Dühring'in çocuksu teorilerine darbe!(Notlarım)
10/10
·160 syf.··
2024 33. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 28 Temmuz 2024 01:09
Kitabın ilk üç bölümü, aslında Engels'in Anti-Dühring adlı kitabından alınmıştır. Kitaba adını veren "Tarihte Zorun Rolü" adlı metin ise Engels tarafından tamamlanmadan bırakılmıştır. Kitabın sonunda ise Engels'in "Otorite Üzerine" başlıklı makalesi bulunmaktadır. Engels'in zorluklarla dolu yaşamı, bu kısa notlara sığmayacak kadar uzundur. Onu kısaltmaya çalışmak ise bu sevgi dolu adamın yaşamının derinliğini kaybettirmekten öteye gitmeyecektir. Bu konu üzerine, K. Marx - F. Engels - Hayat ve Eserlerine Giriş adlı kitap çevirisi rezalet denebilecek kadar kötü olsa da okunabilir. Engels hakkında -kendi kişisel çıkarımıma göre- söylenebilecek en doğru sözü, Eleanor Marx Engelsin mezarında söylemiştir: "Birinci planda olabileceği halde, gönüllü olarak ikinci planda durmuş olan bir adam öldü..." Zor Teorisi Dühring'e göre tarihi belirleyen esas unsur siyasal zor ilişkileridir. İktisadi avantaj ikinci plandadır. "Yani asli olan şey, dolaylı bir iktisadi güçte değil, dolaysız bir siyasal zorda aranmalıdır." Buna karşın herhangi bir kanıt sunmaz. Elindeki, komedi denilebilecek tek kanıt, Robinson'un Cuma'yı köleleştirmesidir. Ayrıca "zora dayalı mülkiyet" teorisi yazılı tarih kadar eskiye dayanır ve bu teoriye olan inanç yüzünden eski tarihe dair elimizde ilerletici gelişmeler hakkında çok az şey bulunmaktadır. Robinson'un Cuma'yı köleleştirmesinin nedeni, artı-değer oluşturabilmesidir. Artı-değer oluşturmadığı takdirde, Cuma'nın köleliğinin bir anlamı yoktur. Yani Dühring'in bulduğu bu çocuksu örnek, onun teorisini çürütmekten öteye gitmiyor. Köleliğin (modern veya ilkel) uygulanabilmesi için belirli bir üretim aracının oluşmuş olması ve bölüşüm aracında eşitsizlik meydana gelmesi gerekir. Aksi takdirde, kölenin çalışabilmesi için bir alet ve üretim aracı olmazsa, gelirler arasında eşitsizlik oluşmazsa, kölelik, ilkel topluluklardaki gibi toplumda önemsiz bir rol oynamaktan öteye geçemez. ABD topraklarında kölelik zora değil, İngiliz pamuk sanayiisine bağlıydı. Pamuk yetiştirilmeyen bölgelerde köleliğin yok olup gitmesinin temel nedeni, maliyeti kurtarmamasıydı. Kişiyi boyundurluk altına almak için emek araçlarına ve köleyi canlı tutabilmek adına geçim aracı gerekir. Yani ortalama üstünde bir servete ihtiyaç gerekir. Bu servetin her zaman zora dayalı olması gerekmez, çalışarak, çalınarak, ticaret veya dolandırıcılıklada elde edilebilir. Dahası çalınabilir hale gelmesi için öncesinde çalışarak elde edilmesi zorunludur. Özel mülkiyet tarihte zorla ortaya çıkmamıştır. İlkel zamanlarda sınırlıda olsa var olmaktaydı. Yabancı kabilelerle ticaret başlayınca üreticiler kendi kullanımları için ürettikleri mal azalıp ticaret için ürettikleri mal artmıştır. Bunun sonucunda topluluk içindede gelişen ticaret, kendiliğinden gelişen iş bölümünün yerini daha çok aldıkça, topluluk içinde servet düzeyleri dengesizleşir. Küçük çiftçilerden oluşan köye dönüşüm başlar. Gaspçının özel mülkiyete el koyabilmesi için, öncesinde özel mülkiyetin oluşması gerekir. Zor mülkiyet durumunu değiştirebilse bile, özel mülkiyeti oluşturamaz. "Başlangıçta eşdeğerler arasında gerçekleşir gibi görünmüş olan mübadele işlemi, şimdi, eşdeğerler arasındaki mübadeleyi sadece görünüşten ibaret kılan bir dönüş yapmaktadır; şöyle ki: bir kere, emek gücünün karşılığı olarak verilen