1000Kitap Logosu
Hakan Günday

Hakan Günday

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
72,5bin
Okunma
7,4bin
Beğeni
223bin
Gösterim
Unvan
Türk Yazar
Doğum
Rodos, Yunanistan, 29 Mayıs 1976
Yaşamı
Hakan Günday (d. 29 Mayıs 1976) Türk yazar. 29 Mayıs 1976'da Rodos'ta doğdu. İlköğrenimini Brüksel'de tamamladı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi'ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'nde üniversite eğitimine başladı. Ertesi yıl Üniversite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler bölümüne geçti. Öğrenimine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde devam etti. İlk romanı "Kinyas ve Kayra"yı 2000 yılında o dönemde Om Yayınevi'nin editörü Nevzat Çelik'in desteği ile yayımladı. Hakan Günday, eski milletvekillerinden Faik Günday'ın torunudur. 26 Kasım 2014 tarihinde Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenen törende 2014 yılı Türk-Fransız Edebiyat Ödülünü almıştır. 5 Kasım 2015'te, Fransızcaya Encore adıyla çevrilen "Daha" romanıyla Fransa'nın saygın edebiyat ödüllerinden Prix Medicis "En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü almıştır. İlk oyunu olan Malafa, 17. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gösterime girmiştir (2010). Romanları Kinyas ve Kayra (2000) Zargana (2002) Piç (2003) Malafa (2005) Azil (2007) Ziyan (2009) Az (2011) Daha (2013)
531 syf.
·
Puan vermedi
Kâinata alışamadım.
Son cümlelerde, ünlem işaretlerinden hemen sonra spoiler mevcuttur! Tek bir erek var: Zihinsel ölümü gerçekleştirmek. Kinyas ve Kayra. Onlar yalnızca kurgu karakterleri değil, günümüzde de yaşamlarını, ruhlarını farklı bedenlerde ve zihinlerde idame ettiren iki müthiş varlık. Zıt kişilikler ve dudaklardan dökülen cümlelere ihtiyaç duyulmadan sürdürülen dostluk, çocukluk zamanlarından gelen. Kayra, uykuda görülen rüyalara muhtaç ve müteşekkir. Kinyas, uyumaya ihtiyaç duymaksızın gördüğü kabuslarla yaşama alışkanlığı kazanmış ve tüm bu acıları vücuduna yansıtmış bir ruh. Hiçlik duygusunu tatmış, varoluş sancısından kurtulmak adına türlü girişimlerde bulunmuş, sorgulama ve arayış çabasıyla karanlığa bürünmüş aşina kişiler… karanlıkta hapsolmuş bir zihin, türlü felaketleri sergileme gücünü bulur kendinde. Kavrayış yoluyla istidlali yapılabilir. Günümüzde de rastalarız böyle felaketlere. İşte bu kadar, konusu budur 500 sayfalık romanın. Bunlar gözle görülen kısmı. Aslolanı yüreğiyle görebilir insan… İyi ki tanıdım Kinyas ve Kayra’yı. Yoksa tenhalara gömülmüş yalnız bir ruh zannedecektim kendimi bu cedelgah-ı müphem’de. Kitabı okuduğum andan itibaren duyuyorum ben de Kayra’nın rahatsız eden sesini, Kinyas’ın duyduğu gibi. Duyup da özünü bulamayacağını anladığı gibi. Fısıldıyor Kayra. Kulaklara işlenmiş ölümcül bir efsun gibi. Bana, sana, herkese fısıldıyor Kayra. Sanıyorum ki okuduğum bu kitap, tahayyül sınırlarımı zorluyor ve bana ayna tutuyor. Çıkıyorum bir dağ başına hülyalarımda, “Ey kâinat” diye sesleniyorum, “bana lütfettiğin bu hiçlik, kanımı boğan bir iplik.” Sonra hissediyorum ensemde buz gibi nefesi ve fısıldıyor, “Kinnnyaasssss” diye nefesin sahibi. Duyuyorum Kayra’yı ben de Kinyas gibi. Anlıyorum o vakit, sınanacağım tek şey hiçlik. Benim de kinim var varoluşa karşı ve aynı zamanda ben de tutuyorum yasını ruhumun. Füruğ Ferruhzad sesleniyor şimdi bana “Ben ağaçların soyundanım Ve bu ‘bayat’ havayı solumak kederlendiriyor beni” Sonra ben de Lauma, Flora, Mielikki gibi yüce ilahlara sığınıyor, onların soyundan olabilmek ve bu bayat havayı solumamak için yakarışlarda bulunuyorum. !!! Kayra karanlığı, zihinsel ölümü seçti “hiçbir şey yok” diyerek. Kinyas ise karanlığın dibinde bulunan zerrecik ışıktan yararlanarak karanlığı bastırıp aydınlığa erişti “her şey var” diyerek. Ben ise araftayım. Hem Kayra’yım hem de Kinyas. Mutlaka okunmalı…
Kinyas ve Kayra
8.5/10 · 18,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
360 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
AZ'ın tarifsiz ÇOK'luğu ...
