalarınızı daha bilinçli yapabilir ve onun kendisinin dediği zihinsel maceralarını anlamlandırma konusunda iyi bir yol alabilirsiniz. Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için de bu incelemeyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep.

Bunları dedikten sonra ilk olarak "Neden okuma rehberini Azil kitabı incelemesi olarak yazıyorsun?" sorunuzu cevaplayayım. Çünkü arkadaşlar, Hakan Günday'ın zihinsel macera felsefesini anlayabileceğimiz en isabetli kitabı Azil'dir. Dostoyevski'nin, Alfred Adler'ın, Sigmund Freud'un ve daha nicesinin içinde bulunduğu "Delilik ve Dahilik Arasında Gidip Gelenler Derneği"nin bir üyesidir Azil. Aynı yazarı gibi maceraların zihinsel olanını sever Azil de. Kinyas gibi, Kayra gibi, Zargana gibi, Derda ve Derdâ gibi...

Hakan Günday'ın zihinsel macera kitapları yazdığını nereden mi çıkarıyorum peki? Kendisinin bir söyleşisinde yıllar önce benim soruma verdiği o cevaptan elbette:

https://streamable.com/utxutg

Maceraların zihinsel olanını sever Hakan Günday da, Azil de. İnsanların göründükleri gibi olmadıklarını, kendileri hakkında kendilerine bile dürüst olamadıklarını veya kendilerinden bahsederken süslemeden edemediklerini hepimizden çok daha iyi bilirler. Delilik ile dahilik arasında gidip gelmelerin şiddetinden bir köprüyü bu yüzden inşa etmişlerdir ya zaten. Hani şu işçileri hatıralarımız, acılarımız, hayal kırıklıklarımız, toplumsal yaralarımız ve bilinç ile bilinçdışımız arasında dokuduğumuz mekikler olan beynimizdeki meşhur köprüden bahsediyorum...

Günday'ın metinlerarasındaki ilham perisi olan Celine'in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabında Hakan Günday'ın Azil gibi bütün karakterlerini özetleyen bir cümle vardır:

"Aynı yerde kaldıkça, nesneler ve insanlar yozlaşır, çürür ve de leş gibi kokmaya başlarlar."

Hiçbir Hakan Günday karakteri aynı yerde kalmaz, aksi takdirde nesnelerin ve insanların yozlaşacağını, çürüyeceğini ve leş gibi kokmaya başlayacağını çok iyi bilirler. Sürekli kaçış halinde olarak belki kendilerinden de kaçar onların karakterleri, ama ne olursa olsun dünyanın acılarından ve toplumsal yaralardan kaçamayacaklarını çok iyi bilirler... Çünkü "Dünyanın en çaresiz çocuklarına en güzel hayalleri kurduran umut denilen doğal felaketten" nefret eder Hakan Günday da. Zaten coğrafi keşiflerin edebiyat şubesidir Hakan Günday. Elbette insanın keşfetmesi gereken esas coğrafyanın insan ve zihni olduğunun da fazlasıyla farkında biri olarak...

Evet, alkol, cinsellik, uyuşturucu, argo, farklı tercihler ve dışlanmış insanlar da bolca vardır onun kitaplarında bu arada. Fakat bir sorsanıza kendisine, niye vardır? Hayatın içinde olup da yadsımamamız gereken, modern ve popüler edebiyatın el atmaktan çekinip halının altına attığı, bazılarımızın hayata anca bu şekilde tutunabildiği konulardır bunlar. Hem de modern edebiyata dil, biçim, içerik ve üslup açılarından külliyen bir karşı çıkıştır. Yani Hakan Günday'ın en sevdiği yazarlardan biri olan Oğuz Atay'ın, Korkuyu Beklerken kitabına başlangıç yaptığı o cümleler gibi Günday'ın bütün karakterleri de "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı."

Hayattan "azl"edilenlerin, onu bir "piç" gibi bırakanların, içinde tuttuğu acıları "zargana" misali delip geçenlerin, "kin" ve "yas"ın bulmak istemediği "kayra"sıyla dünyanın en büyük enerjili tepkimesini açığa çıkaranların, "daha" "az" mutsuzluk isteyip de her seferinde daha çok "ziyan" ile karşılaşanların yazarıdır Hakan Günday.