sermayenin kendisi, sadece, karşılık olarak eşdeğeri verilmeksizin el koyulmuş olan yabancı emek ürününün bir parçasıdır, ikinci olarak, üreticisinin, işçinin, bu sermayeyi sadece aynen yerine koyması yetmez, bunu yeni bir artıkla” (fazlayla) “yenilemesi gerekir…" "Marx'a göre, kapitalist mülkiyet ilişkileri, zora dayalı müdahalelerden veya dolandırıcılıktan ziyade, ekonomik süreçlerin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Başlangıçta, özel mülkiyetin, sahibinin emeğine dayandığı ve bu mülkiyetin değerinin ancak eşit değerlerin mübadelesiyle korunduğu varsayılır. Ancak zamanla, üretim ve mübadele süreçlerinin ilerlemesi, mülkiyetin sadece küçük bir sınıfın elinde yoğunlaşmasına ve geniş bir işçi sınıfının mülksüzleşmesine yol açar. Bu kapitalist üretim tarzının doğal bir sonucudur. Kapitalist mülkiyet ilişkileri, ekonomik süreçlerin mantıksal bir sonucu olarak ortaya çıkar ve bu süreç, zamanla kapitalist üretimin anarşik yapısına ve ekonomik bunalımlara yol açar." "Burjuvazi giderek, toplumsal açıdan gereksizleşmekle kalmıyor, toplumsal bir engele dönüşüyor; üretim etkinliklerinden giderek daha fazla ayrılıyor ve giderek, geçmişteki soylular gibi, sadece gelirleri cebine atan bir sınıfa dönüşüyor; ve kendi konumunu bu şekilde altüst etmeyi ve yeni bir sınıfı, yani proletaryayı yaratmayı, zora dayalı herhangi bir hokkabazlığa başvurmadan, sadece iktisadi yoldan giderek başardı." Zor Teorisi(Devam) Zor, sadece iradeye bağlı bir eylem değildir; zor için ön koşullar vardır. Bu ön koşullar, aletlerdir ve bu aletlerin üretilmiş olması gerekir. Daha mükemmel zor aletleri üreten üreticinin, daha az mükemmel zor aleti üreten üreticiyi yenmesi kaçınılmazdır. Yani zor araçlarının (silahların) üretilmesi için "iktisadi güce" ihtiyaç duyulur. Günümüzde zor, ordudur. Ordu, büyük paralara mal olur. Zor para kazanamaz, ancak mevcut parayı (savaş tazminatı gibi) tüketir. Zor aletlerinin tedariği ve bakımını sağlayan bu araçlardan dolayı iktisadi duruma bağlıdır. Devrimci dönüşümlere yol açan olgular, generallerin zihinlerine değil, daha iyi silahların bulunmasına ve askeri malzemenin değişmesine bağlıydı. Dahi generallerin görevi, savaş yöntemlerini yeni silahlara ve savaşçılara uyarlamaktı. 14. yüzyılda Araplardan Avrupalılara geçen barut sayesinde devrimci dönüşümler başlamıştı. Barutun ve ateşli silahların kullanılmaya başlanması, bir zor eylemi değil, iktisadi bir ilerlemeydi. Bu silahların üretimi için sanayiye ihtiyaç vardı ve bu da burjuvazinin elindeydi. Bu silahlar, baştan beri feodallere karşı kentlere dayanan monarşilerin silahı oldu. Feodallerin kalelerinin taş duvarları toplara yenik düşerken, şövalye zırhları el topları tarafından delindi. Dönemin piyadeleri, prenslerin hizmetinde bulunan paralı askerlerdi ve bunlar ancak zor kullanılarak bir arada tutuluyordu. Bu yüzden, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda isyancılar, kendi çıkarları için savaştıklarından İngilizlerin paralı askerleri gibi kaçışmadılar. İngilizlerin paralı askerleri ise zor durumda kaçtı. Ayrıca İngilizler hat düzeniyle savaşırken Amerikalılar, düzensiz birliklerle bir nevi gerilla taktiğiyle savaştılar. Militarizm, Avrupa’ya hükmediyor ve onu yutuyor. Ancak bu, kendi çöküşünü hızlandırıyor. Çünkü her yıl daha fazla para harcamak, mali çöküşe giderek yaklaştırıyor. Ayrıca tüm halkı zorunlu askerliğe alma sayesinde halk, silah kullanmayı öğreniyor ve bu, bir isyanda müthiş bir avantaj