Kinyas ve Kayra

·
Okunma
·
Beğeni
·
132223
Gösterim
Adı:
Kinyas ve Kayra
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
531
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759917951
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omuzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım! Ama hayattayım.
567 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda en güzel 5 Hakan Günday alıntısını yorumladım:
https://youtu.be/JmdpUMv0zK0

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...ra-hakan-gunday.html

Taedium vitae = Yaşamın amaçsızlığı, hayatın boşluğu, yaşam bıkkınlığı, hayattan usanma anlamlarına gelebilen Latince bir söz öbeği. Kayra'nın Zippo çakmağında yazan bu söz öbeği bütün romana ve karakterlerine ışık tutabilecek bir öbek aslında.

Kitapta sosyolojik yönden harika eleştiriler bulunmakta. Sorgulamayan insanlara bir savaş açmış kitap neredeyse! Yaşamı ararken sayısızca ölümle karşılaşmış insanların bıkkınlığının kitabı sanki.

Öncelikle Yeraltı Edebiyatı'nın Türkiye'deki bir temsilcisiyle tanıştığım için Hakan Günday'la gurur duyuyorum, son zamanlarda en çok etkilendiğim kitaplardan biri oldu Kinyas ve Kayra, haliyle ben de çok doldum anlatmak istediklerim için. Devrikleşti cümlelerim bile onun yüzünden!

Yeraltı Edebiyatı'ndan biraz bahsetmek gerekirse; bazı kişilerin böyle romanları sevmemesini anlayabilirim. Çünkü size duymak istediklerinizi anlatmaz bu tür romanlar, kaçmaya çalıştığınız, toplum içerisinde görmek, duymak ve konuşmak istemediğiniz her türlü konuyu edebiyatın bu türünde bulabilirsiniz. Eğer Whatsapp'taki üç maymundan biriyseniz okumayın bu kitabı! Sonuç olarak, tam bir üç maymun kesildiğiniz edebiyattır diye nitelendirebiliriz Yeraltı Edebiyatı'nı.

Kayra'yı uzun saçlarından, uzun bıyıklarından ve zihniyle verdiği o çetin savaşından, Kinyas'ı ise mermi izlerinden, dövmelerinden ve vücudundaki izlerle ters orantılı bir şekilde üstünde duran cezbedici kafasından, her ikisini tanımak istersek de doymak bilmeyen uçkurlarından tanıyabiliyoruz aslında! Kinyas ve Kayra adlarının bu yüzden her harflerinin dahi çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Yeraltı Edebiyatı'nı gerçekten de yerin altında geçen bir edebiyat türü olarak düşünebiliriz aslında. Bundan dolayı da romanın başlarında Kayra'nın uykucu olması özelliğinden dolayı ve Kinyas'ın beyninin çıkmazlarında volta atmasından ve uykusuzluğundan dolayı Kinyas'ın Kayra'dan daha da derinlerde ve yerin daha da altlarında olduğunu düşündüm ister istemez. Çünkü Kinyas'ın düşünceleri ilk başta benim için Yeraltı Edebiyatı'nın o karanlık yapısına daha uygun geliyordu. Bu nedenle onu daha fazla aşağılarda, derin düşüncelerde ve Kayra'dan daha düşünceli görüyordum. Bununla beraber yukarıda olmak isteyenlerin değil, aşağı tırmananların edebiyatıydı Yeraltı Edebiyatı.


Başlarda Kayra'nın realizmi, Kinyas'ın ise sürrealizmi temsil ettiğini düşünüyordum. Kayra uyumayı seviyordu, Kinyas uyumamayı seviyordu. Kayra yalancı ve ikna ediciydi, Kinyas günahkardı ve cesurdu. Ama bu karşıtlıklardı onları bu kadar da yakın yapan! Karşıtlıklara rağmen ikisi de hayatı ve kendilerini karşılarına çıkan her olay sırasında sorguluyordu, hem de ölümüne. Bu yüzden kitapta bir paragraf kitabın konusuyken diğer paragraf harika alıntıların bulunduğu bir paragraf oluyordu! En sevdiğim şeylerden biri olarak, bizim de günlük hayatlarımızda her gün yaptığımız ve iki karakterin de buluştuğu ortak noktalardan biri olarak karşılarındaki insanlara aslında çok şey demeye çalışıp fakat sonra vazgeçip de onları demeyip, karşılarındaki insanların tam da duymak istediği şeyleri demeleriydi. İşte biz de bunu yaklaşık olarak her gün yapıyoruz, evet, her gün. Her gün karşımızdaki insanlara onların duymak isteyeceği şeyleri söylemek zorunda gibi hissediyoruz.

Kayra'nın 250. sayfada dediği gibi yalnız kalabildiği ve bedeninin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğu beynine ait bir yalnızlık katedrali vardı. Bunun tersine Kinyas'ın ise artık fazla sayıda insanla etkileşime geçmekten oluşmuş bir insan kalabalığı katedrali vardı resmen!

Kinyas ve Kayra genel olarak beyinleriyle telekinezi yoluyla konuşuyorlardı sanki, bazen aynı bizlerin yaptığı gibi. İkili bir araya gelince neredeyse hiç konuşmuyorlardı fakat akıllarından esas geçenler günlük hayatlarımızda başka insanlarlayken düşündüğümüz şeyler kadar çeşit çeşit ve daha gerçeklerdi!

Ayrı bir parantez olarak, 540 sayfalık romanda Alp adında kendisine sadece 4 sayfa verilmiş karakterin geçtiği kısımdaki hikayeyi arada açıp açıp okuyorum. Sırf bu Alp adlı karakterin yaşadığı şeylerden bile mükemmel kitaplar yazılır, mükemmel filmler çekilir diye düşünüyorum. Gerçekten harika bir hayalgücü.

