Hakan Günday

Hakan Günday

Yazar
8.6/10
6.871 Kişi
·
20.478
Okunma
·
3.157
Beğeni
·
122.312
Gösterim
Adı:
Hakan Günday
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Rodos, Yunanistan, 29 Mayıs 1976
Hakan Günday (d. 29 Mayıs 1976) Türk yazar. 29 Mayıs 1976'da Rodos'ta doğdu. İlköğrenimini Brüksel'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'nde üniversite eğitimine başladı. Ertesi yıl Üniversite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde devam etti.

İlk romanı "Kinyas ve Kayra"yı 2000 yılında o dönemde Om Yayınevi'nin editörü Nevzat Çelik'in desteği ile yayımladı.

Hakan Günday, eski milletvekillerinden Faik Günday'ın torunudur.

26 Kasım 2014 tarihinde Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenen törende 2014 yılı Türk-Fransız Edebiyat Ödülünü almıştır.

5 Kasım 2015'te, Fransızcaya Encore adıyla çevrilen "Daha" romanıyla Fransa'nın saygın edebiyat ödüllerinden Prix Medicis "En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü almıştır.

İlk oyunu olan Malafa, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gösterime girmiştir (2010).

Romanları
Kinyas ve Kayra (2000)
Zargana (2002)
Piç (2003)
Malafa (2005)
Azil (2007)
Ziyan (2009)
Az (2011)
Daha (2013)
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
''Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır...''
Çünkü Oğuz Atay'ı da okudum. Seni de tanıdım...
Diyebilirsin ki bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim... Seni az tanıyorum... Az...
Sen de fark ettin mi? Az dediğin küçük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece 2 harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri Başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi.
Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorumi demek, seni kendimden çok biliyorum demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım demektir. Belki de az her şey demektir. Ve Belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir.
Hakan Günday
Sayfa 349
"Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. “Kendini karşındakinin yerine koy” ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yani kendimi bulamadım.
Kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı. Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük : yarın.
Hakan Günday
Sayfa 443 - Kinyas
"Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi.."
420 syf.
·Beğendi·10/10
Yapılan şikayetler üzerine spoiler tespit edilmiştir işbu incelemede kaba taslak olarak tam "BİR BUÇUK YILDAN SONRA" .. Şahsım adına, okuyacaklarınızda spoiler olduğunu düşünmüyorum .. Ama onlar OLDUĞUNU düşünüyorlar .. O yüzden sen SPOILER OLABİLİR diye oku sayın okur ..

girizgahtan önce şunu söylemek isterim ki , "evrene iyilik gönder iyilik bulursun" , "sen pozitif ol hayat da sana güzel olsun" kıvamında görüşleri bugüne dek hep koh koh gülerek karşıladım .. inanmıyorum bunun doğruluğuna çünkü..yani bugün şarkılarını severek dinlediğimiz İlhan İrem gibi sevgi dolu ve hassas bir adamın ya da 70 sonlarına 80 başlarına damgasını vurmuş bir İzzet Altınmeşe ' nin ya da liseli parcasıyla hepimize ruhsal erezyonlar yaşatan bir Burhan Çaçan' ın ( kasıtlı uç örnekler veriyorum ki iyice irite olasınız =) ) meksika sınırında uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir çetenin çevresinde dünyaya geldiğini düşünün..ne mi olurdu?

"KONUŞAMIYORUM!!" =)

İzleme şansımız olsaydı kim bilir belinde uzisi ile tahsilata giden bir İlhan İrem , elinde ak-47 si ile toyota bir cipin kasasında insan kaçakçılığı yapan bir İzzet Altınmeşe ya da fajitasını yiyip tekilasını yudumlarken tortoilla ekmeğini soğuk getirdi diye garsonun topuğuna sıkıp gözünün üstüne puro söndüren bir Burhan Çaçan izleyebilirdik.. ( muazzez abacı' yı da psikopat japon mafyası yakuza içerisinde örneklendirmemek adına kendimi zor tutuyorum) bunları niçin anlatıyorum.. çünkü insan denen yaşayan organizmalar bütünü kendisine sunulanı almaya meyillidir..kendisine ne verirseniz onu alır .. hurdacının oğlu zurnacı olmaz .. o da demir bakır toplayıp , günlerini boyası dökülmüş , arka koltukları sökülmüş ,kilometre babında yeterince üzülmüş ve göğüs denen kısmı kösele olup sonra büzülmüş bir torosun içinde "street fitness" yaparak ya da kasası rekorları egale edecek denli doldurulmuş bir ford kamyonetin direksiyonu başında geçirecektir..çevremiz bizi biz yapan etmenlerin en başında gelir.. sonra bu etmenin içerisinde aile olgusu ve aileyi oluşturan bireyler sizi hayatınızda önemli kararlar almaya yönlendirir..

işte kitabımızın kahramanı Gaza da bu iki etmen bakımından hayata 2- 0 yenik başlayanlardan.. olabilecek tüm negatif olguları mıknatıs gibi üstünde toplayan bir baba..insan kaçakçılığı , alkol , erken yaşta sigara ve cinselliğe yönelik atılan adımlar..ve sonunda kendi yarattığı hastalıklı labirentte sürekli doğru yolu arayan ,yanlış yollara saptıkça DÜNYA CİNNET TURUNU uzatan bir isim ve başından geçenler.. şahsen ben okurken inanılmaz zevk aldım.. yazarın okuduğum ilk kitabıydı ama son da olmayacak .. muazzam bir zeka ,müthiş etkili ve akıl dolu metafor kullanımları..kendi siyasi ve dini görüşlerini alttan ısıtıp vermeyi de ihmal etmeyen bir beyin.. toplamı HAKAN GÜNDAY!


ilk kez yeraltı edebiyatı okuyacaklar için ELZEM not : hiç parasız kalıp bakkaldan jilet aromalı çıtır- çıtır taze ata ekmeğin arasında , soğutucuda muhafaza edilen buz kesmiş patates kızartması yemek zorunda kaldınız mı? üstelik kola veya ayran alacak paranızda yok.. olacakları ben söyliyeyim .. o soğuk patatesler kış günleri saçaklardan yerlere uzayan sarkıtlara dönmüştür,üstelik içeceksiz çiğnemeye çalıştığınız için taze ekmek damağınızı yırtar.patateste tahrip gücünü arttırır..çiğneyene ,kum kiremit tuğla yiyor hissiyatı yaşatır. parasızlığınızın günlerinizi geceye çevirmesinden ötürü sosyolojik , ağızda açılan yaralardan ötürü de tıbbi bir buhrandır.. ANLADIN SEN ONU !!
567 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda en güzel 5 Hakan Günday alıntısını yorumladım:
https://youtu.be/JmdpUMv0zK0

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...ra-hakan-gunday.html

Taedium vitae = Yaşamın amaçsızlığı, hayatın boşluğu, yaşam bıkkınlığı, hayattan usanma anlamlarına gelebilen Latince bir söz öbeği. Kayra'nın Zippo çakmağında yazan bu söz öbeği bütün romana ve karakterlerine ışık tutabilecek bir öbek aslında.

