Kinyas ve Kayra

·
Okunma
·
Beğeni
·
192,2bin
Gösterim
Adı:
Kinyas ve Kayra
Baskı tarihi:
2020
Sayfa sayısı:
531
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759917951
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omuzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım! Ama hayattayım.
535 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Hakan Günday'ın bütün kitapları ve kitaplarını okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/uqCotb6in_0

Taedium vitae = Yaşamın amaçsızlığı, hayatın boşluğu, yaşam bıkkınlığı, hayattan usanma anlamlarına gelebilen Latince bir söz öbeği. Kayra'nın Zippo çakmağında yazan bu söz öbeği bütün romana ve karakterlerine ışık tutabilecek bir öbek aslında.

Kitapta sosyolojik yönden harika eleştiriler bulunmakta. Sorgulamayan insanlara bir savaş açmış kitap neredeyse! Yaşamı ararken sayısızca ölümle karşılaşmış insanların bıkkınlığının kitabı sanki.

Öncelikle Yeraltı Edebiyatı'nın Türkiye'deki bir temsilcisiyle tanıştığım için Hakan Günday'la gurur duyuyorum, son zamanlarda en çok etkilendiğim kitaplardan biri oldu Kinyas ve Kayra, haliyle ben de çok doldum anlatmak istediklerim için. Devrikleşti cümlelerim bile onun yüzünden!

Yeraltı Edebiyatı'ndan biraz bahsetmek gerekirse; bazı kişilerin böyle romanları sevmemesini anlayabilirim. Çünkü size duymak istediklerinizi anlatmaz bu tür romanlar, kaçmaya çalıştığınız, toplum içerisinde görmek, duymak ve konuşmak istemediğiniz her türlü konuyu edebiyatın bu türünde bulabilirsiniz. Eğer Whatsapp'taki üç maymundan biriyseniz okumayın bu kitabı! Sonuç olarak, tam bir üç maymun kesildiğiniz edebiyattır diye nitelendirebiliriz Yeraltı Edebiyatı'nı.

Kayra'yı uzun saçlarından, uzun bıyıklarından ve zihniyle verdiği o çetin savaşından, Kinyas'ı ise mermi izlerinden, dövmelerinden ve vücudundaki izlerle ters orantılı bir şekilde üstünde duran cezbedici kafasından, her ikisini tanımak istersek de doymak bilmeyen uçkurlarından tanıyabiliyoruz aslında! Kinyas ve Kayra adlarının bu yüzden her harflerinin dahi çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Yeraltı Edebiyatı'nı gerçekten de yerin altında geçen bir edebiyat türü olarak düşünebiliriz aslında. Bundan dolayı da romanın başlarında Kayra'nın uykucu olması özelliğinden dolayı ve Kinyas'ın beyninin çıkmazlarında volta atmasından ve uykusuzluğundan dolayı Kinyas'ın Kayra'dan daha da derinlerde ve yerin daha da altlarında olduğunu düşündüm ister istemez. Çünkü Kinyas'ın düşünceleri ilk başta benim için Yeraltı Edebiyatı'nın o karanlık yapısına daha uygun geliyordu. Bu nedenle onu daha fazla aşağılarda, derin düşüncelerde ve Kayra'dan daha düşünceli görüyordum. Bununla beraber yukarıda olmak isteyenlerin değil, aşağı tırmananların edebiyatıydı Yeraltı Edebiyatı.


Başlarda Kayra'nın realizmi, Kinyas'ın ise sürrealizmi temsil ettiğini düşünüyordum. Kayra uyumayı seviyordu, Kinyas uyumamayı seviyordu. Kayra yalancı ve ikna ediciydi, Kinyas günahkardı ve cesurdu. Ama bu karşıtlıklardı onları bu kadar da yakın yapan! Karşıtlıklara rağmen ikisi de hayatı ve kendilerini karşılarına çıkan her olay sırasında sorguluyordu, hem de ölümüne. Bu yüzden kitapta bir paragraf kitabın konusuyken diğer paragraf harika alıntıların bulunduğu bir paragraf oluyordu! En sevdiğim şeylerden biri olarak, bizim de günlük hayatlarımızda her gün yaptığımız ve iki karakterin de buluştuğu ortak noktalardan biri olarak karşılarındaki insanlara aslında çok şey demeye çalışıp fakat sonra vazgeçip de onları demeyip, karşılarındaki insanların tam da duymak istediği şeyleri demeleriydi. İşte biz de bunu yaklaşık olarak her gün yapıyoruz, evet, her gün. Her gün karşımızdaki insanlara onların duymak isteyeceği şeyleri söylemek zorunda gibi hissediyoruz.

Kayra'nın 250. sayfada dediği gibi yalnız kalabildiği ve bedeninin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğu beynine ait bir yalnızlık katedrali vardı. Bunun tersine Kinyas'ın ise artık fazla sayıda insanla etkileşime geçmekten oluşmuş bir insan kalabalığı katedrali vardı resmen!

Kinyas ve Kayra genel olarak beyinleriyle telekinezi yoluyla konuşuyorlardı sanki, bazen aynı bizlerin yaptığı gibi. İkili bir araya gelince neredeyse hiç konuşmuyorlardı fakat akıllarından esas geçenler günlük hayatlarımızda başka insanlarlayken düşündüğümüz şeyler kadar çeşit çeşit ve daha gerçeklerdi!

Ayrı bir parantez olarak, 540 sayfalık romanda Alp adında kendisine sadece 4 sayfa verilmiş karakterin geçtiği kısımdaki hikayeyi arada açıp açıp okuyorum. Sırf bu Alp adlı karakterin yaşadığı şeylerden bile mükemmel kitaplar yazılır, mükemmel filmler çekilir diye düşünüyorum. Gerçekten harika bir hayalgücü.

--- İncelememin bundan sonraki kısımları spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar ya da okumayı düşünenler incelememin devamını okumasa daha iyi olur kendileri için. ---

Bu romanla ilişkilendirdiğim şarkılardan ilki "Yüzyüzeyken Konuşuruz - Kalabalık" adlı şarkı. Kayra'nın Yolu'nun son sayfalarında hissettiğim ve Kayra'nın beynindeki zihinsel kalabalığa tam olarak oturan sözleri var bence. Ayrıca Kinyas'ın Yolu'nda Kinyas'ın dönüştüğü son hal olarak kaçamadığı fiziksel kalabalıktan dolayı altı milyar sıradan insandan birine dönüştüğü için de bu şarkı aklıma geldi.
"Kalabalık kalabalık evin içi, kaçamadık kaçamadık bir gün için, izin ver sana gelim ben." Gerçekten de Kayra, Kinyas'ın beynine ziyarete gitmek istiyordu. Kinyas da Kayra'nınkine!

Romanla ilgili ilişkilendirdiğim şarkılardan ikincisi romanda bir kaç yerde adı geçen "Alpha Blondy" adlı grup. Ben bu grubu dinlemeyi zaten çok seviyordum ve romanda adının geçtiğini görünce şaşırmakla birlikte çok sevindim. Bu şarkıyı da Kinyas ve Kayra'yı okuduğunuz sırada Afrika'nın sıcağını ve reggae ruhunu hissederek de dinlemenizi tavsiye edebilirim.

Romanda her iki yolun sonuna giderken başta demiş olduğum Kinyas ve Kayra'nın yerin altlarındaki yerleri değişmişti. Kayra, Kinyas'ın üstünde uyuyorken zamanla yeraltına inişe geçerek zihinsel ölümüne doğru sonsuz bir yol almıştı. Çünkü 205. sayfada onun da dediği gibi:

"En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın."

Kinyas ise tam tersine başta Kayra'nın altında beynindeki düşünsel paranoyalar ve uykusuzluğuyla birlikte voltalar atıyorken yerin altından kafasını çıkarmaya karar vermişti ve dünyanın altı milyar sıradan insanından biri haline gelmeyi tamamen kendisi istemişti! Aslında kendi dedikleri gibi, Kayra yazarak ve zihniyle kendi aydınlığı olan zihinsel ölümüne ulaşmıştı. Kinyas ise sıradan insanların arasına karışarak ve Kinyasi özelliklerini kaybederek kendi aydınlığına ulaşmıştı. Onun için Kayra'nın zamanla beynindeki bilgiler uçarken, Kinyas kendine gereksiz de olsa sürüsüyle sıradan bilgi sokuyordu!

Bu hayatta herkes Kayra ya da Kinyas'tan biri olabilir. İstediklerimizi sorgulamalıyız her gün. İstediğimiz ve amaçladığımız ölüm çeşidi zihinsel ölüm mü yoksa fiziksel ölüm mü diye sormalıyız durmadan kendimize...

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
531 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Birçok arkadaşımın okuduğu, incelemeler yaptığı, çok beğendiği, okumaya teşvik ettiği Hakan Günday kitaplarına Kinyas ve Kayra ile giriş yapmış bulunuyorum. Yazar hakkında bir bilgim olmadığı için yine önce yazardan başladım araştırmaya. Sonra kitaplarına kısa bir bakış attım; başladım Kinyas ve Kayra okumaya.

Farklı bir macera oldu benim için Kinyas ve Kayra... Yeraltı edebiyatı çok tercih etmediğim içindir belki de. Duymak, görmek istemediğimiz şeyleri bize açık seçik anlatan bu tarzı sanırım daha çok okuyacağım bundan sonra.

Altı çizilecek birçok cümle, akla yazılacak birçok söz ile karşılaştım bu güzel kitapta. Hiçlik de okudum her şey de. Dostluk da okudum ayrılık da. Ölüm de vardı kitapta, ölmeden ölümü hissetmek de. Kısacası yaşamak da okudum, yaşlanmak da... Bir Kinyas oldum bir Kayra. Kayra'ya kızdım, Kinyas'a hayret ettim. Bir an geldi Kayra'yı çok sevdim, bazen de olmadı bu dedim içimden...

İlk bölümü okurken cümlelerin devrikliği beni biraz yordu açıkcası. Bazı sayfalarda bolca tekrar etmişti kendini yazar. Ama sayfalar ve özellikle de ilk bölüm ilerleyince daha okunabilir ve anlamlı cümlelerle devam etti kitap.

Ve bahsetmeden geçemeyeceğim Alp karakteri... Dört sayfalık bir macera da olsa bu karakteri unutmayacağım hiç. Kayra'nın sorusu ile başlıyor anlatmaya Alp ve o anlattıkça okuma isteği artıyor insanın.

Bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum nadir kitaplardandı Kinyas ve Kayra. Her şey vardı ve hiçbir şey yoktu. Yalnızlık vardı, umutsuzluk, hayal kırıklığı, aşksızlık... Aforizmalarla dolu, herkesin gerçeklerle yüzleşeceği bir kitap okudum. İyi ki okudum...

Ve kitaptan en sevdiğim cümle ile bitiriyorum incelememi;
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
  • Az
    8.7/10 (3.596 Oy)3.338 beğeni12bin okunma14,5bin alıntı56,9bin gösterim
  • Aylak Adam
    8.1/10 (9,8bin Oy)9bin beğeni35,6bin okunma69,9bin alıntı171,2bin gösterim
  • Tehlikeli Oyunlar
    9.2/10 (5bin Oy)6,9bin beğeni16,8bin okunma96,9bin alıntı150,1bin gösterim
  • Böyle Söyledi Zerdüşt
    8.4/10 (4.773 Oy)5,9bin beğeni19,8bin okunma90,2bin alıntı209,2bin gösterim
  • Martin Eden
    9.2/10 (13,1bin Oy)18,5bin beğeni33,4bin okunma86bin alıntı412,9bin gösterim
  • Siddhartha
    8.3/10 (6,6bin Oy)5,8bin beğeni20,5bin okunma26,4bin alıntı106,2bin gösterim
  • Dava
    7.7/10 (7,3bin Oy)6,8bin beğeni31,4bin okunma18,5bin alıntı169,9bin gösterim
  • Yüzyıllık Yalnızlık
    8.3/10 (6,3bin Oy)6,4bin beğeni22,1bin okunma16,2bin alıntı154,7bin gösterim
  • Veronika Ölmek İstiyor
    8.4/10 (9,3bin Oy)8,8bin beğeni30,9bin okunma53bin alıntı138,8bin gösterim
  • Puslu Kıtalar Atlası
    8.8/10 (9,3bin Oy)8,5bin beğeni27,7bin okunma19,2bin alıntı151,2bin gösterim
531 syf.
·Puan vermedi
KİNYAS VE KAYRA - HAKAN GÜNDAY

"Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar."

*Her şeyi terkedip gitmeler var ya tam da bu mevzunun içine düşmüş İki insan. İki arkadaş. Biri Kayra, Tanrı'nın yeryüzüne yansıması demek, Kinyas ise Kin ve Yas duygularının sentezi. Bu iki insanla çıkıyorsunuz yolculuğa. Bu yolculukta ne var? Cinayetler var, ölümler var,  uykusuzluklar var.  Kaos var, kaotik ruhların çarpışması var ellerinde simsiyah kalplerle. Sonra ne oluyor,  İki tane insanı öldürmeye başlıyorsunuz kitapta. Kayra usulca yaklaşıyor yanınıza, ölüme gidelim diyor. Kinyas dur diyor daha parçalamadığım bir çok uzvum var ve parçalamadığım bir çok insan. Sonra düşüyorsunuz illegal işleyişin batağına. Türlü türlü yeraltı insanını tanıyorsunuz. Türlü bela. Sonra Kayra kendi yoluna gidiyor, Kinyas kendininki. Bu iki dost ayrılmıyorlar hiç ama. Sanki ruhları düğüm olmuş da ayrılamazlar. Kayra başlıyor zihninde ölümü yaşamaya. Son kez diyor, son kez. Huzurla ölebilmem için son kez suç. Türlü kargaşanın sonunda, insanın elindeki tek umut, huzurla ölmek oluyor. Bunun için çabalıyor Kayra. Kinyas ne yapıyor. Onca yıldan sonra, onca savaşımdan sonra. Onca kan, kemik, şeytani hislerin ardından dönüyor. Eve dönüyor yıllar sonra. Kinyas, kinle bürünmüş, uykuyla arasını sonsuza kadar kapatmış, elinde kırdığı kemik ve kan izleriyle eve dönüyor. Bir çocuk gibi, insan bunca savaşımdan sonra evi özlüyor. İnsan annesini özlüyor. Kayra ölüme, Kinyas evine dönüyor. Bu yolculuğa ölüm için çıkmışlardı, şimdi ölen mi suçlu eve dönen mi. Veya suç sadece insanların onları bu yola itmesinde mi. 

"Kendimi dinlemeyi öğrenmekti bu yaptığım. Çünkü duyabilecek kadar yüksek bir ses vardı içimde. Bunu fark edince, dünya üzerindeki tüm insanlar birden yok olsa dahi yalnız kalmayacağımı anladım."