sağlayacaktır. "... orduların tüm örgütlenmesinin ve savaşma tarzının ve dolayısıyla da zaferin ve yenilginin, maddi, yani iktisadi koşullara (insan malzemesine ve silahlara, yani nüfusun ve tekniğin niteliğine ve niceliğine) bağlı olduklarının açığa çıktığıdır." Kısacası, zoru zafere götüren her zaman iktisadi koşullar ve iktisadi iktidar araçları olmuştur. Bu koşullar ve araçlar yok olduğunda zor, zor olmaktan çıkar. Ama bütün bunlara ne gerek var? Bundan sonraki deniz savaşının yüksek komutanlığını Bay Dühring’e verelim, iktisadi durumun kölesi olan bütün zırhlı filoları, torpidolara ya da başka yapay araçlara başvurmadan, sadece kendi “dolaysız zoru” aracılığıyla yok etsin. Zor Teorisi(Sonuç) Dühring doğaya hükmedilmesi için insana hükmedilmesini şart koşar. Kanıt: Büyük ölçekli arazilerin ekili biçilmesi için herzaman köleler kullanıldı. Kanıtın Kanıtı: Ailesiyle birlikte büyük t. s. , köleleri olmadan sadece küçük bir bölge ekip içilebilirse büyük toprak sahipleri nasıl var olabilir? Yani: Dühring doğaya hükmedilmesi için insana hükmedilmesini kanıtlamak için doğayı "büyük ölçekli arazilere" ve bu arazileri bir büyük toprak sahibinin mülküne dönüşütürüyor. 1. Anti-tez: Doğaya hükmedilmesiyle "Arazilerin ekilip biçilmesi" aynı değil. Doğa üzerindeki egemenlik, sanayide, tarıma göre çok farklı ve devasa bir ölçekte kuruluyor; tarım bile hava kouşllarına hükmetmek yerine ona tabii kalıyor. 2. Anti-tez: Tarım için her zaman boyundurluk altında insanlara gerek duyulmaz. Tam tersine tarım yakın bir tarihe kadar özgür köylüler tarafından kullanıldı. Doğuda toprak sahipliğine dayalı bir feodalizm ilk olarak Türkler tarafından ferhettikleri ülkelerde yürürlüğe sokuldu. Egemenlik ve boyun eğme ilişkileri iki yolla ortaya çıkmıştır. İnsanlar hayvanlar aleminden nasıl çıktılarsa tarihede öyle girerler: Hala yarı hayvan, doğaya karşı güçsüz, kendi güçlerinden habersiz insanlar, bu nedenlerle hayvan gibi yoksuldur ve üretkenlikleri onlar kadardır. Toplumlar eşitlik ve sınıfsızlık temelinde örgütlenmişti, ancak zamanla nüfus arttıkça ve üretkenlik geliştikçe, topluluklar arasında hem ortak hem de çatışan çıkarlar ortaya çıktı. Bu, toplulukların birleşmesini ve yeni iş bölümlerinin oluşmasını sağladı. Bu süreçte, toplulukların ortak çıkarlarını koruyan ve çatışan çıkarlarla mücadele eden organlar ortaya çıktı. Zamanla, bu organlar daha bağımsız ve vazgeçilmez hale geldi, hatta bazı durumlarda kalıtsal hale gelerek devlet gücünün temellerini oluşturdu. Siyasal egemenliklerin altında toplumsal bir görev yatar. siyasal egemenlik bu toplumsal görevlerin gerçekleştirilmesi takdirinde uzun vadeli olabilir. İranda ve Hindistanda olmuş despotluk rejimleri herşeyden önce nehir vadilerindeki sulama işlerinin kolektif girişimcileri olduğu bilinir. Üretim güçlerinin gelişmesiyle bir insanın kendi ihtiyaçlarından fazlasını üretebilir hale geldi ve bu durumun toplulukların savaş tutsaklarına farklı bir gözle bakmasına neden oldu. Başlangıçta savaş tutsakları öldürülürken, ekonomik gelişmelerin bir sonucu olarak bu tutsaklar birer emek gücü olarak değerlendirilmeye başlandı ve kölelik doğdu. Kölelik, zamanla tarım ve sanayi arasındaki işbölümünü genişletti, Yunan ve Roma uygarlıklarının ortaya çıkmasını ve büyümesini sağladı. Kölelik sadece bu uygarlıkların gelişiminde değil, modern Avrupa'nın entelektüel, ekonomik ve politik yapısının oluşumunda da kritik bir rol oynadı. Kölelik olmadan Yunan sanatı, bilimi, Roma