Puan vermedi·520 syf.····Okunma: 25 Temmuz 2024 23:38 -Spoiler içerir- İnceleme değildir, okuduğum her şeyi çok hızlı unuttuğum için kitabı hatırlatması için alınan notlardır.
Masumiyet Müzesi, dili oldukça sade, anlaşılır ve akıcı bir kitap. Olaylar ve anlatım, ana karakter Kemal Basmacı, Kemal’in nişanlısı Sibel, Kemal’in çocukluğundan uzun yıllar sonra karşılaştığı ve görür görmez aşık olduğu uzak akrabası Füsun, Kemal’in ailesi – annesi, babası,kardeşi Osman, ailenin şöforü Çetin – Kemal’in arkadaş çevresi – Mehmet- Zaim vs – Füsun’un ailesi - annesi Nesibe , babası Tarık – ve Füsun’un kocası Feridun etrafında dönüyor; tüm bu insanları ve yaşadıklarını Kemal’den dinliyoruz. 1970 ve 1980’ler İstanbul’unun fona alındığı kitapta, Kemal’in Sibel ile nişanlılığı ve Füsun’a olan aşkı çerçevesinde toplumdaki – her biri iç içe geçmiş olsa da – siyasi, kültürel ve ekonomik değişimi de görüyoruz.
Kemal, fabrika ve bir çok grup şirket sahibi tekstilci bir ailenin çocuğu olarak dönemin İstanbul’unda kendi ailesi kadar ile aynı sınıftan gelen, Fransa’da eğitim görmüş Sibel ile nişanlanmış – nişanlılık öncesinde de uzun bir flört dönemi yaşamıştır. Flört ve nişanlılık evresinin anlatıldığı kısımda, dönemin toplumunun kadın erkek ilişkilerine bakışı Sibel – Kemal , Kemal’in mütedeyyin aileden gelen arkadaşı Mehmet, Gazoz fabrikası sahibi “çapkın” Zaim, Sibel’in kadın arkadaşı Nurcihan ekseninde uzun uzun anlatılırken, kentli burjuva, üst orta sınıfın Avrupalı modern insanlar olma yolunda bir yandan “anlayışla” karşıladığı evlilik öncesi kadın erkek yakınlaşması durumunu, işler tersine dönüp evlenme gerçekleşmeyince kadın için damgalanma meselesine dönüştürdüğünü, toplumun daha alt kesimlerinde ise evlilik vaadiyle gezilip tozulmasına rağmen evlenilmeyen kadınların gözlerinin üstü çizili halde babalarının müstakbel damat adaylarına açtığı dava nedeniyle gazete sayfalarında sergilendiklerini yani “modern” toplum (!) olma yolundaki dönemlerde de şaşmaz bir şekilde faturanın kadının hayatına kesildiğini görüyoruz.
Bu durumun bir tezahürü olarak, Kemal Basmacı ile evleneceği tüm sosyetede duyulduktan sonra terk edilen Sibel’in, kadınlara yaklaşımından aslında hiç hoşlanmadığını bildiğimiz Kemal’in samimi arkadaşı Zaim ile evlenmesini – Kemal ile Sibel’in nişan töreninde Sibel, Zaim’in çapkınlıklarından, kadınlarla olan kısa süreli ilişkilerinden hoşlanmadığını söyler - ve yine Kemal’in nişanlısı ile birlikte idare etmeye çalıştığı Füsun’un, ne kendisinin ne de ailesinin beğendiği Feridun ile apar topar evlenmesini görüyoruz. Her iki kadın da toplumun baskısından kurtulmak, isimlerini “ temize çıkarmak “ için sevmedikleri erkeklerle evlenmek zorunda kalmıştır.