#kinyasvekayra #hakangünday #doğankitap #yeraltıedebiyatı #kitaptavsiyesi #kitapönerisi #kitapolaj
567 syf.
·Beğendi
Farkında olunmayan spoiler içerebilir.
Kitabın özüyle uyumlu, sevdiğim bir parça:
https://m.youtube.com/watch?v=5iC0YXspJRM

Öncelikle kitabın türünü soranlara ne yanıt versem diye az düşünmedim, hangi kategoriye sokmaya çalıştıysam elimden kurtuldu. Yeraltı edebiyatı desek, benziyor ama tam olarak değil. Felsefe desek arkaplanında bolca var ama felsefi metin değil. Aksiyon zaten seçenek bile sayılmaz, kitabın adı Kinyas ve Kayra'nın maceraları değil neticede. Tabi bu düşünceler saniyeler içinde zihnimde gezerken verdiğim cevap "bilmem ki" oldu.
Bir insanın iç buhranları kelimelere kolayca dökülemezken, Günday iki koskoca dünyayı sığdırmıştı kitabına. Ben iki kelimeyle geçiştiremezdim.

Bir dostum sormuştu, hayatın bir simülasyon olup olmadığını hiç düşünmüş müydün diye. Evet dedim. Olması ile olmaması eşit derecede mümkün. Nihilistleri düşündüm, yarı yarıya haklılardı, aynı derecede de haksız. Bu örnek nerden mi çıktı; hayat aslında bizim bakış açımıza göre şekillenir, bu kitapta da bunun iki zıt kutuplardaki örneğini görüyoruz. Biri hiçbir şey yok, hiçbir şey yok! derken diğeri her şey var, her şey var! diyebiliyor. Ve ikisi de buna kendince sebepler buluyor ve kendilerince de haklılar. Bu örnek, bazıları mutluluğu zor şartlarda dahi bulurken bazılarının ise her şey uygun olduğu halde yanından bile geçememesini çok güzel açıklıyor.

Ben, ben olduğumu bildim bileli hayatın anlamını arıyordum. Var oluşun ve yok oluşun değişmez gerçeğini arıyordum. Bu kitapta bunun felsefesini çok güzel bir biçimde buldum. Hayatın öneminin önemsizliğinde yattığını söylersem herhalde parmağınızı şakaklarınızda döndürüp deli mi bu diyeceksiniz. Ama Günday'ın söylemeye çalıştığı şey de bu. Biz insanlar basit canlılardık özümüzde, basit şeylerden mutlu olabilecek şekilde evrilmiştik. Değer verdiğiniz birinin sizi sevmesinin kutsayıcı hazzını düşünün, yada soğuk bir kış akşamında kahvenin sıcaklığı içinizi ısıtırken kitabınızın sayfalarını çevirmeyi. Şimdi, sizin kastettiğiniz anlamda bir deli olmadığımı anlamışsınızdır.

Her insan hayatı taşıdığı gibi ölümü de taşır bedeninde. İyiliğin en doruk noktasını taşıdığı gibi kötülüğün en derinlerini de muhafaza eder içinde. İntihar edenlere rastlanmıştır tarihte, bedenini öldürmek isteyenlere. Oysa ilk defa zihnini öldürmekle tanışmıştım. İnsan, öldürebilir miydi zihnini? Yada neden öldürmek isterdi zihnini? Hayatın gerçeğini kavramaya çalıştığımız çocukluk döneminde güzeldi her şey. Tahminimce sorumlulukların olmaması değildir en büyük sebebi, bilincimizin olmamasıdır. Özbilinç, kendini bulmanın anahtarıdır evet ama o da, hayatın kendisinin çelişkilerle dolu olmasına benzer şekilde, kendini kaybetmek istemenin de anahtarıdır. Toplumun çoğunluğundan sıyrılan ve deliliğin sınırlarında gezinenler farkındadır her şeyin. Ve her şeyin farkında olmanın sonucudur zihnini öldürmek istemek.

Peki ya bir insanın zihni nasıl tekrar yaşama döner, ölmek üzereyken. "Ah ne güzeldi başkalarını sevindirmek" diyordu Zweig olağanüstü bir gece kitabında, bir insanı sevindirmekten daha da güzel olan onu yaşama döndürmekti. İçi ölmüş, kendini bağımlılığın ve yokoluşun bağrına bırakmış birini çekip kurtarmaktı. Bize tıp fakültesi sıralarında öğretilen kalp masajı sadece ölmekte olan bedenleri diriltmeye yarıyordu, ölmekte olan zihinler içinse başka yöntemler gerekliydi. Bunu da Kinyas'tan öğrendim. Kendini mutlu etmenin anahtarı bir şekilde başkasını mutlu etmekten geçiyordu. Bunu tekrar hatırlamak güzeldi.

Ve Kelimeler... Gidiyorum kelimesi en fazla ne kadar şey ifade edebilir? Kelimelerin zihinden geçenlerin binde birini bile anlatamadığını bilen sizden birilerinin cevap verebildiği soru. Diğerlerininse bir sonraki cümleye boş bir zihinle geçtiği, duraksamadığı soru. Yan yana oturup hiçbir şey konuşmadan birbirini anlayabilen insanlarınsa şuan gülümsediği soru.

Neticede en zoru da yaşamak. Her şeye rağmen yaşamaya devam edebilmek. Nasıl olsa bir gün öleceğiz, ne acelemiz var yaşamı küçümsemek için. Bazıları yaşamanın da uzun ve acılı bir intihar olduğunu söylerken haksızdı, acılara odaklanmaktan yaşamayı unutanların zavallı haykırışlarıydı çıkardıkları kuru gürültü.

Bu kitabı okuyanlar kolayca yaşamını ikiye ayırabilir; Günday'dan önce ve sonra olarak. Bazıları kurgu kısmını eleştirse de Günday'ın henüz lisede yazmaya başladığı ilk kitabı olduğunu düşününce eksiklik ortadan kayboluyor.

Sonuç olarak bu kitap herkese göre değil, yeri geldiğinde yer altının foseptik cehennemine inmeyi, yeri geldiğindeyse arşı tutan meleklerin kanatlarına değebilmeyi bilenler için. Önyargılı, sıkı ahlaki tutumlarıyla mutlu olanlar kapağını bile açmasın, kendi iyiliği için. Yeraltından 1000kitap'a, "huzursuz" okumalar.
531 syf.
·49 günde·Beğendi·10/10 puan
Hissetmemek ve hissedebilmek için her şeyi yapabilmek denen bir şey var sanırım bu hayatta. O küçük küçük ruhumuzda barınan çatlakların içinden geçmek, çevresinde dolanmak ve yeni yollar yaratmaya çalışırken hepimiz bir dönem Kinyas bir dönem de Kayra'yız aslında.. Her ne kadar iki ayrı karakter olsalar ve birbirlerinin zıttı olsalar da benim için tek bir insanın iki ayrı dünyası gibiydiler. Bu yüzden belki de yan yanayken hiç konuşmuyorlardı. Gerek yoktu. Bu adamların içlerinde hem her şey vardı hem de hiçbir şey yoktu. Ölüm ve Hayat gibi..
Hangimiz istemeyiz ki bu kadar hissizleştikten sonra bir beyin ölümü gerçekleştirmeyi.
Bu adamlar da kendi beyin ölümlerini gerçekleştiriyorlar. Biri kendini siyah çarşafların, siyah perdelerin içine bırakırken diğeri normalleşme dediğimiz toplumun, ahlakın, iyi ve kötü, güzel ve çirkin kavramlarının ortasına atıyor. Mutluluğu tarif etmeye başlıyor ve her seferinde ayağı kendine ve mutsuzluğuna çarpıyor. Bu kadar normalleşme içerisinde bile yine tüm kavramlara takılıyor ve istese de kendini aşamıyor. Kendinden uzun süre kurtulamıyor. Hangimiz kurtulabiliyoruz ki? Kayra siyahın içinde bedenini uyutup, zihnini boşluğa salarken Kinyas kendisi olmayı, normal olmayı, iyi bir iş, eş ve hafta sonları dostlarla yenilen yemekleri seçiyor. Bana kalırsa gerçek beyin ölümü sahibi Kayra değil Kinyas' tır.
Bir de benim favorim Alp'ten bahsetmek isterim. Nasılsın? Sorusuna öylesine güzel bir cevap verir ki sadece Alp'in cevabını okumak için bile bir kaç kez kitabı elime alacağımdan eminim. Hiçbir şey yok deyip Her şey var diye bitse de içinize hüzün işlenecek, sorgulama hiç bitmeyecek ve fikirlerinizin zıvanadan çıkacağı bir kitaba bakıyorsunuz..
531 syf.
·7 günde·10/10 puan
Öncelikle herkese Merhaba.