--- İncelememin bundan sonraki kısımları spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar ya da okumayı düşünenler incelememin devamını okumasa daha iyi olur kendileri için. ---

Bu romanla ilişkilendirdiğim şarkılardan ilki "Yüzyüzeyken Konuşuruz - Kalabalık" adlı şarkı.
https://www.youtube.com/watch?v=OF12dQUZ_IU Kayra'nın Yolu'nun son sayfalarında hissettiğim ve Kayra'nın beynindeki zihinsel kalabalığa tam olarak oturan sözleri var bence. Ayrıca Kinyas'ın Yolu'nda Kinyas'ın dönüştüğü son hal olarak kaçamadığı fiziksel kalabalıktan dolayı altı milyar sıradan insandan birine dönüştüğü için de bu şarkı aklıma geldi.
"Kalabalık kalabalık evin içi, kaçamadık kaçamadık bir gün için, izin ver sana gelim ben." Gerçekten de Kayra, Kinyas'ın beynine ziyarete gitmek istiyordu. Kinyas da Kayra'nınkine!

Romanla ilgili ilişkilendirdiğim şarkılardan ikincisi romanda bir kaç yerde adı geçen "Alpha Blondy" adlı grup. Ben bu grubu dinlemeyi zaten çok seviyordum ve romanda adının geçtiğini görünce şaşırmakla birlikte çok sevindim. https://www.youtube.com/watch?v=WcqK9Ls7Eos adlı şarkısını Kinyas ve Kayra'yı okuduğunuz sırada Afrika'nın sıcağını ve reggae ruhunu hissederek de dinlemenizi tavsiye edebilirim.

Romanda her iki yolun sonuna giderken başta demiş olduğum Kinyas ve Kayra'nın yerin altlarındaki yerleri değişmişti. Kayra, Kinyas'ın üstünde uyuyorken zamanla yeraltına inişe geçerek zihinsel ölümüne doğru sonsuz bir yol almıştı. Çünkü 205. sayfada onun da dediği gibi:
"En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın." Kinyas ise tam tersine başta Kayra'nın altında beynindeki düşünsel paranoyalar ve uykusuzluğuyla birlikte voltalar atıyorken yerin altından kafasını çıkarmaya karar vermişti ve dünyanın altı milyar sıradan insanından biri haline gelmeyi tamamen kendisi istemişti! Aslında kendi dedikleri gibi, Kayra yazarak ve zihniyle kendi aydınlığı olan zihinsel ölümüne ulaşmıştı. Kinyas ise sıradan insanların arasına karışarak ve Kinyasi özelliklerini kaybederek kendi aydınlığına ulaşmıştı. Onun için Kayra'nın zamanla beynindeki bilgiler uçarken, Kinyas kendine gereksiz de olsa sürüsüyle sıradan bilgi sokuyordu!

Bu hayatta herkes Kayra ya da Kinyas'tan biri olabilir. İstediklerimizi sorgulamalıyız her gün. İstediğimiz ve amaçladığımız ölüm çeşidi zihinsel ölüm mü yoksa fiziksel ölüm mü diye sormalıyız kendimize.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
531 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Birçok arkadaşımın okuduğu, incelemeler yaptığı, çok beğendiği, okumaya teşvik ettiği Hakan Günday kitaplarına Kinyas ve Kayra ile giriş yapmış bulunuyorum. Yazar hakkında bir bilgim olmadığı için yine önce yazardan başladım araştırmaya. Sonra kitaplarına kısa bir bakış attım; başladım Kinyas ve Kayra okumaya.

Farklı bir macera oldu benim için Kinyas ve Kayra... Yeraltı edebiyatı çok tercih etmediğim içindir belki de. Duymak, görmek istemediğimiz şeyleri bize açık seçik anlatan bu tarzı sanırım daha çok okuyacağım bundan sonra.

Altı çizilecek birçok cümle, akla yazılacak birçok söz ile karşılaştım bu güzel kitapta. Hiçlik de okudum her şey de. Dostluk da okudum ayrılık da. Ölüm de vardı kitapta, ölmeden ölümü hissetmek de. Kısacası yaşamak da okudum, yaşlanmak da... Bir Kinyas oldum bir Kayra. Kayra'ya kızdım, Kinyas'a hayret ettim. Bir an geldi Kayra'yı çok sevdim, bazen de olmadı bu dedim içimden...

İlk bölümü okurken cümlelerin devrikliği beni biraz yordu açıkcası. Bazı sayfalarda bolca tekrar etmişti kendini yazar. Ama sayfalar ve özellikle de ilk bölüm ilerleyince daha okunabilir ve anlamlı cümlelerle devam etti kitap.

Ve bahsetmeden geçemeyeceğim Alp karakteri... Dört sayfalık bir macera da olsa bu karakteri unutmayacağım hiç. Kayra'nın sorusu ile başlıyor anlatmaya Alp ve o anlattıkça okuma isteği artıyor insanın.

Bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum nadir kitaplardandı Kinyas ve Kayra. Her şey vardı ve hiçbir şey yoktu. Yalnızlık vardı, umutsuzluk, hayal kırıklığı, aşksızlık... Aforizmalarla dolu, herkesin gerçeklerle yüzleşeceği bir kitap okudum. İyi ki okudum...

Ve kitaptan en sevdiğim cümle ile bitiriyorum incelememi;
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
  • Az
    8.6/10 (2.615 Oy)2.436 beğeni8.571 okunma2.603 alıntı45.060 gösterim
  • Aylak Adam
    8.1/10 (6.303 Oy)5.937 beğeni22.570 okunma8.285 alıntı105.542 gösterim
  • Tehlikeli Oyunlar
    9.2/10 (3.431 Oy)4.755 beğeni11.024 okunma13.531 alıntı95.414 gösterim
  • Böyle Söyledi Zerdüşt
    8.5/10 (3.189 Oy)4.010 beğeni12.830 okunma26.970 alıntı142.044 gösterim
  • Martin Eden
    9.2/10 (12.653 Oy)12.323 beğeni16.570 okunma16.670 alıntı279.477 gösterim
  • Siddhartha
    8.4/10 (4.003 Oy)3.654 beğeni12.294 okunma5.078 alıntı66.641 gösterim
  • Dava
    7.8/10 (5.007 Oy)4.796 beğeni20.945 okunma5.673 alıntı114.651 gösterim
  • Yüzyıllık Yalnızlık
    8.4/10 (4.443 Oy)4.588 beğeni15.039 okunma3.008 alıntı104.620 gösterim
  • Veronika Ölmek İstiyor
    8.4/10 (5.202 Oy)5.110 beğeni17.352 okunma7.550 alıntı84.297 gösterim
  • Puslu Kıtalar Atlası
    8.8/10 (5.944 Oy)5.549 beğeni17.599 okunma2.618 alıntı95.794 gösterim
567 syf.
·Beğendi
Farkında olunmayan spoiler içerebilir.
Kitabın özüyle uyumlu, sevdiğim bir parça:
https://m.youtube.com/watch?v=5iC0YXspJRM

