Puan vermedi·448 syf.····Okunma: 12 Ağustos 2024 19:05 Renklerden oluşmuş bir kast sistemi ve özünü Sparta’dan alan bir kültür. Sistemin yönetici konumunda acımasız, kibirli, güçlü, hırslı, zeki ve güzel Altınlar, en altında vasıfsız işçi konumunda itaatkar, zayıf, disiplinli, sevecen ve eğlenceli Kızıllar. Ve çeşitli konumlarda diğer alt renkler. Pierce Brown’nun zihnindeki insanlık geleceği, belki de bugünü.
Bilinmeyen bir zaman önce insanlık güneş sistemine açılmış ve güneş sistemini kolonileştimeye başlamıştır. İnsanlık güneş sistemiyle (uzay) olan amansız savaşında güneş sistemini evcilleştirebilmek için gelişmek zorunda kalmış ve bu nedenle genetik bilimlerinde müthiş başarılara imza atmıştır. Uzayın zorlu koşulları için genetiği özel olarak değiştirilmiş insandan daha güçlü ve daha dayanaklı insanlar üretilmiş ve bu insanların farklı oldukları belli olsun diye göz ve saç renkleri kodlanmıştır. Uzayda yapılacak olan işlerin iş bölümünün yapılmasıyla da özel olarak yetiştirilen insanların çeşitleri artmaya başlamış ve renklerin kast sisteminin kurulması tamamlanmıştır. Sonrası ise; güçlünün güçsüzü ezmesi, güçlünün kalabalık güçsüzleri itaat etmenin güzelliğine, kolaylığına ve zorunluluğuna inandırması ve kalabalık güçsüzlerin üstünden geçinmesi… Yani siyaset, politika
Pierce Brown Kızıl Yükseliş kitabı ile işte bu arka plan kurgusu içerisinde Suzanne Collins’in Açlık Oyunları'nı sunuyor. Fakat iki kitap arasındaki benzerlik tıpkı iki farklı kozanın dışarıdan birebir aynı görünmesi ama içerisinde apayrı renk ve desene sahip kelebekler olması gibi.
Açlık Oyunları kitabındaki oyunları hatırlarsanız oyunlar başkentin köleleştirdiği 12 mıntıkadan her biri erkek ve kız olacak şekilde gelen çocukların değişken bir arenada toplanarak birbirleriyle ölümüne mücadelesinden oluşuyordu. Dolayısıyla bir - iki mıntıka hariç çocuklar hazırlıksız, aç ve güçsüz oluyorlardı. Kızıl Yükseliş’de ise durum apayrı. En başta Altınlar genetik olarak insandan üstün yaratılmış olanlar. Akademiye gelmeye hak kazanan Altınlar ise bu genetik üstünlüğü en üst seviyeye taşıyanlar. Hızlı, çevik, güçlü, zeki ve acımasızlar. Ayrıca tüm hayatlarını Toplum’un kendilerine öğrettiği “Güçlüysen, Alırsın” felsefesine göre yaşayarak kibirle dolmuş olanlar.
İşte Pierce Brown Kızıl Yükseliş kitabında bize bu caniler arasındaki Açlık Oyunlarını sunuyor ve tabi ki oyunlara minicik bir fark daha eklemeyi ihmal etmiyor. Açlık Oyunları 24 kişinin birbirini katledip tek kazananın olması üzerine kuruluyorken, Kızıl Yükseliş’in akademisi herhangi bir hanenin kazanması üzerine kuruluyor. Akademide 13 hane (Apollo, Bacchus, Ceres, Diana, Juno, Jupiter, Mars, Mercury, Minerva, Neptune, Pluto, Venus, ve Vulcan) ve bu hanelerde toplamda 1200 öğrenci bulunuyor. Bir takım seçimler sonucu öğrenciler hanelerine yerleştiriliyor ve yine bir takım avantajlarla oyun alınındaki kalelerine bırakılıyorlar. Buradan sonra artık kural yok. Amaç tüm haneleri köleleştirerek oyunu kazanmak. Fakat büyük bir sorun var. Bu kibirden dolup taşan Altınlar nasıl kendi hanelerinde lider seçecek ve hayatta kalmak için gereken basit işleri birbirlerine nasıl yaptıracaklar? Diğer hanelerle nasıl ittifak kuracaklar? Kim kime güvenebilir?
Kitap boyunca bir yandan akademi oyunun dehşet verici gerçeklerini; tuzaklarını, yalanlarını, ihanetlerini, canice planlarını ve ölümlerini izliyorken bir yandan da Darrow’un iç çelişkilerine, öfkelerine, demokrasi görüşüne ve acılarına tanıklık ediyoruz. Sayfalarda ilerledikçe yazar bizi tıpkı bir sapanın yayını gerer gibi gererek derinlere doğru çekiyor ve derinlerdeki karanlığın içindeki dehşete maruz bırakıyor. Darrow’un öfkesini ve hiddettini hissettiriyor. Ve sonra yayı bırakıyor. Darrow’un öfkesi, öfkemiz, serbest kalıyor. Öfkemizden Olimpos titriyor.
Herkese İyi okumalar dilerim.