Kasvetli bir Ankara sabahına uyanıyorum. Hava, gerçekten soğuğu sevebilen benim gibi insanlar için huzur verici görünüyor. Bu güzel pazar gününe onlarca aktivite sığdırabilirdim, bir sürü plan yapabilirdim ama haftalardır tek düşündüğüm şey ‘’pazar günü Hakan Günday okuyacağım’’ düşüncesi koca bir günümü ayırmak için aslında güzel bir sebep. Kahvaltımı yapıyorum, biraz koşmak için parka gidiyorum. Birazdan başıma geleceklerden habersizim. Koştukça nefesimin açılması sağlığım açısından çok önemli bir hâl alıyor çünkü birazdan nefesimin kesileceğinden, bir kitabın kalbimle alay edeceğinden de habersizim. Eve gelip kitabımı ve notlar alırım diye kullandığım defterimi alıp parka çıkıyorum. Hava birden güzelleşiyor ve keyifli bir okuma aktivitesi için bütün şartlarım hazır, kitabın kapağını açıyorum. Hiç olmadık bir anda içinizde bazı hisler belirir ya hani, henüz kitabın çok başında çok sakin ilerlerken birden içime bir huzursuzluk çöküyor. Yoksa çevremden duyduğum, birkaç kişiye sorup karşılığında ‘’Hakan Günday okumak çok zordur, miden , kalbin, beyin kaldırmayabilir’’ diyenler haklılar mı? Bunun cevabını almak için saatlerce beklemeyeceğimden emin bir şekilde okumaya devam ediyorum. Tıpkı Dostoyevski okurken yaşadığım tarzda bir huzursuzluk bu ama Dostoyevski okurkenki hislerim daha çok psikolojik sebeplere dayalı. Şimdi ise karşımda 11 yaşında bir kız çocuğu görüyorum. Huzursuzluğum artıyor, sayfalar geçtikçe korktuğum başıma geliyor. Şimdi söyleyeceklerimi yargılayabilirsiniz; kitabın içine bir anda sakalı karnına kadar uzamış, dinci bir tavır takınan, her on cümleden yirmisi Allah olan karakterler giriyor. İçinde din olan her şeyden korkmuşumdur. Çünkü ‘’din’’ altında yapılan öyle kötü, korkunç, açıklanamaz, yıkıcı şeyler gördük ki insanlar olarak din içeren şeylerden, dinci insanlardan korkuyoruz. Bunlardan birisi 11 yaşındaki kızımıza talip olunca oturduğum çimenlerde huzursuzca hareket ediyorum. İsmi Derdâ olan bu güzel kızın olması gereken yer bir park, okuldaki bir sınıf, saklambaç oynanan sokak olması gerekirken; kendini bir anda kocaman bir adamın elinde buluyor Derdâ. Daha mahallesinden çıkamamışken bir anda Londra’nın yolunu tutuyorlar. Ve nefesimin düzensizleştiği ilk an , yazarın ''...ve Derdâ'yı döve döve sikti. Londra'da sabah olana kadar... O gece Londra tarihinin en uzun gecesi oldu, çünkü güneş bile doğmaya utandı .'' syf59 #115849686 cümlesiyle beynimden vuruluyorum . Bu geceden sonraki 4 sene boyunca Derdâ , doğup büyüdüğü evden binlerce kilometre uzaklıktaki, ismi Londra olan, bakkala gitse şeker dahi isteyemeyeceği bir cehennemde dört duvar arasında yaşıyor. Her gün dövülüyor. O dövüldükçe ben kahroluyorum. Ama ‘’ okurken mahvolacaksın, çok şaşıracaksın, hayal gücün seni bitirecek’’ diyenlere katılmıyorum. Nedeniyse çok basit: dünyanın pembe bir sayfa olmadığını, insanın özellikle ‘erkek’ denen şeyin dünyanın başına gelmiş en kötü şey olduğunu ben yıllar önce kabullendim zaten. Bu tarz olayların varlığından haberdar olmak için orada yaşamamıza gerek yok. Gözlüklerinizi çıkartıp hayata daha gerçekçi bakarsanız, elinizi günde 20 tane hikaye attığınız, yediğiniz her şeyi paylaştığınız telefonunuzdan çekip dünyaya gerçekten bakarsanız, buna benzer binlerce olayın var olduğunu zaten bilirsiniz. Neyse kendi fikirlerimi kendime saklayım bence de :) Derdâ’nın sonrasında başına gelenleri anlatmak istemiyorum, bu bir inceleme olmalı, kitap özeti değil. Hakan Günday’ın müthiş bir gerçekçilikle yazdığı kitabını konuşmaya devam edelim. Kitaba aynı isimde ama -a- harfinde şapkası olmayan Derda adındaki bir erkek