Öncelikle kitabın türünü soranlara ne yanıt versem diye az düşünmedim, hangi kategoriye sokmaya çalıştıysam elimden kurtuldu. Yeraltı edebiyatı desek, benziyor ama tam olarak değil. Felsefe desek arkaplanında bolca var ama felsefi metin değil. Aksiyon zaten seçenek bile sayılmaz, kitabın adı Kinyas ve Kayra'nın maceraları değil neticede. Tabi bu düşünceler saniyeler içinde zihnimde gezerken verdiğim cevap "bilmem ki" oldu.
Bir insanın iç buhranları kelimelere kolayca dökülemezken, Günday iki koskoca dünyayı sığdırmıştı kitabına. Ben iki kelimeyle geçiştiremezdim.

Bir dostum sormuştu, hayatın bir simülasyon olup olmadığını hiç düşünmüş müydün diye. Evet dedim. Olması ile olmaması eşit derecede mümkün. Nihilistleri düşündüm, yarı yarıya haklılardı, aynı derecede de haksız. Bu örnek nerden mi çıktı; hayat aslında bizim bakış açımıza göre şekillenir, bu kitapta da bunun iki zıt kutuplardaki örneğini görüyoruz. Biri hiçbir şey yok, hiçbir şey yok! derken diğeri her şey var, her şey var! diyebiliyor. Ve ikisi de buna kendince sebepler buluyor ve kendilerince de haklılar. Bu örnek, bazıları mutluluğu zor şartlarda dahi bulurken bazılarının ise her şey uygun olduğu halde yanından bile geçememesini çok güzel açıklıyor.

Ben, ben olduğumu bildim bileli hayatın anlamını arıyordum. Var oluşun ve yok oluşun değişmez gerçeğini arıyordum. Bu kitapta bunun felsefesini çok güzel bir biçimde buldum. Hayatın öneminin önemsizliğinde yattığını söylersem herhalde parmağınızı şakaklarınızda döndürüp deli mi bu diyeceksiniz. Ama Günday'ın söylemeye çalıştığı şey de bu. Biz insanlar basit canlılardık özümüzde, basit şeylerden mutlu olabilecek şekilde evrilmiştik. Değer verdiğiniz birinin sizi sevmesinin kutsayıcı hazzını düşünün, yada soğuk bir kış akşamında kahvenin sıcaklığı içinizi ısıtırken kitabınızın sayfalarını çevirmeyi. Şimdi, sizin kastettiğiniz anlamda bir deli olmadığımı anlamışsınızdır.

Her insan hayatı taşıdığı gibi ölümü de taşır bedeninde. İyiliğin en doruk noktasını taşıdığı gibi kötülüğün en derinlerini de muhafaza eder içinde. İntihar edenlere rastlanmıştır tarihte, bedenini öldürmek isteyenlere. Oysa ilk defa zihnini öldürmekle tanışmıştım. İnsan, öldürebilir miydi zihnini? Yada neden öldürmek isterdi zihnini? Hayatın gerçeğini kavramaya çalıştığımız çocukluk döneminde güzeldi her şey. Tahminimce sorumlulukların olmaması değildir en büyük sebebi, bilincimizin olmamasıdır. Özbilinç, kendini bulmanın anahtarıdır evet ama o da, hayatın kendisinin çelişkilerle dolu olmasına benzer şekilde, kendini kaybetmek istemenin de anahtarıdır. Toplumun çoğunluğundan sıyrılan ve deliliğin sınırlarında gezinenler farkındadır her şeyin. Ve her şeyin farkında olmanın sonucudur zihnini öldürmek istemek.

Peki ya bir insanın zihni nasıl tekrar yaşama döner, ölmek üzereyken. "Ah ne güzeldi başkalarını sevindirmek" diyordu Zweig olağanüstü bir gece kitabında, bir insanı sevindirmekten daha da güzel olan onu yaşama döndürmekti. İçi ölmüş, kendini bağımlılığın ve yokoluşun bağrına bırakmış birini çekip kurtarmaktı. Bize tıp fakültesi sıralarında öğretilen kalp masajı sadece ölmekte olan bedenleri diriltmeye yarıyordu, ölmekte olan zihinler içinse başka yöntemler gerekliydi. Bunu da Kinyas'tan öğrendim. Kendini mutlu etmenin anahtarı bir şekilde başkasını mutlu etmekten geçiyordu. Bunu tekrar hatırlamak güzeldi.

Ve Kelimeler... Gidiyorum kelimesi en fazla ne kadar şey ifade edebilir? Kelimelerin zihinden geçenlerin binde birini bile anlatamadığını bilen sizden birilerinin cevap verebildiği soru. Diğerlerininse bir sonraki cümleye boş bir zihinle geçtiği, duraksamadığı soru. Yan yana oturup hiçbir şey konuşmadan birbirini anlayabilen insanlarınsa şuan gülümsediği soru.

Neticede en zoru da yaşamak. Her şeye rağmen yaşamaya devam edebilmek. Nasıl olsa bir gün öleceğiz, ne acelemiz var yaşamı küçümsemek için. Bazıları yaşamanın da uzun ve acılı bir intihar olduğunu söylerken haksızdı, acılara odaklanmaktan yaşamayı unutanların zavallı haykırışlarıydı çıkardıkları kuru gürültü.

Bu kitabı okuyanlar kolayca yaşamını ikiye ayırabilir; Günday'dan önce ve sonra olarak. Bazıları kurgu kısmını eleştirse de Günday'ın henüz lisede yazmaya başladığı ilk kitabı olduğunu düşününce eksiklik ortadan kayboluyor.