Bu benim yapacağım ilk inceleme olacak. Yapacağım ilk incelemeye olabilecek en zor olan "Kinyas ve Kayra" kitabıyla başlamak delilik olsa gerek ama yapacağım işte, galiba kitabı okuduktan sonra onların deli tarafından biraz ilham aldım ya da kimlerin hakkımda ne düşündüklerini önemsememem gerektiğini öğrendim neyse etkisinden bir an önce çıkmalıyım yoksa hiç iyi davranışlarım olmayacak...

Kinyas ve Kayra evet, kitabın ilk sayfalarını okurken bu iki zat hakkında bir hüküm vermek istiyordum. Evet, istiyordum çünkü insanoğlu hüküm vermeyi çok sever, bende insan olduğum için daha doğrusu insan olduğumu düşündüğüm için bu hükmü vermek istedim. Ama bulamıyordum, zorluyordum kendimi. Bunlar kim? Amaçları ne? Neden yaşıyorlar? Bu soruların cevaplarını arıyordum, Neyseki imdadıma Zippo çakmak yetişti, daha doğrusu Kayra'nın Zippo çakmak üzerine yazdırdığı yazı imdadıma yetişti.
"TAEDİUM  VİTAE" yaşamdan bezginlik ve bıkkınlık veya yaşamdan nefret etme ve küçümseme anlamı taşımaktır. Kinyas ve Kayra karakterleri için bu kavram biçilmiş kaftan olsa gerek.

TAEDİUM  VİTAE...

Onlar azılı iki suçlu iki piskopat iki tecavüzcü iki hırsız iki katildir. Ama hayır, en büyük suçları bunlar değil. En büyük suçlarını en sona sakladım, Acun gibi heyecan yaratmak istedim incelememde, belki çok okunur diye !
Onların en büyük suçu bana göre "ÇOK DÜŞÜNMEK" çok düşünüp hayatın tüm pislikliklerini (Irkçılığı, paranın gücünü, üçüncü Dünya ülkelerin kaderini, kadınların dünyadaki konumlarını, Amerika'nın Dünya'yı yönettiği gerçeğini ve en önemlisi hayatın güçsüzlere karşı nasıl acımasız olduğu gerçeğini) anlayacak veya kavrayacak derecede çok düşünmektir. Bir yerde gördüğüm bir söz vardı "DÜŞÜNMEK CEHENNEMDİR" diye. Galiba bu fazlasıyla doğru bir söz. (Şu an hatırladım Shakespeare abimizin "Beklemek Cehennemdir" sözüydü o, ama bana sorarsanız düşünmek de cehennemdir.) Zaten bunları tam anlamıyla düşünen bir insanın sağlıklı olmasını beklemek çok saçma olur.

Nitekim Kinyas ve Kayra da sağlıksız iki insan şeklinde yaşamaya (yaşamamaya) çalışmaktadırlar. Pardon insan dedim hayır onlar insan değil yani kendileri de insan olduklarını düşünmüyorlar zaten. Aramızda kalsın bende bu piskopatlıkları yapan iki kişinin insan olduğunu düşünmüyorum. Aramızda kalsın diyorum çünkü Allah korusun gelip beni de öldürebilirler. Zira insan yaşamı onların gözünde bir sineğin yaşamından farksız. Galiba tekrar kitap beni etkisi altına aldı. neysee hemen etkisinden çıkıyorum. Hoppp!! Çıktım. (diye düşünüyorum)...

Bu iki zat "Hayata rest kadere sitem çekenlerdendir." Bu sözü ben ergenken çok duyuyordum. Neyse ki ergenliğimden kalan bu sözü güzel bir yere yerleştirdim.

Kinyas ve Kayra... ve artık bu iki insanlıktan uzak şahısların yolu ayrıldı. Herhalde yapmış oldukları piskopatlıklardan sıkıldılar. Yeni piskopatlıklar peşinden koşmaya başladılar "İnsan olmaya başlamak" gibi...

Ama Kayra bunu pek başaramadı onun yolu engellerle ve yokuşlarla dolu bir yoldu en büyük yokuşu ise düşünceleriydi ve bu yüzden zihnini öldürmeyi seçti. Ama bedeni yaşıyordu...

Hayatın cilvesi Kinyas'a ise iyi davrandı o başardı insanlığa giden yolda 180 km hızla gitmeyi...
Onun insanlığa giden yolu yokuşlu değilmiş demek.
Zaten Kinyas doğum gününde dilediği şeyle de bize fazlasıyla belli etti insanlığa giden yolda hızı sevdiğini...

Dileği şöyleydi; "İyi bir insan olmak istiyorum..."

Zor yolculuk ikisi için...
531 syf.
Bazen bir yeri okuyup durdum, kendi kendime düşündüm, konuştum, tartıştım; karaktere kızdım, üzüldüm, sevindim.
Kinyas şehri tasvir ederken, bakkala girip süt alırken, fırından poğaça alırken, üniversiteli gençleri izlerken uzun süredir nefesimi tutuyormuşum da Kinyas ile beraber derin bir nefes vermişim gibi hissettim samimi bir şekilde.
533 sayfalık koskoca kitabın ilk iki bölümünü, sırf son bölüm olan üçüncü bölüm için okumuşum gibi hissettim; yaklaşık 400 sayfalık o kısım sadece üçüncü bölümü daha iyi anlamamız, daha iyi hissetmemiz için yazılmış gibi geldi kitabı bitirdiğim zaman. Ve gerçekten de bittiğinde arkamda koskocaman bir öykü bırakmış gibi hissettim.
"Hayatta yok etmenin zamanı asla gelmez, çünkü bir saat sonra yaşayacaklarını bilemeyecek kadar insansındır."
531 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Kinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın 23 yaşındayken, okulunun karşısındaki kahvede yazdığı, ilk romanı. Yeraltı edebiyatına giriş yaptığım bu günlerde “onların Bukowski’si varsa, bizim de Hakan Günday’ımız var!” düşüncesi ile Bukowski’ye ufak bir ara verip Hakan Günday ile tanışmak istedim. Pek de memnun oldum, sizlere de bahsetmek istedim.

Bu siteyi keşfetmeden önce kitap okuduktan sonra Ekşi Sözlük’teki yorumları okurdum. Artık incelemeleri okumaktan daha çok keyif alıyorum. Ama yine de eski bir alışkanlıktan ötürü sözlüğe bir bakmak istedim, pişman oldum. Zira kalbim kırıldı çok beğendiğim kitap hakkında “ergence” olduğundan bahisle yorumlar yapıldığını görünce. Kim çıkarttı bu “ergen” sözcüğünü biyolojik anlamının dışında kullanmayı bilmem. Anlamadıkları her duyguyu bu şekilde nitelendirmeye başlamış insanlar. Yüzeysel bir eleştiri, aksini kabul edemiyorum. Problemleri ergence diyerek basite indirgeme çabası her zaman doğru sonuçlar vermiyor.

Bu tatsız konuları bırakıp karakterlerin üzerimde yarattığı etkiden ve haklarında varmış olduğum kanılardan bahsetmek istiyorum şimdi. Kitabı okumadıysanız ve ilerde okumayı düşünüyorsanız, burada vedalaşıyoruz sizlerle ve devam ediyorum.