Kitapta sosyolojik yönden harika eleştiriler bulunmakta. Sorgulamayan insanlara bir savaş açmış kitap neredeyse! Yaşamı ararken sayısızca ölümle karşılaşmış insanların bıkkınlığının kitabı sanki.

Öncelikle Yeraltı Edebiyatı'nın Türkiye'deki bir temsilcisiyle tanıştığım için Hakan Günday'la gurur duyuyorum, son zamanlarda en çok etkilendiğim kitaplardan biri oldu Kinyas ve Kayra, haliyle ben de çok doldum anlatmak istediklerim için. Devrikleşti cümlelerim bile onun yüzünden!

Yeraltı Edebiyatı'ndan biraz bahsetmek gerekirse; bazı kişilerin böyle romanları sevmemesini anlayabilirim. Çünkü size duymak istediklerinizi anlatmaz bu tür romanlar, kaçmaya çalıştığınız, toplum içerisinde görmek, duymak ve konuşmak istemediğiniz her türlü konuyu edebiyatın bu türünde bulabilirsiniz. Eğer Whatsapp'taki üç maymundan biriyseniz okumayın bu kitabı! Sonuç olarak, tam bir üç maymun kesildiğiniz edebiyattır diye nitelendirebiliriz Yeraltı Edebiyatı'nı.

Kayra'yı uzun saçlarından, uzun bıyıklarından ve zihniyle verdiği o çetin savaşından, Kinyas'ı ise mermi izlerinden, dövmelerinden ve vücudundaki izlerle ters orantılı bir şekilde üstünde duran cezbedici kafasından, her ikisini tanımak istersek de doymak bilmeyen uçkurlarından tanıyabiliyoruz aslında! Kinyas ve Kayra adlarının bu yüzden her harflerinin dahi çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Yeraltı Edebiyatı'nı gerçekten de yerin altında geçen bir edebiyat türü olarak düşünebiliriz aslında. Bundan dolayı da romanın başlarında Kayra'nın uykucu olması özelliğinden dolayı ve Kinyas'ın beyninin çıkmazlarında volta atmasından ve uykusuzluğundan dolayı Kinyas'ın Kayra'dan daha da derinlerde ve yerin daha da altlarında olduğunu düşündüm ister istemez. Çünkü Kinyas'ın düşünceleri ilk başta benim için Yeraltı Edebiyatı'nın o karanlık yapısına daha uygun geliyordu. Bu nedenle onu daha fazla aşağılarda, derin düşüncelerde ve Kayra'dan daha düşünceli görüyordum. Bununla beraber yukarıda olmak isteyenlerin değil, aşağı tırmananların edebiyatıydı Yeraltı Edebiyatı.


Başlarda Kayra'nın realizmi, Kinyas'ın ise sürrealizmi temsil ettiğini düşünüyordum. Kayra uyumayı seviyordu, Kinyas uyumamayı seviyordu. Kayra yalancı ve ikna ediciydi, Kinyas günahkardı ve cesurdu. Ama bu karşıtlıklardı onları bu kadar da yakın yapan! Karşıtlıklara rağmen ikisi de hayatı ve kendilerini karşılarına çıkan her olay sırasında sorguluyordu, hem de ölümüne. Bu yüzden kitapta bir paragraf kitabın konusuyken diğer paragraf harika alıntıların bulunduğu bir paragraf oluyordu! En sevdiğim şeylerden biri olarak, bizim de günlük hayatlarımızda her gün yaptığımız ve iki karakterin de buluştuğu ortak noktalardan biri olarak karşılarındaki insanlara aslında çok şey demeye çalışıp fakat sonra vazgeçip de onları demeyip, karşılarındaki insanların tam da duymak istediği şeyleri demeleriydi. İşte biz de bunu yaklaşık olarak her gün yapıyoruz, evet, her gün. Her gün karşımızdaki insanlara onların duymak isteyeceği şeyleri söylemek zorunda gibi hissediyoruz.

Kayra'nın 250. sayfada dediği gibi yalnız kalabildiği ve bedeninin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğu beynine ait bir yalnızlık katedrali vardı. Bunun tersine Kinyas'ın ise artık fazla sayıda insanla etkileşime geçmekten oluşmuş bir insan kalabalığı katedrali vardı resmen!

Kinyas ve Kayra genel olarak beyinleriyle telekinezi yoluyla konuşuyorlardı sanki, bazen aynı bizlerin yaptığı gibi. İkili bir araya gelince neredeyse hiç konuşmuyorlardı fakat akıllarından esas geçenler günlük hayatlarımızda başka insanlarlayken düşündüğümüz şeyler kadar çeşit çeşit ve daha gerçeklerdi!

Ayrı bir parantez olarak, 540 sayfalık romanda Alp adında kendisine sadece 4 sayfa verilmiş karakterin geçtiği kısımdaki hikayeyi arada açıp açıp okuyorum. Sırf bu Alp adlı karakterin yaşadığı şeylerden bile mükemmel kitaplar yazılır, mükemmel filmler çekilir diye düşünüyorum. Gerçekten harika bir hayalgücü.