Sonuç olarak bu kitap herkese göre değil, yeri geldiğinde yer altının foseptik cehennemine inmeyi, yeri geldiğindeyse arşı tutan meleklerin kanatlarına değebilmeyi bilenler için. Önyargılı, sıkı ahlaki tutumlarıyla mutlu olanlar kapağını bile açmasın, kendi iyiliği için. Yeraltından 1000kitap'a, "huzursuz" okumalar.
531 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Öncelikle herkese merhabalar değerli 1000Kitap Ailesinin üyeleri….

Uzun bir yorumda bulunacağım baştan söyleyeyim. Kızanlar olabilir, yarıda bırakanlar ama bu kitaba böyle bir yorum yapmam şart. Kitabı okuyacak olan arkadaşlara ön bilgi olmasından dolayı yazmam gerektiğini hissediyorum.

İlk Hakan Günday kitabım ve çok etkilendim. Kitabın her okuma listesinde bulunması beni aslında alıp okumaya yöneltti. Hakan Günday’ın bu kadar başarılı bir yazar olduğundan hiç mi hiç haberim yoktu. Simyacı, Martı, Küçük Prens gibi içerisinde güzel alıntılar olan kitaplardan sonra bu kitabı okumak o kadar vurucu ve şaşırtıcı ki. Kesinlikle herkesin harcı değil bu kitap. Gerçekten çok başarılı bir yazar. İçerisinde o kadar altı çizilecek kelimeler, cümleler, paragraflar var ki sadece altı çizilen yerleri okusanız bir kitap olacak zaten. Bunu derken en sitemizdeki kitaplar arasında fazla alıntı yapılan 4. Kitap olduğunu da belirtmek isterim. İlk defa bu kadar uzun süren bir kitap okudum. Başta dedim bu nasıl bir şey okuyamıyorum. Sıkılıyorum. Ama içimde bir his bu kitap güzel devam et diye dürtüyordu. Tekrar başlıyorum. O kadar ağır edebi içerikler var ki anlamlı, mesaj veren. Okuyorum anlamıyorum tekrar okuyorum. Hırslanarak okumak için zorluyorum kendimi çünkü biliyorum devamında çok güzel bilgiler var.
İçeriğe geçersek kitapta ana karakter olarak malum isminden de belli Kinyas ve Kayra var. Bu iki isim üzerinden felsefe, psikoloji, yaşam, insanlık, özellikle karamsarlık, umut, hüzün ne bulduysa anlatmış Hakan Günday. Bu karakterler üzerinde bir çok eleştiri, sorgulama, analiz ve iç hesaplaşma yapmamızı sağlamış. Afrika’da başlayan roman Gambiya ve Ankara’da son buluyor. Roman kendine yeraltı edebiyatı denilen türden yazılmış. Çünkü içinde şiddet, cinsellik ve her türlü illegal faaliyetler içeriyor. Bazı kısımları içerik dolayısıyla beğenmedim bu kadar illegallik yüzünden. (Uyuşturucu, sex, şiddet, vb.) Ama yazar gerçekten bunları da unutturdu kurgularıyla. İlerledikçe ne kadar çok okumuşum diyebilirsiniz. Sürükleyicilik artıyor. Çok etkili aforizmalar da satırlar arasına serpiştirilmiş ve anlatıma güç katmış. Çok fazla karamsarlık içeriyor. Bu yüzden sıkılabilirsiniz katılıyorum ama içerikteki anlamlı metinler bunu öteye atabiliyor. Hikayeler içindeki karakterlerin içsel konuşmaları harikaydı. İnsanın derinliklerinde gizlediği karanlık doğasını ve hiçliğinde kayboluşunu, içten içe ruhuyla hesaplaşmasını anlatan bir eser. Çok da fazla içerikten bahsetmek istemiyorum.
Övgüyü hak eden bir eser. Okuduktan sonra kişisel algı ve edebi zevkte değişiklik oluşturabilir. Hissettirdikleri ile başka bir kitap yazılabilir. Ağır bir kitap roman okumak isteyenler ilk başlarda okumasını tavsiye etmem. Elinden atıp sıkılabilir. Beklentiyi de artırıp size çok dehşet bir kitap deyip üzmek de istemiyorum. Zor okudum, çok sevdim. Tavsiye ederim.
Son alıntılarla bitiriyorum.
Hayatın bir anlamı olmalı buda insanın mutlu olmasıdır. İnsan neden bile bile kendini kör kuyulara atsın ki. Önemli olan mutluluğu aramaktır mücadele etmek. Hayat reddedemeyeceği kadar güzel ve gerçek. Bu hayatta umut, sevgi, dostluk, insanlık var! Ölümse boş bir kağıt !
İyi okumalar ve mutlu pazarlar 1000Kitap Ailesi…
531 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Kinyas ve Kayra, Hakan Günday’ın 23 yaşındayken, okulunun karşısındaki kahvede yazdığı, ilk romanı. Yeraltı edebiyatına giriş yaptığım bu günlerde “onların Bukowski’si varsa, bizim de Hakan Günday’ımız var!” düşüncesi ile Bukowski’ye ufak bir ara verip Hakan Günday ile tanışmak istedim. Pek de memnun oldum, sizlere de bahsetmek istedim.

Bu siteyi keşfetmeden önce kitap okuduktan sonra Ekşi Sözlük’teki yorumları okurdum. Artık incelemeleri okumaktan daha çok keyif alıyorum. Ama yine de eski bir alışkanlıktan ötürü sözlüğe bir bakmak istedim, pişman oldum. Zira kalbim kırıldı çok beğendiğim kitap hakkında “ergence” olduğundan bahisle yorumlar yapıldığını görünce. Kim çıkarttı bu “ergen” sözcüğünü biyolojik anlamının dışında kullanmayı bilmem. Anlamadıkları her duyguyu bu şekilde nitelendirmeye başlamış insanlar. Yüzeysel bir eleştiri, aksini kabul edemiyorum. Problemleri ergence diyerek basite indirgeme çabası her zaman doğru sonuçlar vermiyor.

Bu tatsız konuları bırakıp karakterlerin üzerimde yarattığı etkiden ve haklarında varmış olduğum kanılardan bahsetmek istiyorum şimdi. Kitabı okumadıysanız ve ilerde okumayı düşünüyorsanız, burada vedalaşıyoruz sizlerle ve devam ediyorum.