Üç bölümden oluşuyor kitap. Her bölümü bir oturuşta okumanızı tavsiye ederim öncelikle. Bölümler arası çok keskin çizgilerle ayrılmış çünkü. Birbiri ardına okuduğum zaman kafamı kitaptan kaldırdığımda boş gözlerle baktım etrafa. Evet, ne diyorduk...

Kinyas... Kin ve yas. İsmini kendi kendine veren, geceleri uyuyamayan, yakışıklı suratının aksine vücudu dövmelerle kaplı şiddete eğilimli bir adam. Kan kardeşi Kayra... Uyuyabiliyor Kinyas’ın aksine, uzun saçları ve bıyığı olan, siyah giyinmeyi seven, çirkin bir adam. Birlikte geçirdikleri günlerden bir kesit okuyoruz ilk bölümde. Sonra kitap Kayra’nın yolu ve Kinyas’ın yolu olmak üzere dev bölümlere ayrılıyor. Hangisini seçerdim diye çok düşündüm. Okuyan birçok kişinin aksine Kayra’nın yolunu seçeceğime karar verdim. Neden ama niçininden bahsetmek istiyorum.

Başlarda Kinyas ve Kayra’yı birbirinden ayıran pek de derin çizgiler yok. İkisi de insanlığını yitirmiş katiller. Farklı bir düşünce sistemleri var, insani duygular hissedemiyorlar. Bir amaç edinmişler kendilerine. Yazarak anılarını ve hayallerini tüketmek, unutmak ve nihayetinde zihinsel ölümü gerçekleştirmek. Aynı etkiyi bırakmıyor üzerlerinde yazmak. Kayra zihinsel ölümünü gerçekleştirirken, Kinyas insanlığına dönüyor. Peki benim için neden Kinyas’ın değil de Kayra’nın yolu? Kayra, hasta. Bir dostunun gözlerini kaşıkla çıkarırken dahi düşündüğü şey yerlere sıçrattığı kan oluyor. Hissetmek için öldürüyor belki, üzülmek istiyor, mutlu olmak istiyor, pişman olmak istiyor... Herhangi bir şey, herhangi bir duyguyu hissetmek istiyor. Okurken bu sefer diyorsunuz, bu sefer hissedecek. Hayır, olmuyor. Böyle adamların düzelebileceğini, onları iyileştirebileceğimizi düşünmek kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülük. Bize aşık olmayacaklar, bize dost olmayacaklar, zarar verecekler sadece. Tedavi edilmeleri gerekiyor, ama bizim tarafımızdan değil. Yine de seviyorum Kayra’yı. Yaptıklarında bir tutarlılık buluyorum çünkü, mantığını anlayabiliyorum. Mutlu olmayı, sevmeyi keşfedememiş bir adam. Dünyanın düzenine ayak uyduramadığı için kendi dünyasını yaratmış.

Kinyas’a gelecek olursam, bu yazma fikri, yazarak tükenme fikri kendisinden çıkıyor. Beklemediği bir etkisi oluyor onda fikrinin. Kayra’yı terk ediyor ve insanlığına dönmenin ilk adımını atmış oluyor. Kayra zihinsel ölümünü gerçekleştirirken Kinyas’ın insanlığa dönüş süreci yaşanıyor. Ailesine dönmüş, kendisine bir sevgili edinmiş... Duygularını uçlarda yaşayan Kinyas gitmiş, yerine orta karar, topluma adapte bir Tolga gelmiş. Kinyas aşıkken gözü başka hiçbir şey görmüyor. Ölesiye bağlanıyor sevgililerine. Korkup kaçıyor kadınlar kendilerinden. Tolga’ysa modern toplumun sıradan bireyi. “Senden hoşlanıyorum.” diyebiliyor sevgilisine. Bunu dediği an keşke diyorum, dönmeseydi evine. Topluma adapte olmak bu muydu? Gerçekten normal görünmek için orta karar mı yaşamamız gerekiyor?

Sanırım yaşadığımız çağda Tolga gibi olmak zorundayız kabul görmek için. Delice sevmemeliyiz, hoşlanmalıyız sadece. Ya da Kayra gibi zihinsel ölümümüzü gerçekleştirmeliyiz. İrdelenecek o kadar çok şey var ki bu kitapta, herkes kendine farklı bir sonuç çıkarabilir. Çıkarmaya da bilir, bırakalım dağınık kalsın... Yalnız hissediyorsanız, yalnız olmadığınızı hissedeceksiniz okurken. Sizin gibi düşünen, bu kalabalığa uyum sağlayamadığını düşünen başka kalabalıklar da var aslında. Okuyun, göreceksiniz... Sevgiler.
531 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Öncelikle herkese merhabalar değerli 1000Kitap Ailesinin üyeleri….

Uzun bir yorumda bulunacağım baştan söyleyeyim. Kızanlar olabilir, yarıda bırakanlar ama bu kitaba böyle bir yorum yapmam şart. Kitabı okuyacak olan arkadaşlara ön bilgi olmasından dolayı yazmam gerektiğini hissediyorum.