--- İncelememin bundan sonraki kısımları spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar ya da okumayı düşünenler incelememin devamını okumasa daha iyi olur kendileri için. ---

Bu romanla ilişkilendirdiğim şarkılardan ilki "Yüzyüzeyken Konuşuruz - Kalabalık" adlı şarkı.
https://www.youtube.com/watch?v=OF12dQUZ_IU Kayra'nın Yolu'nun son sayfalarında hissettiğim ve Kayra'nın beynindeki zihinsel kalabalığa tam olarak oturan sözleri var bence. Ayrıca Kinyas'ın Yolu'nda Kinyas'ın dönüştüğü son hal olarak kaçamadığı fiziksel kalabalıktan dolayı altı milyar sıradan insandan birine dönüştüğü için de bu şarkı aklıma geldi.
"Kalabalık kalabalık evin içi, kaçamadık kaçamadık bir gün için, izin ver sana gelim ben." Gerçekten de Kayra, Kinyas'ın beynine ziyarete gitmek istiyordu. Kinyas da Kayra'nınkine!

Romanla ilgili ilişkilendirdiğim şarkılardan ikincisi romanda bir kaç yerde adı geçen "Alpha Blondy" adlı grup. Ben bu grubu dinlemeyi zaten çok seviyordum ve romanda adının geçtiğini görünce şaşırmakla birlikte çok sevindim. https://www.youtube.com/watch?v=WcqK9Ls7Eos adlı şarkısını Kinyas ve Kayra'yı okuduğunuz sırada Afrika'nın sıcağını ve reggae ruhunu hissederek de dinlemenizi tavsiye edebilirim.

Romanda her iki yolun sonuna giderken başta demiş olduğum Kinyas ve Kayra'nın yerin altlarındaki yerleri değişmişti. Kayra, Kinyas'ın üstünde uyuyorken zamanla yeraltına inişe geçerek zihinsel ölümüne doğru sonsuz bir yol almıştı. Çünkü 205. sayfada onun da dediği gibi:
"En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın." Kinyas ise tam tersine başta Kayra'nın altında beynindeki düşünsel paranoyalar ve uykusuzluğuyla birlikte voltalar atıyorken yerin altından kafasını çıkarmaya karar vermişti ve dünyanın altı milyar sıradan insanından biri haline gelmeyi tamamen kendisi istemişti! Aslında kendi dedikleri gibi, Kayra yazarak ve zihniyle kendi aydınlığı olan zihinsel ölümüne ulaşmıştı. Kinyas ise sıradan insanların arasına karışarak ve Kinyasi özelliklerini kaybederek kendi aydınlığına ulaşmıştı. Onun için Kayra'nın zamanla beynindeki bilgiler uçarken, Kinyas kendine gereksiz de olsa sürüsüyle sıradan bilgi sokuyordu!

Bu hayatta herkes Kayra ya da Kinyas'tan biri olabilir. İstediklerimizi sorgulamalıyız her gün. İstediğimiz ve amaçladığımız ölüm çeşidi zihinsel ölüm mü yoksa fiziksel ölüm mü diye sormalıyız kendimize.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
210 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bir işsiz incelemeden daha hepinize Selamın Hello ÇokoPrens ve Prensesler... Bu aralar zaman yetersizliğinden ötürü yorumlara pek vakit ayıramıyorum zaten takip edenler de bileceklerdir öyle her kitaba da yorum yazmıyorum... Bu kitap için aslında pekte inceleme yazma taraftarı değildim yalnız romanda işlenen karakterin bir benzeri daha doğrusu muadili diyebileceğim bir adamla 15 ay askerlik yapınca bunu da sizlerle hem paylaşayım hem de kitaba dair gözlemlerimi aktarayım dedim.. Şimdiden uyarayım bu bir "İŞSİZ" Tuco "Gezi Gözlem Kolu" (80 ler kuşağı iyi bilir) incelemesidir.. Yani hem hatırat ,hem gezi, hem de kitaba dair az da olsa bir yorum barındırmaktadır..Uzun muzun diyecekler hiç başlamayın...Başlayanlar da bundan kelli yakınmasın.. Beni delirtmeyin =))