Üç bölümden oluşuyor kitap. Her bölümü bir oturuşta okumanızı tavsiye ederim öncelikle. Bölümler arası çok keskin çizgilerle ayrılmış çünkü. Birbiri ardına okuduğum zaman kafamı kitaptan kaldırdığımda boş gözlerle baktım etrafa. Evet, ne diyorduk...

Kinyas... Kin ve yas. İsmini kendi kendine veren, geceleri uyuyamayan, yakışıklı suratının aksine vücudu dövmelerle kaplı şiddete eğilimli bir adam. Kan kardeşi Kayra... Uyuyabiliyor Kinyas’ın aksine, uzun saçları ve bıyığı olan, siyah giyinmeyi seven, çirkin bir adam. Birlikte geçirdikleri günlerden bir kesit okuyoruz ilk bölümde. Sonra kitap Kayra’nın yolu ve Kinyas’ın yolu olmak üzere dev bölümlere ayrılıyor. Hangisini seçerdim diye çok düşündüm. Okuyan birçok kişinin aksine Kayra’nın yolunu seçeceğime karar verdim. Neden ama niçininden bahsetmek istiyorum.

Başlarda Kinyas ve Kayra’yı birbirinden ayıran pek de derin çizgiler yok. İkisi de insanlığını yitirmiş katiller. Farklı bir düşünce sistemleri var, insani duygular hissedemiyorlar. Bir amaç edinmişler kendilerine. Yazarak anılarını ve hayallerini tüketmek, unutmak ve nihayetinde zihinsel ölümü gerçekleştirmek. Aynı etkiyi bırakmıyor üzerlerinde yazmak. Kayra zihinsel ölümünü gerçekleştirirken, Kinyas insanlığına dönüyor. Peki benim için neden Kinyas’ın değil de Kayra’nın yolu? Kayra, hasta. Bir dostunun gözlerini kaşıkla çıkarırken dahi düşündüğü şey yerlere sıçrattığı kan oluyor. Hissetmek için öldürüyor belki, üzülmek istiyor, mutlu olmak istiyor, pişman olmak istiyor... Herhangi bir şey, herhangi bir duyguyu hissetmek istiyor. Okurken bu sefer diyorsunuz, bu sefer hissedecek. Hayır, olmuyor. Böyle adamların düzelebileceğini, onları iyileştirebileceğimizi düşünmek kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülük. Bize aşık olmayacaklar, bize dost olmayacaklar, zarar verecekler sadece. Tedavi edilmeleri gerekiyor, ama bizim tarafımızdan değil. Yine de seviyorum Kayra’yı. Yaptıklarında bir tutarlılık buluyorum çünkü, mantığını anlayabiliyorum. Mutlu olmayı, sevmeyi keşfedememiş bir adam. Dünyanın düzenine ayak uyduramadığı için kendi dünyasını yaratmış.

Kinyas’a gelecek olursam, bu yazma fikri, yazarak tükenme fikri kendisinden çıkıyor. Beklemediği bir etkisi oluyor onda fikrinin. Kayra’yı terk ediyor ve insanlığına dönmenin ilk adımını atmış oluyor. Kayra zihinsel ölümünü gerçekleştirirken Kinyas’ın insanlığa dönüş süreci yaşanıyor. Ailesine dönmüş, kendisine bir sevgili edinmiş... Duygularını uçlarda yaşayan Kinyas gitmiş, yerine orta karar, topluma adapte bir Tolga gelmiş. Kinyas aşıkken gözü başka hiçbir şey görmüyor. Ölesiye bağlanıyor sevgililerine. Korkup kaçıyor kadınlar kendilerinden. Tolga’ysa modern toplumun sıradan bireyi. “Senden hoşlanıyorum.” diyebiliyor sevgilisine. Bunu dediği an keşke diyorum, dönmeseydi evine. Topluma adapte olmak bu muydu? Gerçekten normal görünmek için orta karar mı yaşamamız gerekiyor?

Sanırım yaşadığımız çağda Tolga gibi olmak zorundayız kabul görmek için. Delice sevmemeliyiz, hoşlanmalıyız sadece. Ya da Kayra gibi zihinsel ölümümüzü gerçekleştirmeliyiz. İrdelenecek o kadar çok şey var ki bu kitapta, herkes kendine farklı bir sonuç çıkarabilir. Çıkarmaya da bilir, bırakalım dağınık kalsın... Yalnız hissediyorsanız, yalnız olmadığınızı hissedeceksiniz okurken. Sizin gibi düşünen, bu kalabalığa uyum sağlayamadığını düşünen başka kalabalıklar da var aslında. Okuyun, göreceksiniz... Sevgiler.
531 syf.
·13 günde·Beğendi
Kitabı yeni bitirdim. On üç gün sürdü. Böyle bir kitabı bir çırpıda bitirmek yanlış olurdu zaten. Sindire sindire, her bir cümlesini irdeleyerek okumak gerekir. Konuya gelirsek ;
Kitaptaki karakterlerin her ikisinin de yaşadığı psikolojik rahatsızlığı tanımlamaya çalışırken, bu durumu özetleyen bir terimden bahsetmek istiyorum : Taedium Vitae.
Araştırmalarım sonucunda genel anlamda 'yaşamdan bıkkınlık' anlamına gelen bu söz öbeği kitabın ana iskeletini oluşturuyor. Karakterlerin uzun iç konuşmalarının bolca yer aldığı kitapta uyuşturucu, cinsellik, şiddet, alkolizm...vb gibi rahatsız edici temalar bu edebi türün (yeraltı edebiyatı) gereği olarak var ve bunun bilinciyle okunması gerekir. Keza kitap bazı okuyucularda ters etki yaratabilir hatta beğenmemenize bile sebep olabilir.
Yazar, zor bir işi başarmış gibi. Bütün cümleler zekice kurulmuş. Yıllar süren bir çalışmanın ürünü gibi dolu dolu bir eser olmuş. Ayrıca kitapta birçok konuya göndermeler mevcut : Dine, Faşizme, kapitalizme, ABD ve Anglo-Sakson halka.
Her bir cümlesini çok sevmeme rağmen, tavsiye etmekten de o kadar çekindiğim bir kitap oldu benim için. Üstelik ne anlatıyor? türü ne? gibi sorularla da kitabı kategorize etmek zor.
Ben şunu söylemekle yetinebilirim ancak. Hakan Günday'la tanışın. Ne anlattığını ve amacını okuyucu tecrübe etmeli bence...
531 syf.
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında Afrika hariç değil...