katılıyor bu sefer. Evinin yanındaki mezarlıkta, mezarları sulamakla görevli kendisi. Annesinin ansızın ölümüyle gerçek hayata öyle bir hızda, öyle bir karanlıkta atılıyor ki, elimi sayfaya uzatıp tutup çekmek istiyorum Derda’yı. Ama o insanlardan umudunu öyle kesmiş ki bana da inanmıyor, benimle gelmek istemiyor ve resim dersinden bile sınıfta kalan yüreğiyle kendi çizdiği yoluna devam ediyor. Bu kardeşimiz Oğuz Atay ismiyle tanışıyor ve hayatı Oğuz Atay aşkıyla şekilleniyor. Bu uğurda adam bile öldürüyor, çünkü Derda’ya göre insanlar kendilerini anlamadıkları gibi Oğuz Atay’ı da anlamadılar. Atay’ın ölümünün yalnızlıktan, fazla düşünmekten ve en önemlisi umutsuzluktan kaynaklandığını düşünüyor. Atay ise neredesiniz okurlarım diye bize seslenip bizden ufacık bir kıvılcım bekliyor karanlık bir gecede bir tren istasyonunda . ‘’O akşam Derda, evdeki tek ampulün ışığında Korkuyu Beklerken'i bitirdi. O akşam Derda, üç yıldır konuştuğu taşın sesini duydu. Kitaptaki son öykü olan 'Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya'nın son cümlesi şuydu: ''Ben buradayım sevgili okuyucuyum, sen neredesin acaba?'' Buradayım! diye bağırdı Derda'' . syf 254 #115894641 ‘. Atay’ın yalnızlığa Derda ortak oluyor ve gittiği her yerde, attığı her adımda yüreğinde bir his ve elinde Tutunamayanlarla yanında taşıyor Oğuz Atay’ı. Derdâ ile Derda’nın hayatlarının seneler önce nerede nasıl kesiştiğini okuyunca anlayacak ve bu inanılmaz tesadüften müthiş bir keyif ve huzur alacaksınız… Neden her şeyin çokluğunu istiyoruz? Çok para, çok sevgi, çok huzur, çok mutluluk… 3 harflik bir kelimeye neden bu kadar tıkılıp kalıyoruz. Hiç ‘az’ istemeyi denedik mi? Az mutlu olursak aslında çok mutlu olacağımızdan daha da çok mutlu olacağımızı bilebilir miyiz? İşte buna cevaben kitabın sonuna ''Seni az seviyorum'' dedi Derdâ. ''Ben daha az'' dedi Derda. Bir daha da konuşmadılar... syf 354 #115923564 diyaloğunu ekliyor Günday, düşünmek lazım… Evet arkadaşlar, pembe gözlükleriniz varsa bu kitaba bulaşmayın, ama hayatın uzaklardaki ütopik yanına karşı miyopsanız, buyrun okuyun bu kitabı. İnsanın ruhunun haritasını çok iyi öğrenmiş Günday, insan denen şeyin nasıl bir şey olduğunu müthiş resmetmiş kafasının içinde ve bunu da bize ‘’Nereden bilebilirdi insanoğlu? Varlığının sonuçlarını. Hepsinin de yanıtı aynıydı: Hiçbir yerden... Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilemediği için... Çünkü her davranışın zaman içindeki büyün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. Doğmak için her şeyi yapardı. Gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyada ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı...'' syf 305 #115913804 cümlesiyle aktarıyor. Hakan Günday kişisel hayatında nasıl birisi bilmiyorum ama çok sevdiğim bir youtuber, Günday için ‘’Hakan Günday tuhaf bir adam. Hatta psikopatlığını yazarak kamufle ettiğini düşünüyorum.’’ diyor. Müthiş bir tespit, bunu düşündürmeye sevk eden şeyse çok açık : bunca iğrençliği barındıran bu sahneleri, nasıl bu kadar gerçekçi bir dille yazabiliyorsun? Kitabın içine politik, siyasi bütün düşüncelerini serpiştiriyor Günday ve ben de sonuna kadar destekliyorum onu ve kendimce ekliyorum: Kadınlar MAL değildir! Ve bütün çocuklar MASUMdur! İncelememi Günday’ın ''...herkesin bir hikayesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?’’ syf 285 cümlesiyle bitiriyorum. Hikayelerimizi dinleyen kimse yok, belki de böylesi daha iyidir. İçimize o kadar attık ki hikayelerimizi, bir yazar yarattık içimizde her birimiz…
Az
8.7/10 · 15bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
215 syf.