Bahse konu şahısla karşılaşmamızdan aylar evvel sündüre sündüre, uzata uzata son derece gerilmiş bir sapan lastiğine döndürdüğüm eğitim öğretim hayatım, hafiften hafiften errorlar vermekteydi..E eğitim öğretim dönemi bir sapan olunca, denklemin diğer ucunda kalan ben de bir çakıl taşı olduğum için , bu denli sünmüş , dolu ve patlamaya hazır 88lik bir tiger obusüne dönüşmüş olan lastiğin ucundan bir an evvel kurtulmak zorundaydım.. Kurtulmak zorundaydım çünkü bu denli gerilmiş bir lastikle destinasyonu belirleme şansınız yok ve yüksek hızlara ulaşacaganız için mesafeyi kestirmeniz , söz konusu mesafeden geri dönüşünüz ve inişte alacağınız yara bereye dair tahmin oranları da havada kalıyor.. Neyse baktık olacak gibi değil bozdurduk tecili , gittik askerlik şubesine .. Sizin alacaklı olduğunuz durumların aksine , Tsk alacaklıysa size hiç sıkıntı yaşatmıyorlar .. Tek bacağım yok desem bana eti susamlı çubuk krakeri protez diye cakıp gönderecekler..öyle hummalı bir koşuşturma.. Sabancının montaj düzeneğiyle kurduğu Toyota fabrikalarında işlenen arabalar misali işlene işlene eklene eklene geçtim gişelerden.. Kiminden imza kiminden fiş gak guk derken gişeye git bileti al diyiverdiler .. Tabi bu arada acemilik Manisa ' ya çıktığı için dünya umrumda değil ..Ege bölgesi yaa !! Tatil hissiyatı çöreklendi kalplere (?!?!?!!!).Huşu ile yanaştığım gişeden, dilenciye verseler onu dahi utandıracak miktarda bozuk paradan oluşan yol paramı ,inekten süt sağar gibi elime akıttılar.Son 3 günümü "ALEM ROKET ATIYOR DÜNYA'DAN MARSA BİZ DE HALAY ÇEKELİM EDİRNE' DEN KARS' A" diyerekten geçirip otobüsün önünde İstiklal marşları okunurken ayıldım..Ne işim var lan benim burda demek istiyorum ama ilhan irem yankılanıyor beynimde ekolu ekolu "Olanlar Olmuş muş muş muş" diye..Gectim oturdum yerime..Ankara'dan çıkmadan yanıma kara kuru sonrasında Kütahyalı olduğunu öğreneceğim ege şivesiyle konuşan über cicoz bir adam oturdu.. Baksanız çocuk dersiniz ama herifçioğlu 36 yaşında.. benim saçlar 3 numara..bağırıyorum askerim diye..Muhabbet muhabbeti açtı.Bizimki evliymiş..2 çocuğu varmış."Üçüncü çocuk ben dönünce 1 yaşında olur." falan deyince atladım sordum: "Hayırdır nerden dönüyorsun?" diye..öyle yaa böyle yolculuk mu olur?!?! Meğer bu yaşına kadar askerden kaçmış.. Karısı ile kaynanası olacak mega bombastik ikili , doğacak çocuğun sağlık problemleri nedeniyle Ankara'ya gelince "hayırlara vesile olsun"(?!?!?!?!) diyerek bunu ihbar edip yakalatmışlar..Bakmış kaçış yok gelmiş askere..Aynı acemi birliğine gidiyoruz .. Mesleği TEZGAHTARLIK!! İsmi Bekir..sigortasız çalışmış bu yaşına kadar yakalanmamak için..sağıma soluma bakıyorum bolu - gerede show haber kameramanı nerede diyerek =) olabilecek bir kombinasyon değil.. sanki Anthony Hopkins' in geceleri New York' ta ayrı bir kimlikle Kahraman Maraşlı dondurma ustası olarak çalıştığını öğrendim.. Bir de şivesi çok komik alışık değiliz...gayet ciddi birşey söylüyor, içten patlamalı motorlara döndüm zor tutuyorum kendimi gülmemek için..Bir otobüs yolculuğunda başlayan arkadaşlığımız acemi birliği ve sonrasında usta birliğinde de aynı bölüğe düşmemizle devam etti..bu süre içerisinde kendisinin pek çok ilginç olayına denk geldim .. Neydi bunlar? Acemi birliğinde soğuktan hastalanan askerlere manisalı bir arkadaşı vasıtasıyla kışlaya getirtip karaborsadan sattığı günü geçmiş öksürük şurupları..Usta askerlere sus payı verip köyden hiç dışarı çıkmamış erlere plastik tespihleri erzurum oltu taşı diye satması ..Boya badana için evine gittiği komutanın eşinin uzun zamandır çocuğunun olmadığını her nasıl olduysa öğrenip kadıncağıza doğurganlığı arttırıyor diye astronomik fiyatlara garip gurup isimli taşlar satması ,(merak edenler için : kadın doğurdu hem de ikiz .. şaka gibi!!! ) fırsatları gole cevirip içinde bir adet orgenaral taşıyan helikopteri indirmek için sarı siyah tulumlar giyip HELİKOPTER DEYNEKÇİLİĞİ YAPMASI ve en sonunda büyük finali yapıp kantini dolandırması ve kışladan elini kolunu sallaya sallaya çıkıp gitmesi =))) Bir tabir vardır anadoluda .. anasını boyayıp babasına satar diye ..Bekir bunların bir üst versiyonuydu...babasını boyayıp çocuk esirgeme kurumuna satmak isteseydi de bunu başarırdı eminim.. burda gezi gözlem kolu incelememe es verip kitaba dönmek istiyorum müsadeniz olursa sayın ceviz-kabukları..

Okumak isterseniz , okuyacağınız bu kitap Antalya da yaşamakta olan ve en az Bekir kıvamında azılı ve insanlıktan çıkmış bir tezgahtarın çevirdiği dolapları anlatıyor..Kitapta yer alan şahıslar arasındaki jargon , yöreye ait son derece kaşarlanmış bir argo tabirler deryası.. Küçük bir inceleme yapıp, internetten bahse konu fiil ve isimler için size yardımcı olacak listeyi edinip okuyun..okumazsanız SEYYAL TANER taytı gibi esneyiverirsiniz benden demesi..Totale bakacak olursak , okuduğum ikinci Hakan Günday kitabı .. bundan öncesinde Daha' yı alıp okumuştum.. Malafa , Daha kadar efsanevi bir kitap değil ama yine insan ilişkilerini olgularla çok güzel birleştirmiş bir zeka söz konusu .. Okurken zerre sıkılmadım .. Hepinize gözüm kapalı tavsiyemdir ..

Buraya kadar üşenmeden okuyanlar için bonus : Sahtekar rollerinin medarı iftaharı Ali Şen' i de anmadan olmaz .. az incir ağacı dikmedi sevenlerin , kalbi saf olanların gönlüne =))

https://www.youtube.com/watch?v=IfW3VrwNgmw
420 syf.
·Beğendi
“Ne anladın dün anlattıklarımdan?”

“Ya sen ölecekmişsin ya da o adam...”

“Aferin... Söyle bakalım... Sen olsan ne yapardın?”

“Belki o cansimidi ikinize de yeterdi...”

Bir tokat...
“Ye hadi, bakma suratıma öyle! Sil o gözlerini de...”

“Peki baba.”

“Ben olmasam sen de yoktun, anlıyor musun?”

“Evet baba.”

“İyi... Bunu hiç unutma! Şimdi söyle, sen olsan ne yapardın?

“Ben de senin gibi yapardım baba.”

Dokuz yaşındaki Gaza'nın insan ticareti yapan babasından aldığı ilk hayat dersi böyle bir diyalogla başlıyor.
"Hayatta kal, ama hayatta nasıl kaldığını kimseye anlatma".

Acımasız bir baba tarafından küçük yaşta insan kaçakçılığı yapmaya zorlanan Gaza, 10 yaşındayken tacize uğruyor ve bunu sadece kaçakçılıkta ortak çalıştıkları iki Yunanlı tekneci olan Dordor ve Harmin'e anlatabiliyor..
Nefret ediyor hayatından, babasından hatta kaçakçılığını yaptığı o insanlardan. Onların kendi ülkelerini neden bırakıp, kaçtıklarını anlamlandıramıyor ve haykırıyor..

“Sokağında savaş mı var? Ha? Evinin önünde insanlar birbirini mi öldürüyor? Git, çık, savaş sen de o zaman! Öl, yaralan, sakat kal!"

Haklı bir isyan olsa da kaçamıyor ona sunulan hayattan, asıl hikaye de bu andan itibaren başlıyor..