''Sözlerimin sonunu duymadığın zaman
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman
Değiştiriyorum son kelimelerimi
Değiştiriyorum sonumu.'' Sayfa 22

Başlamayan biter mi? Biten başlar mı? Ya da hangisi ilktir? Başlamak mı bitmek mi? Bitmeden bir başlagıç mümkün müdür? Aralarındaki tek ortak nokta fiil olmaları mı?... Sürüp giden bir döngü bu. Bitmenin kaçınılmazlığı, başlamanın dayanılmazlığı. Tüm bunlar icra ettiğimiz hayatımızın sekülerliğinin tabiiliğidir esasen. Zamanla insan büyük işler başarmaktan çok hayatta kalabilmenin yollarını arıyor. Bir zaman sonra her şeyi iyiye götürmekten çok her şeyin daha da kötüye gitmemesini diliyor. Zaten her şeye sahip olmaya çalışan hiçbir şeye sahip olamıyor. Büyük yazarların, ressamların vs. hayatları acılarla dolu. Belki sanatın hammaddesidir acı. Belki de Tanrı bir yerden alıp bir yerden veriyordur. Acaba seçme şansımız olsaydı huzurlu, sakin ve sorunsuz bir hayatı mı isterdik? Yoksa büyük acıların içinde büyük işler başarmayı mı? Huzurlu bir hayatın içinde sıkılmış bir meyve suyuna döndükten sonra büyük işler başarmanın hayalini kurarız. Şahsen ben kuruyorum. İnsan neye sahip değilse diğerini istiyor. Elinde olmayana ya da elinden gidene olan alakasına milyonlarca sayfa yazılabilir. Bunu hangi felsefe ya da psikoloji terimi, konusu açıklar bilmiyorum. Ancak elinde olanın kıymetinin kaybedildikten sonra anlaşılması çok acımasızca. İnsanın kendisine yaptığını bir başkası ona yapamaz. Tercihler, adımlar, istekler, hayaller... Tek bir noktada birleşiyor insan: Pişmanlık! Var mıdır pişman olmayan? Dönüşsüz pişmanlıklarımız olmadı mı hiç? Oldu. Hayatı sevdik, hayata kinlendik... Hayat yas ocağımız oldu.

SPOİLER SİZ MİSİNİZ?

Hikayemiz Afrika'da başlıyor. Zihinsel ölüm furyasının iki takipçisi. Yaşamak istiyorlar yok yok yaşamak istemiyorlar. Bedenleri hayatta kalsın istiyorlar ancak zihinleri çürüsün istiyorlar. İnsanlar ölüyor. Umurlar kıpırtısız! İşkenceler süregeliyor, umurlar sessiz. İçinde yolunu kaybetmiş iki insan yolunu kaybetmiş bir coğrafyada birilerinin ömründe karar sahibi oluyor. İçlerindeki kin başkalarının yası oluyor. Kader insanların zihinlerinden akıp size sirayet ediyor. Ne acı. Değişmek istiyorlar. Her bir umut kıpırtısının peşinden koşmuyorlar belki ancak elle tutulabilir olsalar ona dokunmayı istiyorlar. Sevmek, sevilmek, önemsemek, bir iş sahibi olmak, akşam evine ekmek götürmek istiyorlar belki. Ancak Tanrının hükmünün yok olduğu Fildişi kıyısında, Gana'da, Zambiya'da, Meksika'da zihinsel ölümlerinin altyapısını hazırlıyorlar. Sonra anlaşılıyor: Bitmek de bitiyor...

Zihinsel ölüm, zihinsel ölüm, zihinsel ölüm

O kadar çok tekrarlanıyor ki ''zihinsel ölüm'' gözü yoruyor, zihni yoruyor, can sıkıyor. 2000 yılında ilk baskısını çıkarıyor kitap. Hakan Günday'ın ruh aynası gibi. Açıyorum Google'dan fotoğraflarına bakıyorum, Youtube'dan konuşmalarına bakıyorum. Koca cüsseli adam da ölmeye epey meyil biriktirmiş. İlk roman ya kabul edilebilir diyebilirsiniz bunlara. Evet belki diyebiliriz. Sonuçta ölüm bu, yaşamak... Tekrarı mazur görülebilir. Bir varoluşçuluğun ayak izlerini görüyorum bazı sayfalarda özellikle sonlara doğru. Her ne kadar yokoluşçuluk kaplasa da kitabın hatrı sayılır bir kısmını sonu yine varoluşçuluğa dayanıyor. Hakan Günday kendisini gizlemekte istemiyor. Azıcık Orhan Pamukvari bir hareketle kitabına gerçekçilik süsü verip merak öğesi katıyor ve canlı tutuyor bizi. Daha çok yolumuz var bu şüpheye ihtiyacınız var diyor sanki sayfaların arasından başını uzatıp. Ülkelerarası ve duygulararası gitgeller bizi canlı tutmaya yetiyor. Sade bir anlatıma sahip. Ancak düşünmeye, sorgulamaya da sevk ediyor.

Okurlar olarak melankolik kitaplara daha bir meylimiz var. Çünkü içimizde acıyı seven bir taraf var. Ayfer Tunç, Dostoyevski vs okuyupta mest olmamız kalemlerinin güçlülüğünden çok içinde içerdiği acının hamurunun ekmek olup içimizdeki o açlığa olan yakınlığı. (Elbette ikisi de muazzam yazarlar) Kinyas ve Kayra'nın hikayesinin bize yakınlığı, ilk sayfadan alarak bizi sarması da içimizde duyduğumuz ya da duymak istediğimiz o acıya hitap etmesinden kaynaklanıyor. Belki güzelliklere, iyiliklere karşı hissizleşmiş olabiliriz. Ancak acının modası asla geçmez. Aslanın ilk defa böyle yüce bir asla olduğunu görüyorum. Bu melankolik havanın içinde Günday'ın aforizmaları da yine içimizi gıdıklıyor. Hatta çoğumuz telefonlara sarılıp bu alıntıları paylaştık. An itibariyle 4714 alıntı. Baya hatrı sayılır :)

Kitaplar ile aramızda oluşan sıkı bağın Pdf ile koptuğuna inanır oldum. Artık elimin gerçek bir kitaba değmesini istiyorum. İnanın sürekli pdf okumak insanı kitap okumaktan soğutuyor. O kokuyu, elle tutulurluğu özlüyorum. Çok zorunda kalmadıktan sonra pdf okumamayı düşünüyorum. En azından bir süre ara vereceğim.