·
1 günde
·
9/10 puan
Hakan Günday Kitaplarını Okuma Rehberi
YouTube kitap kanalımda Hakan Günday'ın bütün kitapları ve kitaplarını okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: youtu.be/uqCotb6in_0 "İnsanlar göründükleri gibi değildir. Kendileri hakkında kendilerine bile dürüst olamıyorlar. Kendilerinden bahsederken süslemeden edemiyorlar." Akira Kurosawa Aylardır hazırlamak istediğim ve uzun zamandır da araştırmalarımla birlikte düşünsel altyapısı için uğraştığım "Hakan Günday kitapları okuma rehberi"me hoşgeldiniz. Bu inceleme yaklaşık olarak 10 kitabın, yüzlerce sayfanın ve sayısız içselleştirmenin ekranlarınıza bir öz olarak yansımasıdır. Sadece 5-10 dakikanızı ayırıp bu incelemeyi sonuna kadar okuduğunuz takdirde belki de haftalarınızı alacak Hakan Günday okumalarınızı daha bilinçli yapabilir ve onun kendisinin dediği zihinsel maceralarını anlamlandırma konusunda iyi bir yol alabilirsiniz. Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için de bu incelemeyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Bunları dedikten sonra ilk olarak "Neden okuma rehberini Azil kitabı incelemesi olarak yazıyorsun?" sorunuzu cevaplayayım. Çünkü arkadaşlar, Hakan Günday'ın zihinsel macera felsefesini anlayabileceğimiz en isabetli kitabı Azil'dir. Dostoyevski'nin, Alfred Adler'ın, Sigmund Freud'un ve daha nicesinin içinde bulunduğu "Delilik ve Dahilik Arasında Gidip Gelenler Derneği"nin bir üyesidir Azil. Aynı yazarı gibi maceraların zihinsel olanını sever Azil de. Kinyas gibi, Kayra gibi, Zargana gibi, Derda ve Derdâ gibi... Hakan Günday'ın zihinsel macera kitapları yazdığını nereden mi çıkarıyorum peki? Kendisinin bir söyleşisinde yıllar önce benim soruma verdiği o cevaptan elbette: streamable.com/utxutg Maceraların zihinsel olanını sever Hakan Günday da, Azil de. İnsanların göründükleri gibi olmadıklarını, kendileri hakkında kendilerine bile dürüst olamadıklarını veya kendilerinden bahsederken süslemeden edemediklerini hepimizden çok daha iyi bilirler. Delilik ile dahilik arasında gidip gelmelerin şiddetinden bir köprüyü bu yüzden inşa etmişlerdir ya zaten. Hani şu işçileri hatıralarımız, acılarımız, hayal kırıklıklarımız, toplumsal yaralarımız ve bilinç ile bilinçdışımız arasında dokuduğumuz mekikler olan beynimizdeki meşhur köprüden bahsediyorum... Günday'ın metinlerarasındaki ilham perisi olan Celine'in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabında Hakan Günday'ın Azil gibi bütün karakterlerini özetleyen bir cümle vardır: "Aynı yerde kaldıkça, nesneler ve insanlar yozlaşır, çürür ve de leş gibi kokmaya başlarlar." Hiçbir Hakan Günday karakteri aynı yerde kalmaz, aksi takdirde nesnelerin ve insanların yozlaşacağını, çürüyeceğini ve leş gibi kokmaya başlayacağını çok iyi bilirler. Sürekli kaçış halinde olarak belki kendilerinden de kaçar onların karakterleri, ama ne olursa olsun dünyanın acılarından ve toplumsal yaralardan kaçamayacaklarını çok iyi bilirler... Çünkü "Dünyanın en çaresiz çocuklarına en güzel hayalleri kurduran umut denilen doğal felaketten" nefret eder Hakan Günday da. Zaten coğrafi keşiflerin edebiyat şubesidir Hakan Günday. Elbette insanın keşfetmesi gereken esas coğrafyanın insan ve zihni olduğunun da fazlasıyla farkında biri olarak... Evet, alkol, cinsellik, uyuşturucu, argo, farklı tercihler ve dışlanmış insanlar da bolca vardır onun kitaplarında bu arada. Fakat bir sorsanıza kendisine, niye vardır? Hayatın içinde olup da yadsımamamız gereken, modern ve popüler edebiyatın el atmaktan çekinip halının altına attığı, bazılarımızın hayata anca bu şekilde tutunabildiği konulardır bunlar. Hem de modern