Kemal, hem sınıfının ( Annesi, “babanız siz rahat edin diye çalıştı bunca yıl siz gezin tozun keyfinize bakın” derken, paranın yemekle bitecek gibi olmadığını anlarız. ) hem de erkekliğin kendisine bahşettiği konforu sonuna kadar yaşarken; ( Kemal, Sibel ile Füsun’u aynı anda idare etmeyi kendisine hak gördüğü gibi bunun – kültürlü aklı başında bir kadınla evlenip genç güzel bir kadınla da evlilik dışı ilişki yaşamanın - aynı zamanda Tanrısal bir şans olduğuna Füsun’un kendisine bu talihi yaşamak için bahşedildiğine inanır. ) uzak akraba Füsun’un, Sibel ile nişan töreni sonrası beklenmedik ortadan kayboluşuyla sarsılır. Oysa, Kemal Sibel ile evlense; bir yandan da genç, güzel sevgilisi ile ilişkisini devam ettirse hiç kimse bu durum gizli kaldığı sürece rahatsız olmayacaktır ( Kemal’in babasının bir çok kez kendinden yaşça küçük kadınlarla böyle ilişkileri olmuş, hatta çok tutulduğu bu kadınlardan birine ev açmış, yıllarca evleneceği vaadiyle oyalamış; ancak sonunda ortadan kaybolan bu kadının kanserden öldüğünü öğrenince vicdan azabı çekmiştir. Babası, bir yemek esnasında bu kadına aldığı çok kıymetli inci küpeleri oğluna bu acıklı hikayeden ders alacağını düşünerek, karısı olacağını bildiği Sibel’e götürmesi umuduyla verir; ama Kemal tıpkı babası gibi inci küpeleri yasak aşkı Füsun’a götürür. )
( Kemal’in annesinin de, babasının bu gizli ilişkilerini bildiğini ama yıllarca görmezden geldiğini hatta bu durumun kocası öldüğünde üzüntüden bayılacak ve kıyafetlerini koklayacak kadar sevmesine engel olmadığını, aksine kocasını bu ilişkileri açıktan yaşamadığı için takdir ettiğini görürüz. Anne ile oğul arasında Kemal’in durumu babası gibi “kıvıramaması “ , yüzüne gözüne bulaştırması minvalinde bir diyalog da geçer. )
Füsun’un Kemal’den ayrılması ve Feridun ile evlenmesinden sonra Kemal bu durumdan habersiz bir şekilde her yerde onu arar, artık bir buhran halini alan ruh halini saklayamadığı için de nişanlısı Sibel’e itiraf eder, Sibel duruma çok üzülse de hastalık gibi kabul eder ve Füsun’u unutturmak için arkadaş gezintileri, yaz partileri gibi artık elinden ne gelirse yapar fakat sonunda o da çareyi Kemal’i bırakıp sevmediği Zaim ile evlenmekte bulur. Kemal’in Füsun’un izini kaybettiği süreçte babası ölür, babasını seven ve ölümüne çok üzülen Kemal, babasının cenaze törenine Füsun’un da gelmesi ümidiyle gazete ilanlarına onun ailesinin de adını yazdırır. Füsun cenazeye gelmez, Kemal için en derine yerleşen acı Füsun’un kaybı olduğu için cenazede onu görmemek baba kaybının acısını daha da arttırır, en azından kendi böyle açıklıyor.
Bir kurbanlık koyun meselesi ..
Kemal, görgülü, kültürlü, eğitimli Sibel ile dışarıya karşı mutlu evlilik hayatını yaşar bir yandan da bu mutluluğun esas sağlayıcısı genç güzel Füsun ile beraber olacağını düşünürken, Füsun’un bu durumu kabullenmeyip ortadan kaybolmasına bir türlü anlam veremez. Kitapta 11. Bölümde anlatılan Kemal ile Füsun’un beraber geçirdikleri 1969 yılı Kurban Bayramı, neden Kurban kesildiğine ilişkin şoför Çetin Efendi’nin anlatımı, akla bu romanın kurbanı Füsun mu sorusunu getiriyor. Füsun’un ortadan kaybolması, Feridun ile evlenmesi belki Kemal’in babasının hikayesindeki kadın gibi bir sondan kaçmak için olacakken kitabın sonunda yaşanan elim olay ile yine de kurban olmaktan kaçamıyor. Çetin Efendi’nin “ çok değer verdiğimiz üzerine titrediğimiz bir şeyi birisine / yaratıcıya sırf onu çok sevdiğimiz için veririz kurban budur “ sözünü de not olarak düşeyim, arabayı ağaca toslayan Füsun olduğu için mesele burda biraz karışıyor.