Yine yoğun bir trafiğin arasında başlayıp ancak bu sabahın zınında kalkıp ansızın bitirdim seni. İyi ki de bitirdim seni. Cemil ağabeyim bekliyor. Sabahattin ağabeyimle ne zamandan beri iki sözün belini kıramadık. Peyami abi, Ahmet Hamdi, Ulu Pessoa ve kitaplığımda bana küskün bakan kitaplar. Hele Saramago ile aramı nasıl düzelteceğimi bilmiyorum. Henüz sarmalandıkları folyodan çıkarılmış bile değiller! İşte bu sebepten iyi ki bitirdim seni. Tanıştığıma epey memnun oldum. Tabii ki yolculuğumuz devam edecek sizinle sayın Günday. Siz Türk yeraltı edebiyatının medarı iftiharısınız. Dostoyevski'nin İnsancıkları gibi ilk romanı bu kadar güzel ve etkileyici yazmanız da ayrıca takdire şayan. İnsan ne okursa okusun yaşadıkları olmadan yazamıyor. İnsanların ruhlarına inemiyor. ''Yar deyince kalem elden düşüyor'' olabilir ancak acılar deyince insan kaleme sarılıyor. Çünkü sığınacak başka ruhi köşe kalmıyor. Yapılması gereken 100 şeyden biri de günlük tutmak olsa gerek. İyi ya da kötü bir şeyler yazıp, çizmek lazım. Geçmiş ile bugünü harmanlayıp bir yarın portresi çizebilmek adına. Bu da benden size naçizane tavsiyem olsun dostlar. Ben de eskiden tutardım. Yapalım şu işi. Buraya kadar okuduysan teşekkür ederim. Hakan Günday o-kun-ma-lı...

https://www.youtube.com/watch?v=_58AnhnbIgI
531 syf.
·4 günde·9/10
Hakan Günday, Freud yaşasaydı, bu adamı kesinlikle incelerdi...
Bilinç altının karanlığını, sansürsüz olarak resmeden adam...
Belki tarzını sevmeyenler vardır, Aşırı argo kelimeler kullanması, karakterlerin uç noktalarda kötü olması bazı okuyucuları olumsuz eleştirilere yöneltebilir... Ama bilinçaltı tercümanı olan bi adamdan size çicek böcek anlatmasını beklemek de ne bileyim...

Kinyas ve Kayra'dan bir alıntı paylaşmak istiyorum, neden Hakan Günday diğer popüler yazarlar gibi değil?
"Eğer bir önemi olsaydı gittiğim yerlerin, tanıştığım insanların, yaptığım uzun konuşmaların, hepsini teker teker dökerdim önümdeki kâğıtlara. Farkım kalmazdı Balzac’tan. Hiçbir farkım kalmazdı Céline’den. Ağır bir dille yazılmış, özenle seçilmiş sıfatlarla dolu tasvirler kaplardı bu sayfaları. Ölümlerini gördüğüm insanların dudaklarının kalınlığından, üzerlerindeki paçavraların dokumasına kadar her ayrıntıyı anlatırdım. Ama ben doğanın bana emrettiğini yapıyor ve unutuyorum. Bütün fazlalıkları unutuyorum. Şekilleri hatırlamıyor ve önemsemiyorum. Tek önemsediğim ve yazmaya değer bulduğum, olayların mantığı. Başka bir şey öğrenmedim ben hayattan."

Kitaba başlamadan önce nedense, Kinyas'ın erkek, Kayra'nın kız olduğunu sanmıştım, hatta bir aşk hikayesi olduğunu düşünmüştüm, ama alakası bile yokmuş...

Kinyas ile Kayra, bütün değerlerden, ahlaktan, kanun ve toplumsal kurallardan kendilerini muaf tutarak yaşayan iki psikopat, manyak, ruh hastası, sapık...
Zevk için yaşıyorlar. Bilinçaltlarındaki id'nin denetimsiz olarak hegemonyası altına girmişler. Öldürüyorlar, tecavüz ediyorlar, çalıyorlar, uyuşturucu satıyorlar ve bunları yemek yemek, tuvalete gitmek gibi doğal birşeymiş gibi yapıyorlar... 8 yıl boyunca bu yolda gittikten sonra hayatlarında bir amaç ediniyorlar. Sonrası daha ilginç hale geliyor...

Kitapta olaylardan çok, bu insanların, hayata, felsefeye, olaylara, sisteme bakışı ve kendi içleriyle konuşmaları ön plana çıkıyor...
Yine tamda burda kitaptan bir alıntı daha eklemek istiyorum. "İnsanoğlunun çekebileceği acı ve yapabileceği tiksinti veren davranışlarının sınırını saptamak için yapılan bir deney. Belki de bu yazılanlar da yapılan deneyin raporudur..."