edebiyata dil, biçim, içerik ve üslup açılarından külliyen bir karşı çıkıştır. Yani Hakan Günday'ın en sevdiği yazarlardan biri olan Oğuz Atay'ın, Korkuyu Beklerken kitabına başlangıç yaptığı o cümleler gibi Günday'ın bütün karakterleri de "Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı." Hayattan "azl"edilenlerin, onu bir "piç" gibi bırakanların, içinde tuttuğu acıları "zargana" misali delip geçenlerin, "kin" ve "yas"ın bulmak istemediği "kayra"sıyla dünyanın en büyük enerjili tepkimesini açığa çıkaranların, "daha" "az" mutsuzluk isteyip de her seferinde daha çok "ziyan" ile karşılaşanların yazarıdır Hakan Günday. İsterseniz bütün bu yazdıklarımı ve diğer detayları bir video olarak da izleyebilirsiniz: youtu.be/uqCotb6in_0 “Aşırı tutkulu bir Hakan Günday hayranı olmak istiyorum ve bütün kitaplarını okumak istiyorum” okuma sırası bence şöyle olmalı: - Gecenin Sonuna Yolculuk (Bonus) - Kinyas ve Kayra - Zargana - Piç - Azil - Ziyan - Az - Daha - Malafa - Kana Diz Kana “O kadar detaya gerek yok, Hakan Günday'ın en önemli kitaplarını okusam da bana yeterli olur” okuma sırası ise bence şöyle olabilir: - Kinyas ve Kayra - Azil - Ziyan - Az - Daha Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için bu iletiyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Keyifli ve Hakan Günday'ın zihinsel maceralarının arasında aidiyetlerinizin ihtimallerini daha çok keşfetmeye yakınlaşabileceğiniz meraklı okumalar dilerim.
Azil
8.5/10 · 6,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
531 syf.
·
30 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Hiçbir şey ve her şey...
30 yaşa kadar
Hakan Günday
Hakan Günday
okumamış olmanın "keşke"si uğradı kültür mabedime. Ben daha ilk satırlarda göz gezdirip harf ve kelimeleri dizginlemeye çalışırken hissettirdi varlığını. Gölgesi düştü önüme, hesap sorarcasına: ‘’Otobiyografik belleğinin hakimiyetini aldığın yaştan beri niye kesiştirmedin yolunu?’’ Neyse ki ölmeden önce kesişti yolumuz, ben de kovdum huzursuzluğa boğan o "keşke"yi. İstemem ben öyle beni yıpratacak şeyleri kutsalımda, aradığım sadece huzurken... Zorlama betimlemelere bata çıka yavaşça uzaklaşarak devam edelim öyleyse: mm²ye düşen muazzam sayıda değerli iplikten üretilmiş kaliteli bir kumaş gibi satırlarının kalitesi; sanat ve hikaye bütünleşmiş her cümlede. Çoğu cümle grubu tek başına birer yapı gibi. Öyle sık yapılar ki hem de... Hem felsefe konuşturmuş, hem siyasi ve sosyal eleştirilere yer vererek yazmış Günday. Gerçi felsefe yapmışlar dediğimizi duyarlarsa vurabilir bizi Kinyas ve Kayra, aman!.. Oldukça da başarılı bir çatısı var kurgunun; -belki özgün değildir ancak daha önce de hiç karşılaşmadım- kitapta okuduğunuz cümlelerin oraya nasıl gelip yerleştiği, başlı başına bir yaratıcılık örneği. ‘’Varlığıma nedensizlikten delirdim ben. Hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. Hepsini giydim. Hiçbiri olmadı. Hepsi dar geldi.’’ derken Kinyas; varoluşun sancılarını iliklerine kadar hisseden, hayata karşı kaybedilen bir inançsızlıkla ölüme meydan okurcasına hiçliğe sürüklenen iki arkadaşın hikayesinin özünden bahsediyordu aslında. Öyle farklı ve yalnız hissediyorlardı ki ’’Kendisini uzaydan dünyaya düşmüşçesine yalnız hisseden bir adama ilgisini çekecek ne anlatılabilirdi ki?’’ der ayrıca Kayra; Kinyas ve kendisi için bir yerlerde. Hayatın kendisiydi onları yoran. Oksijendi bağımlı oldukları zehir. Güzel kaldırımlardaki insanlardı onları tiksindiren; insanların, sıradanlıklarını yaldızladıkları yalanlarla olmadıkları gibi sunmalarıydı… Çoğu noktada aslında birbirinden oldukça farklı olmalarına rağmen, hayata karşı