Farklı yazarlarla tanışma serüvenimde Hakan Günday bu kitabıyla benden tam puan almayı başardı. Yeraltı edebiyatı sevenlere bunu bir Türk yazarında gayet iyi yapabileceğini gösteren bu eseri tavsiye edebilirim.

Keyifli Okumalar...
360 syf.
·1 günde·Puan vermedi
- İstismar, töre,tarikat, aldatmaca, ihanet, katliam, vahşet, çocuk gelinler ve daha niceleriyle dolu olan bir Hakan Günday kitabını daha bitirdim. Zaten bunalım geçen kış günleri kapımıza geldi, neden ben bu kitabını da okuyup aşırı doz aldım diye soruyorum kendime.

- Kitabımızın olayları sanki bir hortumun içine atılmışız gibi, bizi çekip içine alıyor. Hangi birinden dem vuracağımızı şaşıracağımız ülkemizin doğusundaki olaylar ile başlıyor serüvenimiz. Töre cinayetleri, tarikatlar ve çocuk gelinlerin göbeğinde açıyoruz gözlerimizi. Henüz 11 yaşında Derda'' bir gün okuldan annesi tarafından, geriye dönmemek üzere alınıyor ve macera başlıyor. Bundan sonra olanlar ne mi? Tam bir pembe dizi kuşağı ama yabancı versiyonu. Ne ararsan var tarzında ve filmi çekilse başrolünde Müjde Ar olur ve muhakkak Erol Taş & Nuri Alço ile sahneleri olurdu. Olaylar gerçekleştikten sonra (iş işten geçince) durun siz kardeşsiniz diye bağırarak biri içeri girerdi. Öyle bir bahtsız bedevi hikayesiydi okuduğum.

- Hafif Spoiler !!!

- Derda okuldan alındıktan sonra tahmin edeceğiniz üzere birine satılıyor ve soluğu İngiltere'de alıyor. Hayır olay bundan sonra başlıyor. Burada başından geçecek şeyler ortalığı kasıp kavuruyor. Kitabın devamında çok değişik şeyler var. Sado mazo ilişkiler, dayak, ırkçılık ve yurtdışında olsa dahi yakamızı bırakmayan tarikatçılık ile uyuşturucu batağında sürüklenen çarpık bir hayat zinciri. Hepsinin de halkaları birbirine geçmiş. Öyle bir bağlantı kurmuş yazar, yok artık demeden olmuyor. Herkes birbiriyle bağlantılı ve geçmişi olmasa da geleceğinde mutlaka bir noktada birleşiyorlar. Bu çok can sıkıcı hale geliyor maalesef, kitabı sıradanlaştırıyor.

- Kitabın 2. karakteri sürpriz bir şekilde yine Derda''. Ama bunun cinsiyeti erkek. 13 yaşında mezar temizliği yaparak hayatını kazanmaya çalışan, annesi hasta, babası hapishane köşelerinde çürümeye terk edilmiş birinin hayatı ne kadar güzel olabilirse onunki de o kadar güzeldi. Nasıl bu kadar daracık yere böyle hikayeler sığdırdı yazar diye merak etmedim çünkü şunu anladım; söz konusu bunalım olunca Hakan Günday çok yetenekli :).

- Değinmeden edemeyeceğim ve çok hoşuma giden bir nokta kitapta Oğuz Atay'a yer verilmesi. Hatta 2. karakterimizin baya baya sahiplenmesi yazarımızı. Siz bir şeyi sahiplenirseniz neler yapabilirsiniz? Bence Derda(erkek) kadar sahiplenemezsiniz..

- Kitabın sonu da keşke öyle değil de fırtınalı bir yolculuğa çıkıpta sonunu göremeyecek şekilde adım atarak bitseydi diyorum.

- Bir hafta arayla iki Hakan Günday kitabı okuyarak bu aylık bunalım dozumu aldım ve daha güzel kitaplara yönelmeye karar verdim.
567 syf.
·Beğendi·9/10
Farkında olunmayan spoiler içerebilir.
Kitabın özüyle uyumlu, sevdiğim bir parça:
https://m.youtube.com/watch?v=5iC0YXspJRM

Öncelikle kitabın türünü soranlara ne yanıt versem diye az düşünmedim, hangi kategoriye sokmaya çalıştıysam elimden kurtuldu. Yeraltı edebiyatı desek, benziyor ama tam olarak değil. Felsefe desek arkaplanında bolca var ama felsefi metin değil. Aksiyon zaten seçenek bile sayılmaz, kitabın adı Kinyas ve Kayra'nın maceraları değil neticede. Tabi bu düşünceler saniyeler içinde zihnimde gezerken verdiğim cevap "bilmem ki" oldu.
Bir insanın iç buhranları kelimelere kolayca dökülemezken, Günday iki koskoca dünyayı sığdırmıştı kitabına. Ben iki kelimeyle geçiştiremezdim.

Bir dostum sormuştu, hayatın bir simülasyon olup olmadığını hiç düşünmüş müydün diye. Evet dedim. Olması ile olmaması eşit derecede mümkün. Nihilistleri düşündüm, yarı yarıya haklılardı, aynı derecede de haksız. Bu örnek nerden mi çıktı; hayat aslında bizim bakış açımıza göre şekillenir, bu kitapta da bunun iki zıt kutuplardaki örneğini görüyoruz. Biri hiçbir şey yok, hiçbir şey yok! derken diğeri her şey var, her şey var! diyebiliyor. Ve ikisi de buna kendince sebepler buluyor ve kendilerince de haklılar. Bu örnek, bazıları mutluluğu zor şartlarda dahi bulurken bazılarının ise her şey uygun olduğu halde yanından bile geçememesini çok güzel açıklıyor.

Ben, ben olduğumu bildim bileli hayatın anlamını arıyordum. Var oluşun ve yok oluşun değişmez gerçeğini arıyordum. Bu kitapta bunun felsefesini çok güzel bir biçimde buldum. Hayatın öneminin önemsizliğinde yattığını söylersem herhalde parmağınızı şakaklarınızda döndürüp deli mi bu diyeceksiniz. Ama Günday'ın söylemeye çalıştığı şey de bu. Biz insanlar basit canlılardık özümüzde, basit şeylerden mutlu olabilecek şekilde evrilmiştik. Değer verdiğiniz birinin sizi sevmesinin kutsayıcı hazzını düşünün, yada soğuk bir kış akşamında kahvenin sıcaklığı içinizi ısıtırken kitabınızın sayfalarını çevirmeyi. Şimdi, sizin kastettiğiniz anlamda bir deli olmadığımı anlamışsınızdır.