İlk Hakan Günday kitabım ve çok etkilendim. Kitabın her okuma listesinde bulunması beni aslında alıp okumaya yöneltti. Hakan Günday’ın bu kadar başarılı bir yazar olduğundan hiç mi hiç haberim yoktu. Simyacı, Martı, Küçük Prens gibi içerisinde güzel alıntılar olan kitaplardan sonra bu kitabı okumak o kadar vurucu ve şaşırtıcı ki. Kesinlikle herkesin harcı değil bu kitap. Gerçekten çok başarılı bir yazar. İçerisinde o kadar altı çizilecek kelimeler, cümleler, paragraflar var ki sadece altı çizilen yerleri okusanız bir kitap olacak zaten. Bunu derken en sitemizdeki kitaplar arasında fazla alıntı yapılan 4. Kitap olduğunu da belirtmek isterim. İlk defa bu kadar uzun süren bir kitap okudum. Başta dedim bu nasıl bir şey okuyamıyorum. Sıkılıyorum. Ama içimde bir his bu kitap güzel devam et diye dürtüyordu. Tekrar başlıyorum. O kadar ağır edebi içerikler var ki anlamlı, mesaj veren. Okuyorum anlamıyorum tekrar okuyorum. Hırslanarak okumak için zorluyorum kendimi çünkü biliyorum devamında çok güzel bilgiler var.
İçeriğe geçersek kitapta ana karakter olarak malum isminden de belli Kinyas ve Kayra var. Bu iki isim üzerinden felsefe, psikoloji, yaşam, insanlık, özellikle karamsarlık, umut, hüzün ne bulduysa anlatmış Hakan Günday. Bu karakterler üzerinde bir çok eleştiri, sorgulama, analiz ve iç hesaplaşma yapmamızı sağlamış. Afrika’da başlayan roman Gambiya ve Ankara’da son buluyor. Roman kendine yeraltı edebiyatı denilen türden yazılmış. Çünkü içinde şiddet, cinsellik ve her türlü illegal faaliyetler içeriyor. Bazı kısımları içerik dolayısıyla beğenmedim bu kadar illegallik yüzünden. (Uyuşturucu, sex, şiddet, vb.) Ama yazar gerçekten bunları da unutturdu kurgularıyla. İlerledikçe ne kadar çok okumuşum diyebilirsiniz. Sürükleyicilik artıyor. Çok etkili aforizmalar da satırlar arasına serpiştirilmiş ve anlatıma güç katmış. Çok fazla karamsarlık içeriyor. Bu yüzden sıkılabilirsiniz katılıyorum ama içerikteki anlamlı metinler bunu öteye atabiliyor. Hikayeler içindeki karakterlerin içsel konuşmaları harikaydı. İnsanın derinliklerinde gizlediği karanlık doğasını ve hiçliğinde kayboluşunu, içten içe ruhuyla hesaplaşmasını anlatan bir eser. Çok da fazla içerikten bahsetmek istemiyorum.
Övgüyü hak eden bir eser. Okuduktan sonra kişisel algı ve edebi zevkte değişiklik oluşturabilir. Hissettirdikleri ile başka bir kitap yazılabilir. Ağır bir kitap roman okumak isteyenler ilk başlarda okumasını tavsiye etmem. Elinden atıp sıkılabilir. Beklentiyi de artırıp size çok dehşet bir kitap deyip üzmek de istemiyorum. Zor okudum, çok sevdim. Tavsiye ederim.
Son alıntılarla bitiriyorum.
Hayatın bir anlamı olmalı buda insanın mutlu olmasıdır. İnsan neden bile bile kendini kör kuyulara atsın ki. Önemli olan mutluluğu aramaktır mücadele etmek. Hayat reddedemeyeceği kadar güzel ve gerçek. Bu hayatta umut, sevgi, dostluk, insanlık var! Ölümse boş bir kağıt !
İyi okumalar ve mutlu pazarlar 1000Kitap Ailesi…
531 syf.
·13 günde·Beğendi
Kitabı On üç günde bitirdim. Böyle bir eseri bir çırpıda bitirmek yanlış olurdu zaten. Sindire sindire, her bir cümlesini irdeleyerek okumak gerekir. Konuya gelirsek ;
Kitaptaki karakterlerin her ikisinin de yaşadığı psikolojik rahatsızlığı tanımlamaya çalışırken, bu durumu özetleyen bir terimden bahsetmek istiyorum : Taedium Vitae.
Araştırmalarım sonucunda genel anlamda 'yaşamdan bıkkınlık' anlamına gelen bu söz öbeği kitabın ana iskeletini oluşturuyor. Karakterlerin uzun iç konuşmalarının bolca yer aldığı kitapta uyuşturucu, cinsellik, şiddet, alkolizm...vb gibi rahatsız edici temalar bu edebi türün (yeraltı edebiyatı) gereği olarak var ve kitap bunun bilinciyle okunması gerekir. Keza içerdiği temalar bazı okuyucularda ters etki de yaratabilir hatta beğenmemenize bile sebep olabilir.
Yazar, zor bir işi başarmış gibi. Bütün cümleler zekice kurulmuş. Yıllar süren bir çalışmanın ürünü gibi dolu dolu bir eser olmuş. Ayrıca kitapta birçok konuya göndermeler mevcut : Dine, Faşizme, kapitalizme, ABD ve Anglo-Sakson halka.
Her bir cümlesini çok sevmeme rağmen, tavsiye etmekten de bir o kadar çekindiğim bir kitap oldu benim için. Üstelik ne anlatıyor? Türü ne? gibi sorularla da kitabı kategorize etmek zor. Bende çok derin bir etki yarattı ve uzun yıllar zihnimde yer edeceği şüphesiz. Ben bunu söylemekle yetinebilirim ancak. Hakan Günday'la tanışın. Ne anlattığını, amacını ve etkisini okuyucu tecrübe etmeli bence...
531 syf.
·30 günde·Beğendi·10/10 puan
30 yaşa kadar Hakan Günday okumamış olmanın "keşke"si uğradı kültür mabedime. Ben daha ilk satırlarda göz gezdirip harf ve kelimeleri dizginlemeye çalışırken hissettirdi varlığını. Gölgesi düştü önüme, hesap sorarcasına: ‘’Otobiyografik belleğinin hakimiyetini aldığın yaştan beri niye kesiştirmedin yolunu?’’ Neyse ki ölmeden önce kesişti yolumuz, ben de kovdum huzursuzluğa boğan o "keşke"yi. İstemem ben öyle beni yıpratacak şeyleri kutsalımda, aradığım sadece huzurken...

Zorlama betimlemelere bata çıka yavaşça uzaklaşarak devam edelim öyleyse: ‘’mm2"ye düşen muazzam sayıda değerli iplikten üretilmiş kaliteli bir kumaş gibi satırlarının kalitesi; sanat ve hikaye bütünleşmiş her cümlede. Çoğu cümle grubu tek başına birer yapı gibi. Öyle sık yapılar ki hem de... Hem felsefe konuşturmuş, hem siyasi ve sosyal eleştirilere yer vererek yazmış Günday. Gerçi felsefe yapmışlar dediğimizi duyarlarsa vurabilir bizi Kinyas ve Kayra, aman!.. Oldukça da başarılı bir çatısı var kurgunun; -belki özgün değildir ancak daha önce de hiç karşılaşmadım- kitapta okuduğunuz cümlelerin oraya nasıl gelip yerleştiği, başlı başına bir yaratıcılık örneği.

‘’Varlığıma nedensizlikten delirdim ben. Hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. Hepsini giydim. Hiçbiri olmadı. Hepsi dar geldi.’’ derken Kinyas; varoluşun sancılarını iliklerine kadar hisseden, hayata karşı kaybedilen bir inançsızlıkla ölüme meydan okurcasına hiçliğe sürüklenen iki arkadaşın hikayesinin özünden bahsediyordu aslında. Öyle farklı ve yalnız hissediyorlardı ki ’’Kendisini uzaydan dünyaya düşmüşçesine yalnız hisseden bir adama ilgisini çekecek ne anlatılabilirdi ki?’’ der ayrıca Kayra; Kinyas ve kendisi için bir yerlerde. Hayatın kendisiydi onları yoran. Oksijendi bağımlı oldukları zehir. Güzel kaldırımlardaki insanlardı onları tiksindiren; insanların, sıradanlıklarını yaldızladıkları yalanlarla olmadıkları gibi sunmalarıydı… Çoğu noktada aslında birbirinden oldukça farklı olmalarına rağmen, hayata karşı öylesine kin ve nefret dolu oluş ortaklığıydı birleştiren belki de bu iki arkadaşı...

Günday’ ın kitabı üç bölümden oluşuyor: Kinyas ve Kayra birlikte, Kayra tek, Kinyas tek olarak... Mekan olarak da çoğunlukla Afrika’da olmak üzere Amerika ve Türkiye yolculuklarıyla uzanan, belirsiz bir arayış sürüp gidiyor. Bolca suç, cinsellik, alkol ve hatta cinayet ve tecavüz içeren kurguda ilerleyen roman, hayatın gerçeklerini acımasızca yüzümüze vuruyor. İşlediği suçlara öylesine kaptırmışlardı ki karakterlerimiz kendilerini, "Kötülüğüm bir rüya olmalı! Acımasızlığım bir rüya olmalı ki, bundan yıllar önce annesine sımsıkı sarılan Kinyas gerçek olsun!.." diye farkındalık yaşıyor Kinyas’ımız bir ara. Bütün tabulara karşı dikiliyorlar ayakta, "Denge, insanoğlunun icat ettiği en vahşi kavramdır! İp cambazının kendini en iyi hissettiği an, kendini ağa bıraktığı andır oysa." diye de belirtiyor zaten ayrıca Kinyas.

Hikaye açısından akıcılık bekleyen biri için, verimli bir okuma serüveni olmayabilir. Ancak daha çok cümlelerin kalitesine ve cümleleri yaşayarak, hissederek, yer yer üstünde durup düşünerek okuyan biriyseniz oldukça haz vereceğini düşünüyorum. Ki benim favori yazarlarımdan biri oldu Hakan Günday bu kitabıyla. Bir gün, 40'lı 50'li yaşlarda bir şeyler yazma hevesim vardı; ancak böylesine bilgi birikimini, böylesine bir hayal gücünü ve böylesine bir yeteneği görünce imkansız olduğunu anladım. İmkansızlıktan ziyade gereksiz, israf olarak gördüm yazabileceklerimi. Neyse ki en azından gurur duyabileceğimiz bir yazarımız daha olduğunu öğrenmiş oldum, yetinebilirim. Herkes kahraman olamayabilir neticede…

Yazarımıza biraz daha değinmek istiyorum kısaca: Kendisi 1976 doğumlu. 2000 yılında yayınladığı ilk kitabı olan Kinyas ve Kayra'yı lisede okuduğu zamanlarda yazmaya başlamış ve yaklaşık 4 yılda tamamlamış. Ayrıca tiyatrocu kişiliği de mevcut. Bu yüzden de kitaplarında kurguyu çok iyi işlediği, gerçeklik hissini ve karakterlerin davranışlarıyla derûnî kimliklerini de çok iyi yansıtabildiği vurgulanmakta. Ek olarak da: Şahsiyet dizisi ve Müslüm filmindeki yazarlardan biridir kendisi.

Her kitapta olduğu gibi hayata dair bazı ağır gerçekleri ve tespitleri, aklımızdan geçen binlerce akıp giden parçalanmış ancak toparlayamadığımız cümlelerin, paketlenmiş olarak - hem de mükemmel paketlerle- sunulduğunu görmek mutluluk verici. Ve Hakan Günday bunu çok güzel başarmış ve de kitabın genelinde kullanmış. Bu sebeple kitabın neredeyse tamamını alıntılama duygusuna kapılabilirsiniz!

Hiçliği ararken orada her şeyin olduğunu uman kişilerin hikayesi bu, huzuru arayan bu iki arkadaşın hikayesi… Onları bekleyen bir son var; herkesi bekleyen, o yüzü gölgeler ardında gizlenen peçeli bir son gibi. Peki o sonda ne var? Hiçbir şey mi, her şey mi?


SON
----------------------------
Son olarak, sevdiğim alıntılardan sadece bazılarını sunarak, yaptığı işin kalitesini gösterebilmeyi umuyorum:
- ‘’Sorarlarsa, ‘Ne iş yaptın bu dünyada?’ diye, rahatça verebilirim yanıtını: ‘Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından...’’’
- ‘’‘Dilek tut!’ diye bağırdı. Hayatımda ilk defa bir tane tuttum. Arzumun muhatabının kim olduğunu bilmiyordum tabii. Pasta tanrısı mı, mum tanrısı mı, krema mı? Ve içimden o dilek cümlesini kurdum: ‘İyi bir insan olmak istiyorum.’ Mum söndü.’’
- ‘’İnsan, insan olmaya geliyor dünyaya. Kesinlikle bir tercihi yok. Hiçbir şeyi seçemeden de gömülüyor toprağa. Yerin iki metre altındayken de bin bir böceğe lunapark oluyor daha önce bin bir dudağın öptüğü bedeni.’’
- ‘’Ama biliyorum, izin vermeyecek insanlar rahatça kendimizi yok etmemize. Arkadaş olacaklar. Âşık olacaklar. Sırdaş kesilecekler başımıza. Robinson'un bile yanına Cuma'yı veren dünya, üzerinde yaşayan bütün insanları tanıştırma gibi hastalıklı bir saplantıya sahipken uzak kalmamız çok zor olacak gündüzün ve gecenin seslerinden...’’
- ‘’İnanırsam bir gün boyun eğerim iyiliğe. Ama matbaadan çıkmış bir kitaba inanmamı beklemek, zekâmla alay etmek dışında, benden insanın kötülüğünü de unutmamı beklemek olur.’’
- ‘’Din kitapları ilk insandan söz eder. Adem'den. Bunu kabul edebilirim. Ve kaburgasından türemiş Havva'yı anlatırlar. Bunu da kabul edebilirim. Mucizeler dinlerin ana motorlarıdır ne de olsa. Ancak üreyerek çocuk yapmalarını ve o çocukların da kendi aralarında üreyerek çoğalmalarını kabul edemem.’’
- ‘’Gerçek şu ki, dünyaya binlerce yıldır hâkim olan insanlık, din kitapları esas alındığında, sakat bir ırktır. Hastalıklıdır. Kardeşlerin birbirleriyle çiftleşmesinden üremiştir.’’
- ‘’Altı milyarlık bir seks ve şiddet bahçesi. Altı milyarlık bir gaz odası... Gerçekçi olalım! İyi bir gösteriyiz bizi seyredene. Onun için ölüp ölüp doğuyoruz. Gösteri devam etsin diye!’’
- ‘’Bazen bembeyaz bir ekran hayal ediyorum. Gözlerimi açtığım zaman gördüğüm lekesiz bir beyazlık. ‘Hayat’ diyorum. ‘İşte bu! Bembeyaz. Hiçbir şey yok üstünde, altında. Zihnim bembeyaz. Bildiğim her şeyi unutmuşum. Tereddüt ettirecek bir bilgi kırıntısı bile yok kafamda. Sadece iç organlarım var derimin altında. Tek bir düşünce yok...’ Ve birden, sokakta ateş isteyen bir ses, güzel bir çift bacak, birkaç nota beni o beyaz hücreden çıkarıyor ve bir renk kaosunun içine bırakıyor. Küfrediyorum iradesizliğime. Küfrediyorum insanlığıma.’’
- ‘’...Hatırlıyorum, dokunarak beni tahrik etmeye çalıştığını. Ama vücudumun bana ait olmasından dolayı onu değil de beni dinlediğini hatırlıyorum...’’
- ‘’Attığım her adımda bugüne kadar içine gömülmüş ve karışmış milyarlarca yaratığı düşünüyorum. Ölümün üstünde yürümeyi sevmiyorum. Ve dünya aklıma sadece bunu getiriyor, içine gömdüğü milyarlarca ölüyle. Birinin burnu, diğerinin ayakları. Bunların üzerine basarak gidiyor milyarlarca insan işine, okuluna…’’
------------------------
531 syf.
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında Afrika hariç değil...

''Sözlerimin sonunu duymadığın zaman
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman
Değiştiriyorum son kelimelerimi
Değiştiriyorum sonumu.'' Sayfa 22

Başlamayan biter mi? Biten başlar mı? Ya da hangisi ilktir? Başlamak mı bitmek mi? Bitmeden bir başlagıç mümkün müdür? Aralarındaki tek ortak nokta fiil olmaları mı?... Sürüp giden bir döngü bu. Bitmenin kaçınılmazlığı, başlamanın dayanılmazlığı. Tüm bunlar icra ettiğimiz hayatımızın sekülerliğinin tabiiliğidir esasen. Zamanla insan büyük işler başarmaktan çok hayatta kalabilmenin yollarını arıyor. Bir zaman sonra her şeyi iyiye götürmekten çok her şeyin daha da kötüye gitmemesini diliyor. Zaten her şeye sahip olmaya çalışan hiçbir şeye sahip olamıyor. Büyük yazarların, ressamların vs. hayatları acılarla dolu. Belki sanatın hammaddesidir acı. Belki de Tanrı bir yerden alıp bir yerden veriyordur. Acaba seçme şansımız olsaydı huzurlu, sakin ve sorunsuz bir hayatı mı isterdik? Yoksa büyük acıların içinde büyük işler başarmayı mı? Huzurlu bir hayatın içinde sıkılmış bir meyve suyuna döndükten sonra büyük işler başarmanın hayalini kurarız. Şahsen ben kuruyorum. İnsan neye sahip değilse diğerini istiyor. Elinde olmayana ya da elinden gidene olan alakasına milyonlarca sayfa yazılabilir. Bunu hangi felsefe ya da psikoloji terimi, konusu açıklar bilmiyorum. Ancak elinde olanın kıymetinin kaybedildikten sonra anlaşılması çok acımasızca. İnsanın kendisine yaptığını bir başkası ona yapamaz. Tercihler, adımlar, istekler, hayaller... Tek bir noktada birleşiyor insan: Pişmanlık! Var mıdır pişman olmayan? Dönüşsüz pişmanlıklarımız olmadı mı hiç? Oldu. Hayatı sevdik, hayata kinlendik... Hayat yas ocağımız oldu.

SPOİLER SİZ MİSİNİZ?

Hikayemiz Afrika'da başlıyor. Zihinsel ölüm furyasının iki takipçisi. Yaşamak istiyorlar yok yok yaşamak istemiyorlar. Bedenleri hayatta kalsın istiyorlar ancak zihinleri çürüsün istiyorlar. İnsanlar ölüyor. Umurlar kıpırtısız! İşkenceler süregeliyor, umurlar sessiz. İçinde yolunu kaybetmiş iki insan yolunu kaybetmiş bir coğrafyada birilerinin ömründe karar sahibi oluyor. İçlerindeki kin başkalarının yası oluyor. Kader insanların zihinlerinden akıp size sirayet ediyor. Ne acı. Değişmek istiyorlar. Her bir umut kıpırtısının peşinden koşmuyorlar belki ancak elle tutulabilir olsalar ona dokunmayı istiyorlar. Sevmek, sevilmek, önemsemek, bir iş sahibi olmak, akşam evine ekmek götürmek istiyorlar belki. Ancak Tanrının hükmünün yok olduğu Fildişi kıyısında, Gana'da, Zambiya'da, Meksika'da zihinsel ölümlerinin altyapısını hazırlıyorlar. Sonra anlaşılıyor: Bitmek de bitiyor...

Zihinsel ölüm, zihinsel ölüm, zihinsel ölüm

O kadar çok tekrarlanıyor ki ''zihinsel ölüm'' gözü yoruyor, zihni yoruyor, can sıkıyor. 2000 yılında ilk baskısını çıkarıyor kitap. Hakan Günday'ın ruh aynası gibi. Açıyorum Google'dan fotoğraflarına bakıyorum, Youtube'dan konuşmalarına bakıyorum. Koca cüsseli adam da ölmeye epey meyil biriktirmiş. İlk roman ya kabul edilebilir diyebilirsiniz bunlara. Evet belki diyebiliriz. Sonuçta ölüm bu, yaşamak... Tekrarı mazur görülebilir. Bir varoluşçuluğun ayak izlerini görüyorum bazı sayfalarda özellikle sonlara doğru. Her ne kadar yokoluşçuluk kaplasa da kitabın hatrı sayılır bir kısmını sonu yine varoluşçuluğa dayanıyor. Hakan Günday kendisini gizlemekte istemiyor. Azıcık Orhan Pamukvari bir hareketle kitabına gerçekçilik süsü verip merak öğesi katıyor ve canlı tutuyor bizi. Daha çok yolumuz var bu şüpheye ihtiyacınız var diyor sanki sayfaların arasından başını uzatıp. Ülkelerarası ve duygulararası gitgeller bizi canlı tutmaya yetiyor. Sade bir anlatıma sahip. Ancak düşünmeye, sorgulamaya da sevk ediyor.

Okurlar olarak melankolik kitaplara daha bir meylimiz var. Çünkü içimizde acıyı seven bir taraf var. Ayfer Tunç, Dostoyevski vs okuyupta mest olmamız kalemlerinin güçlülüğünden çok içinde içerdiği acının hamurunun ekmek olup içimizdeki o açlığa olan yakınlığı. (Elbette ikisi de muazzam yazarlar) Kinyas ve Kayra'nın hikayesinin bize yakınlığı, ilk sayfadan alarak bizi sarması da içimizde duyduğumuz ya da duymak istediğimiz o acıya hitap etmesinden kaynaklanıyor. Belki güzelliklere, iyiliklere karşı hissizleşmiş olabiliriz. Ancak acının modası asla geçmez. Aslanın ilk defa böyle yüce bir asla olduğunu görüyorum. Bu melankolik havanın içinde Günday'ın aforizmaları da yine içimizi gıdıklıyor. Hatta çoğumuz telefonlara sarılıp bu alıntıları paylaştık. An itibariyle 4714 alıntı. Baya hatrı sayılır :)

Kitaplar ile aramızda oluşan sıkı bağın Pdf ile koptuğuna inanır oldum. Artık elimin gerçek bir kitaba değmesini istiyorum. İnanın sürekli pdf okumak insanı kitap okumaktan soğutuyor. O kokuyu, elle tutulurluğu özlüyorum. Çok zorunda kalmadıktan sonra pdf okumamayı düşünüyorum. En azından bir süre ara vereceğim.

Yine yoğun bir trafiğin arasında başlayıp ancak bu sabahın zınında kalkıp ansızın bitirdim seni. İyi ki de bitirdim seni. Cemil ağabeyim bekliyor. Sabahattin ağabeyimle ne zamandan beri iki sözün belini kıramadık. Peyami abi, Ahmet Hamdi, Ulu Pessoa ve kitaplığımda bana küskün bakan kitaplar. Hele Saramago ile aramı nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Henüz sarmalandıkları folyodan çıkarılmış bile değiller! İşte bu sebepten iyi ki bitirdim seni. Tanıştığıma epey memnun oldum. Tabii ki yolculuğumuz devam edecek sizinle sayın Günday. Siz Türk yeraltı edebiyatının medarı iftiharısınız. Dostoyevski'nin İnsancıkları gibi ilk romanı bu kadar güzel ve etkileyici yazmanız da ayrıca takdire şayan. İnsan ne okursa okusun yaşadıkları olmadan yazamıyor. İnsanların ruhlarına inemiyor. ''Yar deyince kalem elden düşüyor'' olabilir ancak acılar deyince insan kaleme sarılıyor. Çünkü sığınacak başka ruhi köşe kalmıyor. Yapılması gereken 100 şeyden biri de günlük tutmak olsa gerek. İyi ya da kötü bir şeyler yazıp, çizmek lazım. Geçmiş ile bugünü harmanlayıp bir yarın portresi çizebilmek adına. Bu da benden size naçizane tavsiyem olsun dostlar. Ben de eskiden tutardım. Yapalım şu işi. Buraya kadar okuduysan teşekkür ederim. Hakan Günday o-kun-ma-lı...

https://www.youtube.com/watch?v=_58AnhnbIgI
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
Kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı. Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük : yarın.
Hakan Günday
Sayfa 443 - Kinyas
"Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. “Kendini karşındakinin yerine koy” ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yani kendimi bulamadım.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kinyas ve Kayra
Baskı tarihi:
2020
Sayfa sayısı:
531
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759917951
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omuzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım! Ama hayattayım.

Kitabı okuyanlar 14,6bin okur

  • pikaçu05
  • Yağmur Elmas
  • Dilaylaa
  • Hilal Dilek
  • Aylin Hay
  • NİLHAN YUGAC
  • Gülsevim anar
  • Merve aşkın
  • Mehmet
  • Hayrettin Kenar

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%18.2
13-17 Yaş
%3.3
18-24 Yaş
%19.1
25-34 Yaş
%29.6
35-44 Yaş
%20.9
45-54 Yaş
%5.4
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62.7
Erkek
%37.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%39.2 (1.873)
9
%22.6 (1.080)
8
%16.9 (808)
7
%7.6 (362)
6
%3.1 (146)
5
%2 (96)
4
%0.9 (42)
3
%0.6 (27)
2
%0.4 (20)
1
%0.8 (39)

Kitabın sıralamaları