İsterseniz bütün bu yazdıklarımı ve diğer detayları bir video olarak da izleyebilirsiniz: https://youtu.be/uqCotb6in_0

“Aşırı tutkulu bir Hakan Günday hayranı olmak istiyorum ve bütün kitaplarını okumak istiyorum” okuma sırası bence şöyle olmalı:
- Gecenin Sonuna Yolculuk (Bonus)
- Kinyas ve Kayra
- Zargana
- Piç
- Azil
- Ziyan
- Az
- Daha
- Malafa
- Kana Diz Kana

“O kadar detaya gerek yok, Hakan Günday'ın en önemli kitaplarını okusam da bana yeterli olur” okuma sırası ise bence şöyle olabilir:
- Kinyas ve Kayra
- Azil
- Ziyan
- Az
- Daha

Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için bu iletiyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Keyifli ve Hakan Günday'ın zihinsel maceralarının arasında aidiyetlerinizin ihtimallerini daha çok keşfetmeye yakınlaşabileceğiniz meraklı okumalar dilerim.
531 syf.
·7 günde·Puan vermedi
Hakan Günday'ın 24 yaşında yayımladığı ilk kitabı.
kitap üç bölümden oluşur:
1-kinyas ve kayra,
2-kayra'nın yolu,
3-kinyas'ın yolu.

ilk bölümler sıkıcı olabiliyor fakat eğer iyi bir okuyucuysanız ilk bölümlerde okuduklarınız size diğer bölümlerde bağlantı kurduruyor. Kitabı bir insan olarak ele alırsak bebeklik, ergenlik ve yaşlılık diye yazarın da bu evreleri geçirdiğine şahit olacaksınız. Yazım tarzı, anlatış biçimi çok değişiyor.
Hayata dair bir kitap. Psikolojik ve felsefi bir roman. Bir tarafta nefret, kin, vicdansızlık, ölüm ve hiçlik, diğer yanda insani kırıntılarla doğan pişmanlık, kurtuluş çabası, sevgi ve yaşam. Altı çizilecek ve alıntı yapılacak pek çok cümle barındıran bir eser.

Yaşamak için çok ciddi şeyler gerekmediğini ve insan hayatının aslında ne kadar basite indirgenebileceğini çok iyi anlatıyor.

'' Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından...''

''Resmin sınırı fotoğraftı. Müziğin sınırı da makinelerden çıkan sesler oldu. Her uyuşturucu kendi tarzını yarattı. İnsanlar beyinlerini uyuşturma yöntemlerine göre sınıflara ayrıldılar. Hepsi kendini kandırdı. Benim kandıracak kimsem yoktu. çünkü kanmış olarak doğmuştum!''

Kinyas ve Kayra iki dipsiz kuyu. Asla örnek alma ama asla unutma.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hakan Günday
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Rodos, Yunanistan, 29 Mayıs 1976
Hakan Günday (d. 29 Mayıs 1976) Türk yazar. 29 Mayıs 1976'da Rodos'ta doğdu. İlköğrenimini Brüksel'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'nde üniversite eğitimine başladı. Ertesi yıl Üniversite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde devam etti.

İlk romanı "Kinyas ve Kayra"yı 2000 yılında o dönemde Om Yayınevi'nin editörü Nevzat Çelik'in desteği ile yayımladı.

Hakan Günday, eski milletvekillerinden Faik Günday'ın torunudur.

26 Kasım 2014 tarihinde Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenen törende 2014 yılı Türk-Fransız Edebiyat Ödülünü almıştır.

5 Kasım 2015'te, Fransızcaya Encore adıyla çevrilen "Daha" romanıyla Fransa'nın saygın edebiyat ödüllerinden Prix Medicis "En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü almıştır.

İlk oyunu olan Malafa, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gösterime girmiştir (2010).

Romanları
Kinyas ve Kayra (2000)
Zargana (2002)
Piç (2003)
Malafa (2005)
Azil (2007)
Ziyan (2009)
Az (2011)
Daha (2013)

Yazar istatistikleri

  • 6,2bin okur beğendi.
  • 56,7bin okur okudu.
  • 1.881 okur okuyor.
  • 27,1bin okur okuyacak.
  • 1.726 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları