Kurtuluş İçin Müslümanlaşmak
Puan vermedi·336 syf.··
2024 47. kitabı
Ahmet Kalkan kitabının çıkış noktasını çok doğru bir temele dayandırmıştır. Dünyanın vaziyeti kötüdür. Bazı kimseler bunun için şeytan ve onun yoldaşlarının yaptıklarını neden olarak gösterirken; kendisi bu sorunları Müslümanların niteliksizliğine dayandırır (Diğer görüşü inkar etmiyor ama reçete Müslümanlara). İfadeler mana olarak kendisine ait olmak kaydıyla "Müslümanlar Müslümanlaştığında" dünyayı ahiret yurduna çevirebilmek mümkün olacaktır.  Bunun nasıl'ına dair tekliflerini kısa kısa pek çok makalesinde biz okuyuculara sunmuştur. Bazı noktalardaki tekliflerini kendi nefsime göre ya da teamüllere göre çok katı olarak değerlendirsem de biraz kitap yalamış bir Müslüman'ın bu konulara aşikar olacağını düşünmekteyim. Kitabın büyük bir bölümü Tevhid ve Cihad kavramını tartışıp güncel durumlara karşı tatbikini gösteriyor. Bunun dışında ayrıca ibadet ve mabed konusu da Müslüman'ın hayat tasarımındaki merkezin rolünü hatırlatacak şekilde işlemiş durumdadır.  Ahmet Kalkan ayrıca çok önemli bir şey yapıyor. Evet, hedef olarak dar-ül İslam'ı, Halifeliği, şeriatı koyuyor ama bunların uzak ihtimallerinden dolayı gönülleri kedere sürüklenecek Müslümanlar'a da hemen şimdi neler yapması gerektiğini ve onların üzerine ne düştüğünü çok net bir şekilde açıklıyor. Ve tabir yerindeyse herkesten harekete geçmesini bekliyor. Bazı alıntılar ve gelecek için hatırlatmalar:  Şerri olan ahkamın dışına çıkma durumunda kişinin hali üzerine hüküm: "Kendilerini Allah’a vermiş olan peygamberlerin ve -Allah’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- rablerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." Maide 44  Hz.Yakub (as) hakkında ilginç bir tefsir... "Müslümanın, sadece kendisinden korkmasını isteyip, başkalarından korkmasını yasaklayan Rabbimiz (2/Bakara, 40, 41; 3/Al-i İmran, 175), bu emrine uymayan kimseye çoğu zaman korktuklarını musallat eder ki, Kendisinden başkasından korkmanın cezasını çeksin. İşte tâviz ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği için tâvizkâr tutumlar, bir müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın konumuna düşürmektedir. Örnek mi? Onlarca örneği, herkes kendi tecrübeleri ve gözlemlerinden yola çıkarak verebilir. Kur'an'da da buna örnekler az değildir. Meselâ, Hz. Yakub, Yusuf'u oyun için götürmek isteyen hileci kardeşlerine "onu bir kurdun yemesinden korkarım" (12/Yusuf, 13) demişti; Allah da, kurt yemediği halde kurdun yediği gibi bir acıyı ona tattırdı (12/Yusuf, 17-18)." Güzel bir alıntı ve açıkçası güzel bir kaide. Küfre karşı çıkmak en azından temsili özelliklerini reddetmek ile başlayabilir.  "Amerikan saç modeli, Amerikan tipi daracık kot pantolonuyla, elindeki Marlboro veya Coca Cola'sıyla Amerika'ya karşı çıkıp kafa tutmak, teoride bile Amerika düşmanı olmak mümkün değildir. Kişinin karşı çıktığı düşmanını gözünde büyütüp ona benzemesi, onu nice konuda örnek alması, düşmanlıkla bağdaşacak şey değildir." Evet, İsrail ve işbirlikçileri lanet olasıca terör devletleridir. Ve Allah'ın laneti üzerlerine olsun. Ama bu durumun yaşanmasında her Müslüman'ın bir sorumluluğu vardır. Bu konu iktidarlara yüklenip kaçılabilecek bir hadise değildir. Her Müslüman ferd aynı zamanda yöneticilerinden de mesuldür. Zaten düz bir denklem ile şu da görülecektir ki: Müslüman halkın her açıdan ortalamaları kendilerinin yöneticileridir. "İsrail'in Ortadoğunun bağrında hançer olmasının sorumlusu Müslümanlardır: Cihad görevinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul eden dünyevîleşmiş müslümanlar kendilerine gelsin diye uyarıcı iğnedir İsrail vahşeti. "Zalim Allah'ın kılıcıdır, Allah onunla yoldan çıkanları cezalandırır, sonra ondan da intikamını alır." Zâlimlerden korkan, onlara karşı seyirci kalan insanlara, Allah zâlimleri musallat kılar ve onların seviyesine indirir. İsrail kurulmadan önce, Filistin çevresinde tampon ülkeler oluşturmayla işe başlandı; İsrail'in kuruluşuna ve kalıcılığına altyapı olsun diye. muhalefetini kendileri seçen ve yönlendiren iktidarlar, çok uzun süre tahakkümlerini sürdürürler. İsrail'i Amerika'dan sonra ilk tanıyan devlet, T.C. idi; hâlâ da işbirliği konusunda aynı çizgi sürdürülmektedir." İslam savaş hukuku hakkında:  "Savaşın sebebi, bütünüyle müslümanlara ve hangi inançtan olursa olsun ezilip zayıf bırakılmış mazlumlara yapılan haksızlıklardan kaynaklanmaktadır. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, İslâm dininin, insanlara tebliğ edilmesine engel olanlarla savaşılabilir. İslâm dini, insanlara zorla dayatılamaz, "ya kılıç, ya İslâm!" sloganı, müslümanların şiarı değil; İslâm düşmanlarının attığı iftirâdan ibârettir. İnsanlara hak din sunulur, bu dâvetin önüne engel konulamaz; bundan sonra insan ister inanır, ister inanmaz. İnanç konusunda bir dayatma olamaz. "Dinde zorlama yoktur" (2/Bakara, 256). Her insanın din özgürlüğünü en gerçekçi şekilde ve hiçbir çifte standarda yer vermeden İslâm savunur. Cennetin yolu, kendisine gösterildiği halde, her insanın Cehenneme gitme hakkı ve özgürlüğü de vardır. İnançların ifade edilmesine ve insanların inandıkları gibi yaşamalarına engel olmak, savaş sebebidir. Ancak bunun fiilen ispatlanmış olması gerekir." Müslümanların en güçlü özelliği cihada sahip olmalarıdır. Bu durum kafiri korkutmaya ve onu geri püskürtmeye yetecektir. Yeter ki; pratik anlamda tatbik edilebilecek birazcık ortam oluşturulsun. "...Görmüyor musunuz İsrail'in taş atan gençten nasıl korkup üstüne tankla yürüdüğünü... Görmüyor musunuz 15 yaşındaki gencin/çocuğun elindeki taşla dünya ile savaştığını... Çeçenistan destanını... Irak ve Afgan direnişini, Bosna kıyâmını... (Ve Türkiye'nin uykusunu!... Rejimin, Amerika safında, İsrail ve Amerika hedefleri doğrultusunda müslümanlarla, İslâmî simgelerle bilinçli-bilinçsiz mücadelesini...)" Devletin dini tekeline alarak; bunu piyon olarak çeşitli konularda kullanması hakkında: "Câmiye siyaset girmesin!" Bu sözde samimi midirler? Laikliğin T.C.'deki uygulaması gibi, din devlete karışamaz, ama devlet dine karışmıyor mu dersiniz? Merkezden gönderilen hutbelerle câmilerde siyasî mesajlar verilmesi, devlete bağlılıktan, vergilerden, devlet politikalarından bahsedilmesi dini siyasete âlet etme değil midir?"  Müstekbir? "Müstekbir; büyüklenen, kibirlenen, kendini üstün gören demektir. Kavram olarak müstekbir; Allah'a karşı kendini yeterli görerek isyan eden, Allah'ın hakimiyetini reddeden, insanlara karşı kibirlenip büyüklük taslayarak onlar üzerinde zorla egemenlik kurmaya çalışan demektir." Müstekbir ve müstazaf kavramlarının tam olarak anlaşılması ve Müslüman'ın burada doğru bir şekilde konumlanması hakkında: "Müstekbir cânîleri güçlü kılan, zulme rızâ gösteren müstazaf, fakat zâlim kimselerdir. Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad çıkmasın(!) diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi "sabır" zanneden, görevlerini ve özellikle emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i ani'l münkeri terkeden, güçleri varken başkaldırmayan insanlar da zâlimdir. Aslında kendileri de müstaz'af oldukları halde, müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden dolayı Allah bu gibileri zâlim müstaz'aflar diye nitelemektedir. Bu zâlim müstaz'aflar güç kaynağı gördüğü hangi müstekbir varsa onu ilâh kabul eden kimse durumundadır. Müstekbir de zâten kendini tanrı yerine koymaya kalkan küstah..." Müslüman'ın yaşayışında laikizm: "İslâm'a göre, Peygamber'in (s.a.s.) vefatından sonra bey'atla iş başına gelen liderlere halife (imam, emîr, ülü'l-emr) denir. İslâm, din-dünya ayrımını kabul etmediğinden hem dinî, hem siyasî, hem sosyal liderliktir halifelik. İslâm anlamındaki Din'den devleti, devletten dini ayırmak mümkün değildir. Yoksa, devlet dinsiz, din devletsiz ve (y)etkisiz olur. İslâm Dininde Allah ve Rasûlullah sevgisinden sonra ve Allah için sevmenin göstergesi olarak İslâmî otoritesinin başındaki halife (ülü'l-emr) sevgisi ve ona itaat gelir. Bu sevgi ve itaat, mutlak değildir. Halife, ancak Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ettiği müddetçe itaate hak kazanır. Sevgi Allah içindir ve hiç- bir sevgi Allah sevgisinin yerini alacak kadar aşırı olmamalıdır (2/Bakara, 165). "Ey iman edenler! Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine (Allah'ın indirdiği hükümlerle yöneten müslüman halife ve yöneticilere) de (itaat edin). Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir." (4/Nisâ, 59). Papa katoliklerin, patrik ortodoksların, haham başı yahûdilerin lideridir/başıdır. Peki ya müslümanların başı? Başsız vücudun yaşama şansı var mıdır? "İpi kopan tesbihim, / Dağılmış tane tane; / Acı ama, tesbihim / Hani nerde imâme?" Zekatın ferdi bir ibadet olmaktan ziyade toplu yapılması gerektiğine dair:"Kur'ân-ı Kerim, zekât konusunda, peygamber ve aynı zamanda İslâm devletinin başkanı olan Rasûlullah (s.a.s.)'a hitâben şöyle buyurur: "Mü'minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara duâ et; çünkü senin duân, onlar için bir rahatlık ve huzurdur." (9/Tevbe, 103). Bu âyet-i kerîmede zekâtın bizzat Hz. Peygamber tarafından toplanması, dolayısıyla İslâm devleti tarafından idare edilmesi emredilmekte ve bu mâlî ibadetin müslüman toplum için önemi ve bazı hikmetleri vurgulanmaktadır. Bundan anlaşıldığına göre zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmamış, devlet müeyyidesi/yaptırımı ile toplanarak müesseseleştirilmiştir." Cami Müslümanlar için sosyal hayatın en önemli merkezlerinden biridir. Namaz kılınması dışında pek çok önemli şeye de mekandır: "Kur'ân-ı Kerim, hadisler ve ilk İslâm kaynaklarında bugün câmi diye isimlendirilen ibâdet edilen yerler karşılığında mescid kelimesi geçmektedir. Secde yeri demek olan mescid, müslümanların cemaatle ibâdet ettikleri yer olduğu gibi, aynı zamanda, özellikle Rasûlullah devrinde, sosyal faâliyetlerin her çeşidinin odak noktası, çeşitli hizmetlerin görüldüğü ana merkezdir, üstür. Kavram olarak; içerisinde Allah'a ibâdet etmek üzere yapılan bütün yapılara verilen addır. Hicrî IV. /Milâdî X. yüzyılın başlarından bu güne "câmi" kelimesi, mescid anlamında kullanılmaya başlanmıştır." İmam'ın ehliyet kazanması için cemaati vaziyeti hakkında: "Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır. Mescit ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer ihtilaf ederlerse, çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat istemediği takdirde imamlığa yeltenmesi doğru değildir. "Üç kişinin namazları kabul olmaz. Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde imamlık yapmak isteyen kişidir..." (Ebû Dâvud) "Üç kişi vardır ki, namazları kulaklarını aşmaz: Kerih gördükleri halde bir cemaate imamlık yapan kişi..." (Tirmizî)" "Neredeyse imâmet-i suğrâ (namaz imamlığı) ile, imâmet-i kübrâ (devlet başkanlığı)nın hükümleri aynıdır. Bu durum, dinin tekamülüne ve hayatın bütün safhalarındaki hükümlerinin muntazamlığına ve her işin ibâdet olmasına delildir. Bu, onun tek kaynağı olmasındandır; dünya ile âhiretin, din ile hayatın bir bütün kabul edilip ayrılmaması ile ilgilidir. Din, müslümanın hayatının bütününe hitap eder. Onda hayatın özel ve genel değerleriyle ibâdet ve hükümleri arasında ayrılık yoktur. Dinin eğitim anlayışı, insanı her yönüyle kuşatır, kendisini, ortağı olmayan tek bir Allah'a teslim etmek, namazın ve diğer ibâdetlerin, hayatın ve ölümün; âlemlerin Rabbi olan Allah'a ait olması için tek metodda şekillenir (Bk. Hasan Turâbî, Namaz, Risale Y. s. 141-148)." Müslümanlar her ne olursa olsun cemaatle namaza devam etmelidirler: "Câmilerimizle ilgili büyük problemlerimize rağmen, müslüman gençlerin câmileri terk etmeye haklarının olmadığı kanaati taşıyoruz. Şuurlu genç müslümanlarla câmi arasındaki ilişki, bebekle anne arasındaki bağ gibidir. İkisinin birbirinden koparılması her ikisinin de perişan olmasına sebep olacaktır; biri diğeri olmadan sağlıklı şekilde yaşayamaz. Câmiler, tevhidî düşünen gençler olmaksızın mânen harap olacağı/olduğu gibi; câmilerden koparılan gençler de öksüz kalacak, temel ihtiyacı olan "mescid anası"nın sütünden, onun kucaklayan ilgi, sevgi ve şefkatinden mahrum olacaktır." Bir bir adım adım ilerleyerek kurtuluşa ereceğiz: "Mescidlerimiz işgalden kurtulduğu gün Mescid-i Aksa'mız da kurtulacak, Mescid-i Haram'ımız da. Mescidlerin kurtuluşu da Allah'ın evi olan gönüllerimizin işgalden kurtulması ile sağlanacaktır." Bidatlerin vahameti hakkında: "Bid'atin tevbesi olmaz" sözünün mânâsı şudur: Allah (cc.) ve Rasûlünün (s.a.s.) ortaya koymadıkları bir şeyi din edinen kimseye amelleri süslü gösterir. O yaptıklarını doğru zannetmeye başlar. Kötü amellerini güzel görmeye devam ettiği sürece de tevbe etmiş olmaz. Her şeyden önce tevbenin başlangıcı, kişinin işlediği fiilin tevbe etmesi gereken kötü bir amel olduğunu kabul etmesi, ya da tevbeyi gerektirecek denli vâcip veya müstehab bir dinî emri terkettiğini bilmesidir. Bir kişi, kendi yaptıklarını güzel görmeye devam ettikçe tevbeye ihtiyaç duymaz." Cuma namazlarındaki yanlış bir uygulama: "Cuma namazlarında hutbeyi kısa, namazı uzun tutmak sünnet olduğu, aksi bid'at olduğu halde, hutbeler çok uzun ve namazlar çok kısa edâ ediliyor ki, bu da bid'attir." "İnsanlar mescid yapma yarışına girip bununla övünmedikçe kıyamet kopmaz" (İbn Mace, Mesacid 2) Son sayfadan: "Günümüz insanı, çok kıbleli, çok mâbedli, çok imamlı (önderli) ve çok dinli. Câmi, hayatımızın merkezi ve her şeyimiz câmiye uygun olmadıkça bu problemler azalmayacak, aksine gittikçe artacaktır. Mescid-i Aksâ ve çevresindeki işgali kaldırmak isteyen musalli mü'minler, önce kendi bölgelerinde secde edilen yerleri işgalden, haram ve bid'atlerden kurtararak işe başlamalıdır. Camileri diriltmek ve câmide dirilmek için, önce câmilerimizi kurtaralım, o câmiler bizi kurtaracaktır. Tüm bid'atlerden şeytandan kaçar gibi kaçmaya çalışan, câmilerimizin Asr-ı saâdetteki takvâ mescidlerine benzemesi için gayret gösteren, câmilerine sahip çıkan, gönlü câmilere bağlı ve tüm yeryüzünü sadece Allah'a kulluk yapmaya elverişli "dünya mescidi" haline getirmeye çalışan şuurlu müslümanlara selâm olsun!"
Din İslam
Müslümanın MüslümanlaşmasıAhmed Kalkan · Kalemder · 201816 okunma
·
349 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.