İmparatorluğu ve dolayısıyla modern Avrupa da var olamazdı. Bu bağlamda köleliğin tarihsel olarak kaçınılmaz ve gerekli olduğundan dolayı, antikçağın köleliği olmadan modern sosyalizmin de var olamazdı. Ve bu soruları incelediğimizde –ne kadar çelişkili ve sapkınca görünürse görünsün– o zamanlar hüküm süren koşullar altında köleliğin getirilmesinin, ileri doğru büyük bir adım olduğunu söylemek zorunda kalırız. Çünkü insanın hayvandan çıktığı ve dolayısıyla barbarlıktan kurtulmak için barbarca ve hemen hemen hayvanca araçlara başvurmak zorunda kaldığı bir gerçektir. Eski komünler, varlıklarını sürdürdükleri her yerde Hindistan’dan Rusya’ya kadar, binlerce yıl boyunca en zalim devlet biçiminin, Doğu despotluğunun temelini oluşturmuşlardır. OTORİTE ÜZERİNE BAZI sosyalistler, son zamanlarda, otorite ilkesi diye adlandırdıkları şeye karşı düzenli bir haçlı seferine girişmişlerdir. Şu ya da bu eylemin otoriter olduğunu söylemek onu mahkûm etmeye yetmektedir Bütün bu işçiler, erkekler, kadınlar ve çocuklar, işlerini bireysel özerkliğe hiç aldırmayan buharın otoritesi tarafından saptanan zamanlarda başlatmak ve bitirmek zorundadırlar. İnsan, bilgisinin ve yaratıcı dehasının yardımıyla doğa güçlerine nasıl boyuneğdirdiyse, beriki de insanı, kendisini kullanması ölçüsünde, her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız gerçek bir despotizm altına sokarak ondan intikam almaktadır. Büyük sanayideki otoriteyi ortadan kaldırmayı istemek, sanayiin kendisini ortadan kaldırmayı, gerisin geriye çıkrığa dönmek üzere buharlı çıkrığı yoketmeyi istemekle aynı şeydir. Bir başka örnek olarak demiryolunu alalım. Burada da sayısız bireylerin işbirliği yapmaları mutlaka zorunludur, ve bu işbirliği kesenkes saptanmış olan saatler içinde yapılmalıdır ki hiç bir kaza olmasın. Burada da, işin ilk koşulu, bütün ikincil sorunları çözümleyen bir egemen iradenin —bu irade ister tek bir delege tarafından, ya da ister ilgili kimselerin çoğunluğunun kararlarını uygulamakla yükümlü bir komite tarafından temsil ediliyor olsun— bulunmasıdır. Her iki durumda da, çok belirgin bir otorite vardır. Dahası, demiryolu sorumlularının sayın yolcular üzerindeki otoritesi kaldırılacak olsa, hareket ettirilen ilk trenin başına neler gelmez ki? Ama, otorite, hem de müstebit bir otorite zorunluluğu, açık denizdeki bir gemideki kadar başka hiç bir yerde bu denli açık değildir. Burada, bir tehlike anında, herkesin yaşamı, herkesin tek bir kişinin iradesine anında ve kayıtsız sartsız uymalarına bağlıdır. Evet, bu doğru, ama bu durumda bizim delegelerimize verdiğimiz şey otorite değil, yetki devridir ! Bu baylar şeylerin adlarını değiştirdiklerinde şeylerin kendilerini değiştirdiklerini sanıyorlar. Bu derin düşünürler tüm dünyayı işte böyle alaya alıyorlar. Böylelikle gördük ki, bir yanda, nasıl devredilmiş olursa olsun, belirli bir otorite, ve öte yanda da, belirli bir boyuneğme — bunlar her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız olarak, içinde üretim yaptığımız ve ürünleri dolaşıma soktuğumuz maddî koşullarla birlikte bize dayatılan şeylerdir. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yokolmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiç bir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu? O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.
Tarihte Zorun RolüFriedrich Engels · Yordam Kitap Yayınları · 2020125 okunma
·
188 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.