Kendini çok iyi tanıdığını iddia eden varsa kitabı okuduktan sonra kendine birdaha sorsun!
531 syf.
·Beğendi·8/10
On iki günde okuduğum çok ama çok ilginç bir kitaptı .Yeraltı edebiyatıyla ilk kez tanışmış biri olarak sert, aykırı, eleştirel, çoğunlukla gerçekle hayalin ince çizgisinde bir var olup bir kayboldum.Kitap iki farklı karakteri de çok iyi harmanlamış .Tarafımı seçecek olsaydım kesinlikle Kinyası seçerdim .Çünkü hayatın yaşanmaya değer bir anı olduğunu sonuna kadar destekliyorum .Okuyup bitirildikten sonra ben ne okudum modunda oluyorsunuz .Çünkü yazar çoğu gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıyor.Afrikayı ele alış biçimi acımasızca ve gerçekçiydi. Hani bir gerçeği bilirsiniz içinizde ama duymak istemezsiniz ya işte yazar bunu resmen içimizdeki duyguları harekete geçirmek kendimizi sorgulamak ve duyurmak için yazmış .
Diğer kitaplarını da merak etmeye başladım .
Sevgiyle tavsiye ediyorum .
Hakan Günday
448 syf.
·12 günde·Beğendi·10/10
Hakan Günday, ülkemizin yeraltı edebiyatı denince ilk akla gelen isimlerinden. Ve bunu fazlasıyla hakediyor.
Kinyas ve Kayra üç uzun bölümden oluşan müteşekkil bir roman.
Dipsiz kuyuya düşmüşcesine iki karanlık adamın, dizginlenemeyen kepaze hayatlarının hikayesi.
531 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Hakan Günday'ın yeraltı külliyatına "Selamın Aleyküm birader! " diyip girdiğim kitap.

Dünya üzerinde oynanan gündelik hayat oyununun kurallarını, onlara uymayacak kadar iyi tanıyan iki arkadaş.Kadınları öperken gözlerini kapatmıyorlar. Bir usturayla kollarının üzerine yazı yazarken acı duymuyorlar, çünkü o anlarda kendilerini başkasının vücudundaymış gibi seyretmekle meşgul oluyorlar. Var olan her şeye uzaktan bakabildikleri için hiçbirinin sihrine kapılamıyorlar.Ve gözleri gördüğü için hayatın arkasını, dünyanın o kadar da iyi tasarlanmış bir yer olmadığını biliyorlar.Ve uzaktan seyrettikleri hayat ateşi onları ısıtmadığı için “Zihnimi öldürürüm” diyorlar. Ve milyarda bir görülen uzaktan bakabilme yetenekleri var Kinyas'ın da Kayra’nın da.
En çok Kayra'nın...farkında olmadan geliştirdiği, bütün insanlığı yaşadığı hayattan vazgeçirecek kadar büyüttüğü bir yetenek. Dünyaya, Tanrı’ya, aşka, paraya, ideallere, her şeye uzaktan bakabilme yeteneğine sahip olmasından ötürü hayatı da gerçek değil.

İlaçsızlık hastalığına tutulmuş iki naçar gibi,hayatla daha doğrusu dünya ve yaşamla ona inanmayıp yaşayamayan iki naçarın hikayesi.Yaşamak yada yaşamamak için tek kurtuluşun zihinsel ölümlerini gerçekleştirmek olduğunu düşünen iki arkadaşın hikayesi. Şimdi Çağlayanlar gibi akıp,spoiler verip hikayeyi sinemada korku filmine girdiğin zaman bahşiş vermediğin yer göstericisinin kulağına "katil koca memeli kız abi" dediği gibi hikayeyi anlatıp pis etmek istemiyorum. Bildiğim ve inandığım şey bu kitabı çok uzun seneler boyunca asla unutmayacağım. Bildiğim ve inandığım ikinci tek şey ise gerek Kayra'nın hikayesi olsun gerek Kinyas'ın hikayesi olsun ikisini de benimseyip sevip içselleştirip zaman zaman kendi hayatımda her iki ruh haline de girdiğimdir. Kayra'yı da Kinyas'ı da çok sevdim. Hakan GÜNDAY'a ise delikanlı gibi aşık oldum.

Varoluşçu felsefenin dünyada önde gelen isimleri Albert Camus Jean-Paul Sartre Friedrich Nietzsche Franz Kafka.... Uzar gider bu liste ben ülkeme bakarım. Yeraltından gökyüzünü sorgulayan,nevrotik beyniyle,üslubuyla,felsefesiyle,zekasıyla Hakan Günday beni kendisine hayran bıraktı. Bu yüzdendir ki külliyatını bitirmek üzerime vazifedir.Varoşçu akım her ne kadar Türk Edebiyatında kendine yer bulsa da bu konuyu yeraltından okumak,anlamak çok çok başka ve çok keyifliydi.Dünyanın önde gelen Varoluşçu yazarlarının ağdalı sözleri ve karışık felsefi terimlerden hoşlanmayanlar için ama ne olursa olsun kanında sorgulamak virüsü taşıyanlar için gelin bu kitabı okuyun. Hayatı yaşamak yada yaşamamak bir tercihtir. Yaşarken kendini öldürebilene de hayranım,küllerinden doğup ölüyken dirilene de hayranım. Sana da bir başka hayranım Nephren Ka Sen olmasan zihin ölümüm gerçekleştikten sonra tanıştırdım belki de Gündayların Hakanıyla. Teşekkür ederim. Size de teşekkür ederim okumadan beğenen arkadaşlar :)
"Sorarlarsa, 'Ne iş yaptın bu dünyada?' diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyar insanın arasında doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından..."
"Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. “Kendini karşındakinin yerine koy” ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yani kendimi bulamadım.
Kendimizi bir binanın tepesinden hep beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı. Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük : yarın.
Hakan Günday
Sayfa 443 - Kinyas
"Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi.."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kinyas ve Kayra
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
531
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759917951
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Kinyas ve Kayra
Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omuzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım! Ama hayattayım.

Kitabı okuyanlar 9.851 okur

  • Ozan Bal
  • Momo
  • Serdar Saraçoğlu
  • Kevser özkan
  • Şilan Akdeniz
  • Barış Türken
  • Esra
  • Şehriban taş
  • Dicle DALGIÇ
  • Yeşim YILMAZ

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%18.2
14-17 Yaş
%3.3
18-24 Yaş
%19.1
25-34 Yaş
%29.6
35-44 Yaş
%20.9
45-54 Yaş
%5.4
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62.7
Erkek
%37.2

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%39.5 (1.308)
9
%23 (762)
8
%16.7 (554)
7
%7.6 (252)
6
%3 (100)
5
%2 (65)
4
%0.7 (23)
3
%0.5 (17)
2
%0.4 (14)
1
%0.7 (24)

Kitabın sıralamaları