Füsun Kemal’in ailesinin tersine çok yoksuldur, annesi terzilik yapar çocukluğu zenginlerin verdiği oyuncaklar, elbiseler ile geçer, babası oldukça silik bir karakterdir Füsun’un erkeklerle görüşmesini flört etmesini istemez ama o kadar da kördür ki eve misafirliğe gelen hemen her arkadaşı, mahallenin işgüzar esnafı Füsun’u istismar eder. Füsun’un kurbanlığı daha çocukluktan başlamıştır. Büyüdükçe çok güzel bir kadın olan Füsun, güzellik yarışmasına katılır; ki dönemin İstanbul’unda bile çok ayıplanan, utanılacak bir hadisedir. Kemal’in ailesi de bu nedenle kızlarını kötü yola teşvik etmiş Füsun’un ailesiyle akraba olmalarına ve zamanında terzilik işi nedeniyle çokça görüşüyor olmalarına rağmen ilişkiyi kesmiştir.
Kemal Füsun’u buluyor...
Kemal, nişanının ardından kaybettiği, 9 aylık bitip tükenmeyecek gibi geçen zamanın ardından Füsun’u, annesi Nesibe Hala, babası Tarık Bey ve kocası Feridun ile yaşadığı evde bulur, Nesibe Hala zaten kızıyla Kemal’in durumunu biliyor, kızının Feridun gibi biriyle evlenmesine de üzülüyordur, Tarık Bey Kemal ile Füsun’un durumunu bilmiyor idiyse bile Kemal’i gidip gelmelerinden anlayacak ve göz yumacaktır. Feridun ise bir zamanlar Füsun’a aşık olması nedeniyle bir kurtarıcı olarak Füsun ile evlenmiş, karısının geçmişinden gelen bu adamı o da tuhaf bir şekilde kabullenmiş hatta hem dost hem de iş ortağı olmuştur.
Kemal ile Feridun’un iş ortaklığı Feridun’un yapmayı planladığı filmlere Kemal’in sponsor olması üzerinedir, Kemal önceleri karı koca tarafından param için kullanılıyor muyum psikolojisine girse de Füsun’dan uzaklaşmayı da göze alamadığı için aylar hatta yıllarca ortada olmayan bir film yapımcılığı hayaline Füsun’u kaptırarak ailenin evine evin bir ferdiymiş gibi girer çıkar. ( Zamanla senaryo da bulunur fakat bu kez hem Feridun hem de Kemal filmde Füsun’u oynattıklarında onu kaybedecekleri endişesiyle ya bu durumu Füsun’a hiç açmaz ya da rolü, bu rol ile çok ünlenecek başka vasat bir oyuncuya – Papatya - verirler. )
Zaman mevhumu… Tanpınar …
Kemal Füsun’u bulduktan sonraki süreçte, tam 7 yıl on ay boyunca, Füsunların evindeki absürd misafirliği devam ettirir – 55. Bölümde bu durumun misafirlik değil “oturmaya gitme” olduğuna dair kabulleniş ve iki kavram arasındaki fark anlatılır. – 54. Bölümde, Kemal 7 yıl on ay boyunca 1593 kez Füsun’un evine gitmiş olmasını “zaman” algımızın göreliliği ile anlatır. Buna göre, “bir dışardaki yani dış dünyayla bağlantımızı kuran saatlerle takvimlerle bölünen bir zaman, bir de kendi içimizde yaşadığımız zaman” vardır, kendi içimizde yaşadığımız zaman da tek tek anlardan oluşan bu anların getirdiği duygu ile bizi mutlu eden veya mutsuz eden bir kesittir.