öylesine kin ve nefret dolu oluş ortaklığıydı birleştiren belki de bu iki arkadaşı... Günday’ ın kitabı üç bölümden oluşuyor: Kinyas ve Kayra birlikte, Kayra tek, Kinyas tek olarak... Mekan olarak da çoğunlukla Afrika’da olmak üzere Amerika ve Türkiye yolculuklarıyla uzanan, belirsiz bir arayış sürüp gidiyor. Bolca suç, cinsellik, alkol ve hatta cinayet ve tecavüz içeren kurguda ilerleyen roman, hayatın gerçeklerini acımasızca yüzümüze vuruyor. İşlediği suçlara öylesine kaptırmışlardı ki karakterlerimiz kendilerini, "Kötülüğüm bir rüya olmalı! Acımasızlığım bir rüya olmalı ki, bundan yıllar önce annesine sımsıkı sarılan Kinyas gerçek olsun!.." diye farkındalık yaşıyor Kinyas’ımız bir ara. Bütün tabulara karşı dikiliyorlar ayakta, "Denge, insanoğlunun icat ettiği en vahşi kavramdır! İp cambazının kendini en iyi hissettiği an, kendini ağa bıraktığı andır oysa." diye de belirtiyor zaten ayrıca Kinyas. Hikaye açısından akıcılık bekleyen biri için, verimli bir okuma serüveni olmayabilir. Ancak daha çok cümlelerin kalitesine ve cümleleri yaşayarak, hissederek, yer yer üstünde durup düşünerek okuyan biriyseniz oldukça haz vereceğini düşünüyorum. Ki benim favori yazarlarımdan biri oldu Hakan Günday bu kitabıyla. Bir gün, 40'lı 50'li yaşlarda bir şeyler yazma hevesim vardı; ancak böylesine bilgi birikimini, böylesine bir hayal gücünü ve böylesine bir yeteneği görünce imkansız olduğunu anladım. İmkansızlıktan ziyade gereksiz, israf olarak gördüm yazabileceklerimi. Neyse ki en azından gurur duyabileceğimiz bir yazarımız daha olduğunu öğrenmiş oldum, yetinebilirim. Herkes kahraman olamayabilir neticede… Yazarımıza biraz daha değinmek istiyorum kısaca: Kendisi 1976 doğumlu. 2000 yılında yayınladığı ilk kitabı olan Kinyas ve Kayra'yı lisede okuduğu zamanlarda yazmaya başlamış ve yaklaşık 4 yılda tamamlamış. Ayrıca tiyatrocu kişiliği de mevcut. Bu yüzden de kitaplarında kurguyu çok iyi işlediği, gerçeklik hissini ve karakterlerin davranışlarıyla derûnî kimliklerini de çok iyi yansıtabildiği vurgulanmakta. Ek olarak da: Şahsiyet dizisi ve Müslüm filmindeki yazarlardan biridir kendisi. Her kitapta olduğu gibi hayata dair bazı ağır gerçekleri ve tespitleri, aklımızdan geçen binlerce akıp giden parçalanmış ancak toparlayamadığımız cümlelerin, paketlenmiş olarak -hem de mükemmel paketlerle- sunulduğunu görmek mutluluk verici. Ve Hakan Günday bunu çok güzel başarmış ve de kitabın genelinde kullanmış. Bu sebeple kitabın neredeyse tamamını alıntılama duygusuna kapılabilirsiniz! Hiçliği ararken orada her şeyin olduğunu uman kişilerin hikayesi bu, huzuru arayan bu iki arkadaşın hikayesi… Onları bekleyen bir son var; herkesi bekleyen, o yüzü gölgeler ardında gizlenen peçeli bir son gibi. Peki o sonda ne var? Hiçbir şey mi, her şey mi? SON ---------------------------- Son olarak, sevdiğim alıntılardan sadece bazılarını sunarak, yaptığı işin kalitesini gösterebilmeyi umuyorum: - ‘’Sorarlarsa, ‘Ne iş yaptın bu dünyada?’ diye, rahatça verebilirim yanıtını: ‘Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından...’’’ - ‘’‘Dilek tut!’ diye bağırdı. Hayatımda ilk defa bir tane tuttum. Arzumun muhatabının kim olduğunu bilmiyordum tabii. Pasta tanrısı mı, mum tanrısı mı, krema mı? Ve içimden o dilek cümlesini kurdum: ‘İyi bir insan olmak istiyorum.’ Mum söndü.’’ - ‘’İnsan, insan olmaya geliyor dünyaya. Kesinlikle bir tercihi yok. Hiçbir şeyi seçemeden de gömülüyor toprağa. Yerin iki metre altındayken de bin bir böceğe lunapark oluyor daha önce bin bir dudağın öptüğü bedeni.’’ - ‘’Ama biliyorum, izin vermeyecek insanlar rahatça kendimizi yok etmemize. Arkadaş olacaklar. Âşık olacaklar. Sırdaş kesilecekler başımıza. Robinson'un bile yanına Cuma'yı veren dünya, üzerinde yaşayan bütün insanları tanıştırma gibi hastalıklı bir saplantıya sahipken uzak kalmamız çok zor olacak gündüzün ve gecenin seslerinden...’’ - ‘’İnanırsam bir gün boyun eğerim iyiliğe. Ama matbaadan çıkmış bir kitaba inanmamı beklemek, zekâmla alay etmek dışında, benden insanın kötülüğünü de unutmamı beklemek olur.’’ - ‘’Din kitapları ilk insandan söz eder. Adem'den. Bunu kabul edebilirim. Ve kaburgasından türemiş Havva'yı anlatırlar. Bunu da kabul edebilirim. Mucizeler dinlerin ana motorlarıdır ne de olsa. Ancak üreyerek çocuk yapmalarını ve o çocukların da kendi aralarında üreyerek çoğalmalarını kabul edemem.’’ - ‘’Gerçek şu ki, dünyaya binlerce yıldır hâkim olan insanlık, din kitapları esas alındığında, sakat bir ırktır. Hastalıklıdır. Kardeşlerin birbirleriyle çiftleşmesinden üremiştir.’’ - ‘’Altı milyarlık bir seks ve şiddet bahçesi. Altı milyarlık bir gaz odası... Gerçekçi olalım! İyi bir gösteriyiz bizi seyredene. Onun için ölüp ölüp doğuyoruz. Gösteri devam etsin diye!’’ - ‘’Bazen bembeyaz bir ekran hayal ediyorum. Gözlerimi açtığım zaman gördüğüm lekesiz bir beyazlık. ‘Hayat’ diyorum. ‘İşte bu! Bembeyaz. Hiçbir şey yok üstünde, altında. Zihnim bembeyaz. Bildiğim her şeyi unutmuşum. Tereddüt ettirecek bir bilgi kırıntısı bile yok kafamda. Sadece iç organlarım var derimin altında. Tek bir düşünce yok...’ Ve birden, sokakta ateş isteyen bir ses, güzel bir çift bacak, birkaç nota beni o beyaz hücreden çıkarıyor ve bir renk kaosunun içine bırakıyor. Küfrediyorum iradesizliğime. Küfrediyorum insanlığıma.’’ - ‘’...Hatırlıyorum, dokunarak beni tahrik etmeye çalıştığını. Ama vücudumun bana ait olmasından dolayı onu değil de beni dinlediğini hatırlıyorum...’’ - ‘’Attığım her adımda bugüne kadar içine gömülmüş ve karışmış milyarlarca yaratığı düşünüyorum. Ölümün üstünde yürümeyi sevmiyorum. Ve dünya aklıma sadece bunu getiriyor, içine gömdüğü milyarlarca ölüyle. Birinin burnu, diğerinin ayakları. Bunların üzerine basarak gidiyor milyarlarca insan işine, okuluna…’’ ------------------------
Kinyas ve Kayra
8.5/10 · 18,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
650 syf.
·
10 günde
·
Puan vermedi
Bitmeyen kitap bitti.
Hakan bey bitmeyen kitap yazmış sanırım, oku oku bitmiyordu. Şuan tereddütlüyüm hâlâ, acaba bitti mi diye kontrol ettim bir kaç defa, evet bitmiş. :)) Kitap bize iki kişinin hem ruhsal, hem de yaşamı karanlık, anormalliğini anlatır. Bu kişiler elbette Kinyas ve Kayra. Daha ilk okuduğunuzda ağır bir melankolik, soğuk ve karanlık sizi sarıyor. Kitap başında böyle olabilir diyerek devam edersiniz okumaya ancak bu ağır hava hiç bozulmuyor ve hatta kötüye gidiyor. Uyuşturucu, alkol, adam öldürme, sürekli kadınlarla yatma vs. Her şey var. E tabi bunlar olunca kitap ister istemez insanı sıkmaya başlıyor. Kitabı okurken odaklanacağınız tek nokta şu: "Bu karanlık, aydınlığa çıkacak mı?" Alıntılarıyla her ne kadar cazip gelse de yer yer sizi sıkmaya başlar. İtiraf etmeliyim ki ben bu kitabı sadece alıntılar için okudum. :) Daha önce yazarın "Piç" adlı kitabını yarım bırakmıştım çünkü bana göre hiç değildi. Gerçi bunu adından anlamalıydım ama anlamlıdır belki diye düşünüp okusam da kitap adının hakkını vermişti. Hakan Günday tarzı herkese hitap etmiyor. Bu kitabı iyidi. Ders çıkarılabilir, sonunda verdiği olumlu mesaj ise güzeldi. Eğer okumayı düşüyorsanız önce kitabın 30-50 sayfasını okuyun ona göre karar verin bence. Kimileri sevecek, kimileri ise hiç sevmeyecek bu kitabı, ortası yok. Ona göre karar verin. ;) Keyifli okumalar dilerim.