Her insan hayatı taşıdığı gibi ölümü de taşır bedeninde. İyiliğin en doruk noktasını taşıdığı gibi kötülüğün en derinlerini de muhafaza eder içinde. İntihar edenlere rastlanmıştır tarihte, bedenini öldürmek isteyenlere. Oysa ilk defa zihnini öldürmekle tanışmıştım. İnsan, öldürebilir miydi zihnini? Yada neden öldürmek isterdi zihnini? Hayatın gerçeğini kavramaya çalıştığımız çocukluk döneminde güzeldi her şey. Tahminimce sorumlulukların olmaması değildir en büyük sebebi, bilincimizin olmamasıdır. Özbilinç, kendini bulmanın anahtarıdır evet ama o da, hayatın kendisinin çelişkilerle dolu olmasına benzer şekilde, kendini kaybetmek istemenin de anahtarıdır. Toplumun çoğunluğundan sıyrılan ve deliliğin sınırlarında gezinenler farkındadır her şeyin. Ve her şeyin farkında olmanın sonucudur zihnini öldürmek istemek.

Peki ya bir insanın zihni nasıl tekrar yaşama döner, ölmek üzereyken. "Ah ne güzeldi başkalarını sevindirmek" diyordu Zweig olağanüstü bir gece kitabında, bir insanı sevindirmekten daha da güzel olan onu yaşama döndürmekti. İçi ölmüş, kendini bağımlılığın ve yokoluşun bağrına bırakmış birini çekip kurtarmaktı. Bize tıp fakültesi sıralarında öğretilen kalp masajı sadece ölmekte olan bedenleri diriltmeye yarıyordu, ölmekte olan zihinler içinse başka yöntemler gerekliydi. Bunu da Kinyas'tan öğrendim. Kendini mutlu etmenin anahtarı bir şekilde başkasını mutlu etmekten geçiyordu. Bunu tekrar hatırlamak güzeldi.

Ve Kelimeler... Gidiyorum kelimesi en fazla ne kadar şey ifade edebilir? Kelimelerin zihinden geçenlerin binde birini bile anlatamadığını bilen sizden birilerinin cevap verebildiği soru. Diğerlerininse bir sonraki cümleye boş bir zihinle geçtiği, duraksamadığı soru. Yan yana oturup hiçbir şey konuşmadan birbirini anlayabilen insanlarınsa şuan gülümsediği soru.

Neticede en zoru da yaşamak. Her şeye rağmen yaşamaya devam edebilmek. Nasıl olsa bir gün öleceğiz, ne acelemiz var yaşamı küçümsemek için. Bazıları yaşamanın da uzun ve acılı bir intihar olduğunu söylerken haksızdı, acılara odaklanmaktan yaşamayı unutanların zavallı haykırışlarıydı çıkardıkları kuru gürültü.

Bu kitabı okuyanlar kolayca yaşamını ikiye ayırabilir; Günday'dan önce ve sonra olarak. Bazıları kurgu kısmını eleştirse de Günday'ın henüz lisede yazmaya başladığı ilk kitabı olduğunu düşününce eksiklik ortadan kayboluyor.

Sonuç olarak bu kitap herkese göre değil, yeri geldiğinde yer altının foseptik cehennemine inmeyi, yeri geldiğindeyse arşı tutan meleklerin kanatlarına değebilmeyi bilenler için. Önyargılı, sıkı ahlaki tutumlarıyla mutlu olanlar kapağını bile açmasın, kendi iyiliği için. Yeraltından 1000kitap'a, "huzursuz" okumalar.
531 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Birçok arkadaşımın okuduğu, incelemeler yaptığı, çok beğendiği, okumaya teşvik ettiği Hakan Günday kitaplarına Kinyas ve Kayra ile giriş yapmış bulunuyorum. Yazar hakkında bir bilgim olmadığı için yine önce yazardan başladım araştırmaya. Sonra kitaplarına kısa bir bakış attım; başladım Kinyas ve Kayra okumaya.

Farklı bir macera oldu benim için Kinyas ve Kayra... Yeraltı edebiyatı çok tercih etmediğim içindir belki de. Duymak, görmek istemediğimiz şeyleri bize açık seçik anlatan bu tarzı sanırım daha çok okuyacağım bundan sonra.

Altı çizilecek birçok cümle, akla yazılacak birçok söz ile karşılaştım bu güzel kitapta. Hiçlik de okudum her şey de. Dostluk da okudum ayrılık da. Ölüm de vardı kitapta, ölmeden ölümü hissetmek de. Kısacası yaşamak da okudum, yaşlanmak da... Bir Kinyas oldum bir Kayra. Kayra'ya kızdım, Kinyas'a hayret ettim. Bir an geldi Kayra'yı çok sevdim, bazen de olmadı bu dedim içimden...

İlk bölümü okurken cümlelerin devrikliği beni biraz yordu açıkcası. Bazı sayfalarda bolca tekrar etmişti kendini yazar. Ama sayfalar ve özellikle de ilk bölüm ilerleyince daha okunabilir ve anlamlı cümlelerle devam etti kitap.

Ve bahsetmeden geçemeyeceğim Alp karakteri... Dört sayfalık bir macera da olsa bu karakteri unutmayacağım hiç. Kayra'nın sorusu ile başlıyor anlatmaya Alp ve o anlattıkça okuma isteği artıyor insanın.

Bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum nadir kitaplardandı Kinyas ve Kayra. Her şey vardı ve hiçbir şey yoktu. Yalnızlık vardı, umutsuzluk, hayal kırıklığı, aşksızlık... Aforizmalarla dolu, herkesin gerçeklerle yüzleşeceği bir kitap okudum. İyi ki okudum...

Ve kitaptan en sevdiğim cümle ile bitiriyorum incelememi;
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
420 syf.
Hakan Günday... Son dönemin en iyi yazarı benim gözümde. Yerli Dostoyevski, sayfalarca onu anlatabilirim.