54. Bölüm kitabın en keyifli kısımlarından bir olmakla birlikte, Orhan Pamuk’un, Ahmet Hamdi Tanpınar’a dil olarak yaklaştığı hatta neredeyse aynılaştığı bir bölüm, bu kadar benzeşme kitabın başında da alıntıladığı yazara selam durmadan öte bir durum etkisi yaratıyor; çünkü Tanpınar’ın Mahur Beste’sinde de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde de tıpkı buradaki gibi evin gediklisi saat/ler hikaye edilir, Saatleri Ayarlama Enstitüsü bütün bir toplumu tek bir saate/zamana uydurma üzerine ( Masumiyet Müzesi’nde geçen , resmi kurumların, dış dünyanın saati ) kurulu bir metindir. Yine, Masumiyet Müzesi’ndeki Tarık Bey ile Nesibe Hala’nın saati gibi S.A.E.’de meşhur duvar saati “ Mübarek” vardır.
Tanpınar’ın Mahur Bestesi’nde Behçet Bey de bozuk saatleri, ciltsiz kitapları, eski eşyaları kartpostalları toplayan biridir. Masumiyet Müzesi’nin “ Zaman ” başlıklı bölümünde “ şeylerin kendi aralarında oluşturduğu özel zaman = Füsunların evinde yıllarca solunan ruhtur. Bu özel ruhun dışında radyoyla, televizyonla, ezanlarla haberdar olduğumuz dışardaki “ zaman” vardı ve vakti öğrenmek demek dışardaki dünya ile ilişkimizi düzenlemek demekti. “ denilir.
Mahur Beste’ de geçen “zaman” ile ilgili şu alıntılar, Tanpınar etkisini daha net ortaya koyacaktır: “Bölünmezlerin bölünmezi, çekirdek halinde bir zaman. En basit şeklinde bir düşüncenin, bir ihsasın, bir hatıranın zamanı. Belki de beraberinizde taşıdığınız bu zaman yüzünden maddî hüviyetinize rağmen etrafınıza bir düşünce, bir ihsas, bir hatıra tesiri yapıyorsunuz.” s.152
s. 14 “ …aynalar, istedikleri zaman, dört bir yana salıverdikleri bu sessizlikle taksim kabul etmiş bir zamanın timsali idiler. halbuki Behçet bey, daha çok bizim olan zamanı, beraberimizde getirdiğimiz ve yine beraberimizde götürdüğümüz, her zerresine ayrı mâna ve şekiller, ayrı çehreler vererek sahip olduğumuz zamanı, kendi eliyle tamir ettiği, temizleyip ayarladığı bir yığın saatın kâh telaşla, kâh büyük bir sabır ve dikkatle teker teker, küçük küçük, hiç yorulmadan, yanılmadan, şaşmadan saydıkları, nabızlarımızın munis kardeşi olan zamanı severdi."
Mahur Beste s. 26: “ Behçet Bey saat seslerinden bıkmıştı, onları unutmak, duymamak istiyordu “ ( Masumiyet Müzesinde de Tarık Bey evdeki saati sürekli kurar karısı Nesibe Hala saatin sesinden rahatsız olur. )
Masumiyet Müzesi’nin 58.Bölümünde “ Eşyaların gücü içlerinde birikmiş hatıralar kadar bizim hayal ve hatırlama gücümüzün cilvelerine de bağlıdır elbette “ denirken; Mahur Beste’nin Behcet’inin topladığı envai çeşit eşya göz önüne gelir.
Mahur Beste s.16: “ Antikacı dükkanlarında üzerinde mazinin yaşanmış zamanın izlerini taşıyan ve bu izlerle güzelliği değeri artan, hülasa zaman ve insan tecrübesini kutsi bir büyü gibi kendi varlıklarında taşıyan bir yığın eşya vardı” , s.14’te “ .. eski Mısır hükümdarlarının bütün zenginliklerini topladıkları mezarlarında ölüm uykularını uyumaları gibi, o da sevdiği eşya arasında hangi zamanı saydıkları bilinmeyen bir saat tıkırtısı içinde uyuyordu “ denilir.