Kinyas ve Kayra
8.5/10 · 18,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
420 syf.
·
12 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Hakan Günday oxumağa Az kitabı ilə başlamışdım və özümü tapdığım, hiss etdiyim, hətta oxuyanda gözümün dolduğu bir kitab olmuşdu. Ara-ara gedib alıntılarını təkrar oxuyuram və bir daha heyran qalıram. Oğuz Atayı da bu kitabda tanıyıb, heç oxumamağıma rəğmən sevmişdim, daha sonra Tutunamayanlar kitabını oxuyub, Oğuz Ataya olan heyranlığım yaranmışdı. Bu iki yazar görünməz iplərlə sanki birbirinə bağlı imiş kimi hiss edirəm bəzən... Bu kitabla isə Hakan Gündaya bir DAHA heyran oldum.  Günday  İntibah dövrü rəssamlığının 4 prinsipini kitabın müəyyən hissələrində başlıq kimi vermişdir.  Yazar Gazanın başına gələnləri rənglərlə müqayisə etmişdir, rənglər necə tonlar və çalarları dəyişirsə Gazanın da həyatı elə dəyişkən idi. Atası insan qaçaqçılığı ilə məşğul olan doqquz yaşlı Gazanın həyatı kitabın başından etibarən sizi içinə sürükləyir.  İnsan ailəsini seçə bilmir, Gazanın da dediyi kimi "Atam bir qatil olmasaydı, mən də olmayacaqdım." Həyat hər kəsə eyni ədalətlə yanaşmır, 9 yaşlı Gaza o yaşda öyrənməməsi gərəkən nə varsa artıqlaması öyrənir.  10 yaşında qaçqınlara hər gün yemək və su aparan Gaza təcavüzə uğrayır və hələ başına nə gəldiyini anlamayan Gaza sonrakı illərində bunun nə kimi psixoloji fəsadlar törədəcəyindən xəbərsizdi. Atasından isə sadəcə həyatda qalmağı öyrənən Gaza nə ana sevgisi nə də ata sevgisi görür. Bu sevgisizlik isə sonraları bütün insanlardan uzaq qaçmasına səbəb olacaqdı. Əslində kitabın sonrakı hissələri haqqında uzun-uzun danışa bilərəm amma spoi verib marağınızı azaltmaq istəmirəm. Kitabda qaçqınların çəkdikləri əzab əziyyət, yoxsulluq, çarəsizlik, onları qaçırmağa kömək edən şəxslərin yaşadığı psixoloji problemlər, yazarın siyasət oxuması səbəbi ilə kitabın aralarına salınmış  siyasətə olan baxış bucağı və s. çox mükəmməl işlənmişdir. Və son olaraq Onur Saylakın rejissorluğu altında çəkilmiş eyni adlı film mənə kitab qədər maraq oyatmadı, filmdə kitabın sadəcə birinci hissəsi olan Gazanın uşaqlıq illəri canlandırılmışdır, yenə də istəsəniz izləyə bilərsiniz. Bura qədər oxuyan hər kəsə təşəkkür edirəm, xoş mütaliələr diləyirəm.
Daha
8.7/10 · 10,1bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
368 syf.
·
5 günde
·
4/10 puan
Mülteci kampından başlayarak , savaş, ırkçılık, göçmenler ve bunun gibi bir sürü konuyu tek kitapta birleştirmiş Hakan Günday bu kitabında diğer kitaplarından bir fark göremedim. Konular bir noktada içine çekiyor ama öyle bir yer geliyor ki aşırı çok uzatılmış okurken sıkıldığımı hissettim. Vasatın üstünde bir kitap okunabilir olduğunu düşünüyordum ki “Ermenileri katleden Türkler” cümlesini okuduktan sonra kitabı bıraktım. Tercih sizin merak eden okuyabilir ama ben genel olarak sevmedim.
Zamir
8.4/10 · 2.054 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.