Daha beni Hakan Günday' la tanıştıran kitap. Bu kitabı 2014 yılında okudum ilk kez. O tarihten sonra açıp kaç kere daha okudum bilmiyorum. Ülkesini, evini terketmek zorunda kalan göçmenler bilindiği gibi dünyada, Avrupa da bir önem teşkil etmiyor. Dünyada yapılan araştırma verilerine göre bugün 65 milyona yakın insan ülkesinden, evinden sürgün edilmiş durumda. Fakat dünyayanın üç maymunu oynadığı bir gerçek ve bırakın bu insanlara yardım eli uzatmayı gazete ve haber bültenlerinde dahi bahisleri geçmiyor. İşte bu soruna değinen Hakan Günday, Daha kitabıyla bu insanların yaşadıklarını büyüteç altında biz körler dünyasının vatandaşlarına gösterme çabasında. Mültecilerin yaşadığı zorlukları, açlığı, yoksulluğu, zavallılığı, çaresizliği vicdansız bir babanın ve psikopat bir evladın gözünden anlatıyor.


Çoğu kitabın başı, sonu, konusu birbirine çok benzer ve bu benzerlik çoğu zaman beni kitap okumaktan uzaklaştırır. Ama Daha bambaşka bir hikaye. 10 yaşında tecavüze uğrayan, 14 yaşında tecavüz eden, günlerce cesetlerin içinde yaşayan, yaşıtları gibi oyuncaklarla değil insanların, mültecilerin hayatlarıyla oynayan dahi bir psikopat. Gaza' nın yaşadıkları kesinlikle dehşet. Ve bunları yaşayan bir çocuğun normal olmasını beklemek tam bir zırvalık. Hikayeyi okurken bir şeyler düzelsin, yoluna girsin artık diye beklerken hiç ummadığım yeni ve daha büyük sorunlar peyda oldu. Hiç hız kesmeden gerilim sürekli artıyor, heyecan doruğa çıkıyor bu kitapta. Hiçbir kitap karakteri beni bu kadar ikilemde bırakmamamıştı. Yeri geldi Gaza ' ya acıdım, yeri geldi geber artık diye beddualar, lanetler savurdum. Bu nasıl bir zekadır, çocuk tam bir dahi diye hayran oldum. Sonra bu tam bir deli diye küçümsedim.


Kitap öyle zekice yazılmış ki yazarın hayal gücüne hayran kalmamak mümkün değil. Hakan Günday okurken bu düşünceler normal bir aklın işi değil diyorum. Açıp o adamın kafasının içinde neler olduğunu görmek istiyorum. Bittiğine üzüldüğüm nadir kitaplardan biri oldu. Tıpkı başkahramanın dediği gibi Daha dedim, Daha bitmesin. Bu kitapla ilgili yazmak istediğim çok çok şey var ama uzatıp spoil vermek istemiyorum. O yüzden daha da uzatmadan bitireyim. Ülkemizin son dönem edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olan Hakan Günday' la daha tanışmadıysanız ayıp etmişsiniz. Benim yerli Dostoyevskim, umarım popüler kültüre kurban giden yazarlardan olmazsın. :) Bence daha fazla geciktirmeyin bu muhteşem kurgulanmış kitapları okumayı...
531 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle herkese merhabalar değerli 1000Kitap Ailesinin üyeleri….

Uzun bir yorumda bulunacağım baştan söyleyeyim. Kızanlar olabilir, yarıda bırakanlar ama bu kitaba böyle bir yorum yapmam şart. Kitabı okuyacak olan arkadaşlara ön bilgi olmasından dolayı yazmam gerektiğini hissediyorum.

İlk Hakan Günday kitabım ve çok etkilendim. Kitabın her okuma listesinde bulunması beni aslında alıp okumaya yöneltti. Hakan Günday’ın bu kadar başarılı bir yazar olduğundan hiç mi hiç haberim yoktu. Simyacı, Martı, Küçük Prens gibi içerisinde güzel alıntılar olan kitaplardan sonra bu kitabı okumak o kadar vurucu ve şaşırtıcı ki. Kesinlikle herkesin harcı değil bu kitap. Gerçekten çok başarılı bir yazar. İçerisinde o kadar altı çizilecek kelimeler, cümleler, paragraflar var ki sadece altı çizilen yerleri okusanız bir kitap olacak zaten. Bunu derken en sitemizdeki kitaplar arasında fazla alıntı yapılan 4. Kitap olduğunu da belirtmek isterim. İlk defa bu kadar uzun süren bir kitap okudum. Başta dedim bu nasıl bir şey okuyamıyorum. Sıkılıyorum. Ama içimde bir his bu kitap güzel devam et diye dürtüyordu. Tekrar başlıyorum. O kadar ağır edebi içerikler var ki anlamlı, mesaj veren. Okuyorum anlamıyorum tekrar okuyorum. Hırslanarak okumak için zorluyorum kendimi çünkü biliyorum devamında çok güzel bilgiler var.
İçeriğe geçersek kitapta ana karakter olarak malum isminden de belli Kinyas ve Kayra var. Bu iki isim üzerinden felsefe, psikoloji, yaşam, insanlık, özellikle karamsarlık, umut, hüzün ne bulduysa anlatmış Hakan Günday. Bu karakterler üzerinde bir çok eleştiri, sorgulama, analiz ve iç hesaplaşma yapmamızı sağlamış. Afrika’da başlayan roman Gambiya ve Ankara’da son buluyor. Roman kendine yeraltı edebiyatı denilen türden yazılmış. Çünkü içinde şiddet, cinsellik ve her türlü illegal faaliyetler içeriyor. Bazı kısımları içerik dolayısıyla beğenmedim bu kadar illegallik yüzünden. (Uyuşturucu, sex, şiddet, vb.) Ama yazar gerçekten bunları da unutturdu kurgularıyla. İlerledikçe ne kadar çok okumuşum diyebilirsiniz. Sürükleyicilik artıyor. Çok etkili aforizmalar da satırlar arasına serpiştirilmiş ve anlatıma güç katmış. Çok fazla karamsarlık içeriyor. Bu yüzden sıkılabilirsiniz katılıyorum ama içerikteki anlamlı metinler bunu öteye atabiliyor. Hikayeler içindeki karakterlerin içsel konuşmaları harikaydı. İnsanın derinliklerinde gizlediği karanlık doğasını ve hiçliğinde kayboluşunu, içten içe ruhuyla hesaplaşmasını anlatan bir eser. Çok da fazla içerikten bahsetmek istemiyorum.
Övgüyü hak eden bir eser. Okuduktan sonra kişisel algı ve edebi zevkte değişiklik oluşturabilir. Hissettirdikleri ile başka bir kitap yazılabilir. Ağır bir kitap roman okumak isteyenler ilk başlarda okumasını tavsiye etmem. Elinden atıp sıkılabilir. Beklentiyi de artırıp size çok dehşet bir kitap deyip üzmek de istemiyorum. Zor okudum, çok sevdim. Tavsiye ederim.
Son alıntılarla bitiriyorum.
Hayatın bir anlamı olmalı buda insanın mutlu olmasıdır. İnsan neden bile bile kendini kör kuyulara atsın ki. Önemli olan mutluluğu aramaktır mücadele etmek. Hayat reddedemeyeceği kadar güzel ve gerçek. Bu hayatta umut, sevgi, dostluk, insanlık var! Ölümse boş bir kağıt !
İyi okumalar ve mutlu pazarlar 1000Kitap Ailesi…
420 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Bütün insanlar birbirinden nefret ediyor, kimse kimseyi sevmiyor. Koskoca insanlık tarihi boyunca kimse kimseyi bir annenin çocuğunu sevdiği gibi içgüdüsel bir sevgiyle sevmedi, sevemedi. İşçiler patronlarından nefret ediyor, çocuklar ebeveynlerinden, anne babalar çocuğuna kötü örnek olduğunu düşündükleri arkadaşlarından, halkın çoğunluğu politikacılardan, yahudiler müslümanlardan, müslümanlar dinsizlerden, Avrupalılar mültecilerden, Ortadoğulular Avrupalılardan. Amerikalılar siyahlardan, Alman'lar Rus'lardan, Japon'lar Amerika'lılardan, Avrupa'lılar Türk'lerden.