Tanpınar, dili pencere gibi kullanan bir yazar, zihniniz bu pencereyi açmaya yeterli ise göstereceklerinin sınırı yok; bu sınırsızlık, denizin altındaki rengarenk aleme bakmak gibi büyülüyor baş döndürüyor, cümlenin sonuna gelmeden sizi açığa da fırlatabiliyor. Okuyucusunu büyük ve leziz bir sofraya oturtuyor, her kelimeyi yemeğin içine özenle seçilmiş, zamanında toplanmış, gerektiği gibi marine edilmiş bir malzeme gibi yerleştiriyor, cümlelerinin tadı okudukça iyi dinlenmiş bir şarap gibi bünyenize yayılıyor. Bir o kadar eğlenceli, nüktedan, bu da ziyafetin tatlısı oluyor. ( Tanpınar tanımlamak haddim değil, kendimce hissettirdikleri bunlar. )
Orhan Pamuk sizi savurmuyor, fırlatmıyor, bir cümlede ayağınızı kaydırmıyor, adım adım yavaş yavaş elinizden tutarak götürüyor. ( Tanpınar elinizden tuttuysa da kafanızı kaldırdığınız an gökyüzünü siz görün istiyor. ) Neyse efendim işte onun için bu kısımda dilleri çok farklı da olsa yakınlaşmış gibi geldi, kitabın geneline bu anlatım yansımamış çünkü dediğim gibi Orhan Pamuk elinizi pek de bırakmıyor. Bu “Zaman “ bölümünde de Tanpınar tarzında ruhunuzu topaç gibi çeviren ifadeler yerine daha sade bir anlatım var.
Yeri gelmişken, kitapta “Bazen” diye bir bölüm var sade, dümdüz, adım adım içinize yer ediyor, günlük hayatın içinde sıradan, alelade gördüğümüz daha doğrusu görmediğimiz anların, seven insan için yaşama dair nasıl güçlü bir anlatıya, incecik bir şiire dönüşebildiğini görüyoruz. Rutinin aslında ne kadar da güzel, dikkate şayan olduğunu anlıyoruz. Barış Bıçakçı’yı anayım burada da; müthiş bir rutin güzellemesi vardır, “hayatın bir rutin olduğundan, her sabah uyanmanın, o günü yeniden yaşamanın, bir tesbihi çekmek gibi kendini tekrarlayan anların, her günü yeniden yeniden tekrarlamanın, tekrarın aslında yaşamın kendisi olduğundan” bahseder ( mealen, kitabı hatırlayamadım, unutuyorum demiştim. )
Yine yeri gelmişken Kemal’in Füsun’a ait, Füsun’un dokunduğu olur olmaz her şeyi ç(alıp) götürmesinin, çay içtiği bardağı ve sigaraları saklamasının, yine Füsun ile buluştukları Merhamet Apartmanındaki bazı vukuatlarının Aylak Adam’daki Zebercet’i hatırlattığını da belirteyim.
Ülke yanıyor Kemal saç tarıyor…
Kemal’in Füsun’lara gidip gelmesi ve ona duyduğu saplantılı aşk sınıfı ile olan bağını koparır, mesele Kemal’in birini sevmesi ve bunun nişanlıyken olması değil , tezgahtar bir kızı sevmesidir. Kemal’in Sibel ile “nişan” gününü anlatıldığı bölümde davetliler üzerinden Türkiye burjuvazisi ve kısmen medyası göz önüne serilir, 1. Dünya Savaşı sırasında bulgur stoklayan bulgur burjuvazisinin geleneğini devam ettiren savaş zenginleri; sürgün edilmiş, malı mülkü yağmalanmış azınlıkların malına çökenler, hayali ihracatçılar, vergi ödememek için muhasebe oyunları yaparak paraya para katan şirket ortakları, ilk müslüman kadın pezevengi dahi bu nişanda ülkenin seçkin (!) bir ferdi olarak boy gösterir. Kemal, gelenlerin zenginliğinin kaynağını böyle açıklar ama esasen nihayetinde zenginliğe ulaşıldığı müddetçe geçmişte işlenen günahların bir ehemmiyeti bulunmaz nitekim kendi üvey kızıyla evlenen bir Yahudi zengin bütün “ sempatikliğiyle “ (!) bu durumu unutturarak davetlerde salınır. Dönemin basının temsilcisi de parayla her türlü dedikoduyu yazan gerektiğinde de yok eden Beyaz Karanfil’dir. Bu nezih (!) insan topluluğuyla Kemal’in duygu bağı aslında zayıftır, şımarıklıklarından haz etmez ama bu rahatsızlık asla gelirin kaynağını sorgulamaya veya servetin dağılımındaki eşitsizliğe dair değildir. Kemal’in sınıfıyla tek ters düştüğü nokta Füsun’a duyduğu aşk olmasa, ömrü boyunca hiçbir çelişkiyi sorgulayacak kapasitesi yoktur. Nitekim ülkede muhtıralar verilir, darbeler olur sokak ortasında insanlar öldürülür ve işkence görürken, Kemal tüm vasatlığıyla olayı sağ ve sol aşırı militanlarının çatışması olarak görür. Hak ve özgürlük kısıtlamaları, sokağa çıkma yasakları Kemal’in Füsun’un evine gidip gelmesini engellemediği sürece kabul edilebilirdir. Düzenle hiçbir derdi olmayan Kemal, tüm bu sıkıyönetim ortamının sağ sol çatışmasını engelleyeceği düşüncesine de uzak olmayan bir zeka küpüdür.
The End ...
Kemal ve Feridun’un yapımcıs olduğu filmin ünlenmesi üzerine Papatya ile Feridun ilişki yaşayacak, bunu öğrenen Füsun – zaten artık eve gelmeyen - kocasından boşanacaktır. Bu boşanma üstüne Kemal ve Füsun nişanlanacak, uzun bir Avrupa tatili planlayacak ancak evlilik malum nedenle gerçekleşmeyecektir.
Oğuz Atay...
Masumiyet Müzesi’nde Oğuz Atay etkisi görülmekle beraber, Tanpınar gibi açık seçiklikten ziyade yalnızca bir his olarak kendini gösteriyor. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında (okuyalı uzun zaman oldu gerçi) Turgut Özben , Selim Işık, Günseli Ediz, Süleyman Kargı gibi karakterlerin birebir diyaloglarıyla beraber, kafalarından geçenleri öncelik sonralık olmadan anlamaya çalışırsınız, diyalog nerde bitti, yazar nerde araya girdi, araya giren yazar mıydı, olay kimin zihninde dönüyor, bu konuşan kim… :) dönüp tekrar tekrar okumanız da gerekebilir. Oğuz Atay kitabı kendi oyun sahası gibi kullanır; oyunu kurar, dağıtır, pas verir ( verdiğini sanırsınız ya da ) çalım atar. Bir yerde duracak sanırsınız, otobandan patikaya çıkarır, dağ yolundan ovaya indirir, sahilde yürüyorum sanırsınız o sizi yamaç paraşütüne bindirmiş aşağı sallamıştır bile. Orhan Pamuk sizi böyle bir bilinmezliğe sokmuyor, bir yola giriyorsanız da tabelası, ışıklı levhası mevcut; bu da keyifli ama şüphesiz daha konforlu ( Masumiyet Müzesi özelinde )
Tutunamayanlarda Turgut Özben ve karısı Nermin’in araba sürmeyi öğrendikleri kitabın başlarında bir bölüm vardır, Masumiyet Müzesi’nde de Kemal’in Füsun’a ehliyet aldırmak için çalıştırdığı bölümü okurken aklıma Tutunamayanlar’daki bu bölüm geldi; yazar düşünmüş müdür bilmem. Tutunamayanlar’ın Turgut’u pek de kadın sevmez, Kemal Füsun’a sabırla direksiyon çalıştırırken; Turgut, kadın erkek ilişkilerini kadın yererek sorgulamakla meşguldür. Masumiyet Müzesinde bu bölümde özellikle dönemin bürokrasinde rüşvetin etkisi ve buna direnmenin güçlüğü anlatılır. Bunun dışında anlatım yakınlığı nedeniyle bağlantı kurulabilecek kısımlar varsa da direkt bir benzeyiş, belki de çok dikkatli bir okur olmadığımdan, sezemedim.
Biraz dağınık oldu ama dediğim gibi bu bir inceleme değil.