Sanki dünyanın bütün dengesi bu görünmez iplerle birbirine bağlı nefret üzerine kurulmuş gibi, insanlığın tek çıkar yolu neslini tüketmekmiş gibi. Dünyada işleyiş böyle. Makro ve mikro boyutuyla nereden bakarsam bakayım tek gördüğüm nefret.

Her akşam ekranda yazılı ismini yalnızca 5 saniye hafızamda tuttuğum onlarca cinayet, şiddet, ölüm, kaza, savaş, bombarduman, silah, çatışma, batan tekneler, yığınlar halinde ölen insanlar ve aynı aldırışsızlıkla hayatına devam eden türümün devamı.

Bir gün Carl Sagan'ın bir videosunu izlemiştim. Üzerinde yaşayıp nefes alıp verdiğimiz dünyanın dışına daha dışına daha daha dışına Samanyolu galaksisinin de dışına taşıyordu izlediklerim. Ordan bakınca dünyamız zerre bile değildi, koskocaman evrende zerre bile olmayan bir dünyanın içinde birbirinden nefret edip türünü tüketen, türünden nefret eden, türünün sonunu getirecek olan bir yığın kibirdik. hepsi o kadar.

Carl Sagan şöyle diyor ;
''Gökbilimin insanı mütevazı yaptığı ve karakter geliştirdiği söylenir, insan kibrinin ahmaklığını uzaktaki bu görüntüden daha iyi vurgulayan bir şey yok gibi.''

Video burda izlemek isteyen olursa; https://www.youtube.com/watch?v=hMj8SFBZ4Q8


Hepimiz bu kadarız, tüm insanlık. Yalnızca farkında değilmiş gibi yapıyoruz yada farkına bile varamayacak kadar ahmağız.

Hakan Günday okumaktan çok hoşlanmadığım bir yazar, içi aforizma dolu paragrafları okurken sıkılıyor ve yoruluyorum. Ne yalan söyleyeyim bana parmak ısırttı bu kitabında, beni ters köşe yaptı. Hiç ummadığım kadar etkileyici bir kitap okudum. İnsanlığın üvey çocukları mültecilerden, savaştan, kaostan, kitlelerin linç kültüründen beslenişinden, insanı sırtından bıçaklayanın yine insan oluşundan bunun yaşamsal bir döngü haline gelişinden öyle anektodlar, öyle hikayeler çıkarmış ki okurken gözlerimin dolduğu çok oldu. İnsanlığa dair bir parça umudu olan bu kitaptan uzak dursun. Bu kitap size görmek istemedikleriniz, duymak istemeyeceklerinizi söylüyor.


Son olarak Hakan Günday'ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.

''Çok şey gördüm, beni yüzüstü gömün!''

İşte hikayemiz esas olarak orada başlayacak!

Yazarın biyografisi

Adı:
Hakan Günday
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Rodos, Yunanistan, 29 Mayıs 1976
Hakan Günday (d. 29 Mayıs 1976) Türk yazar. 29 Mayıs 1976'da Rodos'ta doğdu. İlköğrenimini Brüksel'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'nde üniversite eğitimine başladı. Ertesi yıl Üniversite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde devam etti.

İlk romanı "Kinyas ve Kayra"yı 2000 yılında o dönemde Om Yayınevi'nin editörü Nevzat Çelik'in desteği ile yayımladı.

Hakan Günday, eski milletvekillerinden Faik Günday'ın torunudur.

26 Kasım 2014 tarihinde Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenen törende 2014 yılı Türk-Fransız Edebiyat Ödülünü almıştır.

5 Kasım 2015'te, Fransızcaya Encore adıyla çevrilen "Daha" romanıyla Fransa'nın saygın edebiyat ödüllerinden Prix Medicis "En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü almıştır.

İlk oyunu olan Malafa, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gösterime girmiştir (2010).

Romanları
Kinyas ve Kayra (2000)
Zargana (2002)
Piç (2003)
Malafa (2005)
Azil (2007)
Ziyan (2009)
Az (2011)
Daha (2013)

Yazar istatistikleri

  • 3.157 okur beğendi.
  • 20.478 okur okudu.
  • 760 okur okuyor.
  • 11.959 okur okuyacak.
  • 631 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları