9/10
·496 syf.··
Beğendi
·
2024 48. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 22 Ağustos 2024 16:35
Yer Roma, hükümdar Neron ve zaman ise İsa Aleyhisselâm'ın diri bir şekilde göğe yükselişinden kısa bir süre sonrası. Ligya bu ülkeye esir olarak gelmiş başka bir ülkenin kral kızı yani soylu ve çok güzel bir genç kızdır. İlk olarak bir ailenin yanında yaşamıştır ve bu ailenin hanımı yani Pomponya tek Yaradana inanmaktadır ve o dönemin hak dini olan nadir Hristiyanlarından biridir. Ligya'yı da bu inanç ile yetiştirmiştir. Ailenin beyi Avlus ise henüz bu inancı kabul etmemektedir. Neron dahil genel halk ise hala "tanrılara" inanmaktadır. Vinikyus isminde bir genç bir gün Ligya'yı görür ve aşık olur. Sonrasında arka fonda bu aşkın mücadelesi ile birlikte ilk Hıristiyanların da hikayesini okumaya başlıyoruz. Ve Neron denince akla ilk gelen tarihi olaylardan biri de Roma'yı yakmasıdır. Roman bu olayı da işliyor. Neron şiirler yazan bir imparatordur. Fakat şiirleri çok da iyi değildir. Çevresi ise her dönemde olduğu gibi bu şiirlere övgüler düzmektedir. Fakat bir gün Neron'a en yakın olanlardan biri olan soylu Petronyus bir şiirine yergi de bulunur. Yergi de bulunduğu şiir geçmişte bir yangın yaşayan Truva işlenmektedir. Neron bu eleştiriyi kabul ediyor ve diyor ki "Eğer gerçek bir yangın görmüş olsaydım mutlaka daha etkili yazardım. Ama şöyle baraka falan değil çok büyük bir yangın olmalı" diyor ve sonrası malum. Dünyada ruh hastası liderler konusunda kıtlığımız hiç olmamış çok şükür! Bu yangın büyük bir felakete dönüşüyor. İnsanlar, hayvanlar yanıyor, ocaklar sönüyor. Evler, bağ bahçe hepsi yerle bir oluyor. Yangın sırasında yağmalar, tecavüzler de oluyor. Neron'un yangın sonrasında da zulmü devam ediyor. Kurdurduğu "tiyatro" meydanlarına halkını toplayıp vahşi ölümleri canlı izletiyor. Burada insanlığın nereden nereye geldiğini de düşünebiliriz. Bu insanlar canlı bir şekilde diğer insanların öldürülüşünü izlerken vahşi bir keyif duymuşlar, bu asırda ise artık bu sinema ve oyunculuk ile insanlara izletiliyor. Demek ki insanın öldürülme, şiddet, vahşet izleme isteği her zaman olmuş. Modern dünya bunun bir kısmını sinema ile tatmin ediyor. Kalanı da boks, kick boks gibi dövüş sporları ile tatmin ediliyor. Mantıklı bir pencereden bakınca iki insanın ringe çıkıp birbirini öldüresiye yumruklaması veya tekmelemesinin ve bu "gösteriyi" binlerce insanın salonda ve milyonların da ekrandan izlemesinin başka bir açıklaması akla gelmiyor. İki bin yıl önceki gladyatör dövüşlerinden tek farkı biraz daha ölmeyi önleyici kuralların olması diyebiliriz sanırım. Bu konu ile ilgili kitaptan birkaç pasaj: "Eğlentiler çoğunlukla vahşi hayvanların arenada gezdirilmesiyle başlardı. Ama bu kez ilk oyun «Andabatae» denilen oyundu. Bu oyunda gladyatörler gözleri kapalı olarak dövüşürlerdi. Gözleri kapalı gladyatörlerden on, on iki tanesi ortaya çıktılar ve kılıçlarıyla havayı tırmalamaya başladılar. Mastigoforlar ise uzun çatallarla onları birbirlerine doğru itiyorlardı. Bu âdi manzarayı şık ve zarif! seyirciler umursamadan seyrediyorlardı. Gelgelelim, avam tabakası gladyatörlerin sarsak davranmalarından büyük bir zevk alıyor ve kahkahalarla gülüp: «Sağa! Sola!» diye bağırarak dövüşçüleri şaşırtmaya çalışıyorlardı. Yere düşen gladyatörler parmaklarını kaldırarak seyircilerden acıma dileniyorlardı ama, seyirciler çoğunlukla bunların öldürülmesini istiyorlardı. Yavaş yavaş dövüşçülerin sayısı azalarak geriye yalnızca iki kişi kaldı. Çevredekiler bunları birbirlerine doğru ittiler. Gladyatörler karşılaştılar, birbiri üzerine düştüler ve sonra ikisi de birbirlerini vurarak öldürdüler." Sayfa 338 "Bundan sonra gladyatörler gruplaşarak birbirlerine saldırdılar. Seyirciler de avazları çıktığınca bağırarak, dövüşe ta yürekten katılıyorlardı. Bağırıyor. kükrüyor, ıslık çalıyor, el çırpıyor, gülüyor ve dövüşçüleri kızıştırıyor, zevkten çılgına dönüyorlardı. Ve bu arada iki tarafa ayrılmış olan gladyatörler, kendilerini çılgınca kapıp koyuvermiş, dövüşmekteydiler. Vücutları birbirine kenetlenmişti... İri bacak ve kollar çatırdıyor, kılıçlar karın ve göğüsleri deşiyor, solmuş dudaklar kan kusuyordu. Çatışmanın sonlarına doğru acemilerden bazıları öyle dayanılmaz bir paniğe kapıldılar ki, ortadaki dağdağadan kaçarak dağılmaya başladılar. Bunun üzerine mastigoforlar, kızgın demirlerle üzerlerine yürüyerek onları gene çatışma alanına doğru ittiler. Çok geçmeden kumun yüzü çıplak ya da zırhlı cesetlerden görünmez oldu. Bu сеsetlerin üzerinde dövüşen canlılar çok zaman yerdeki kılıçlara basarak, kalkanlara takılarak düşüyorlardı. Seyirciler bu ölüm bayramının karşısında delirmiş, sarhoş olmuştu. Ölümü gözleriyle içlerine sindiriyor ve aşağıdaki mezbahadan yükselen kokuyu zevkle ciğerlerine dolduruyorlardı." Sayfa 339 "Bundan sonra biraz ara verildi. Güzel kokulu buhurdanlar yakıldı. Elleri şırıngalı köleler, seyircilere safran ve menekşe suyu sıktılar. Sonra kızartma etler, tatlı çörekler, zeytinler ve meyve dağıttılar. Herkes yiyor, içiyor, zevzeklik ediyor ve gelecekte daha da açıkelli olmaya kışkırtır gibi, Neron'u alkışlıyorlardı." Sayfa 340 "Vahşi hayvan postlarına bürünmüş olan gladyatörlerin bakirelerin ırzına geçmeleri halkı özellikle zevklendiriyordu. Neron'un bu yeni icatları çılgın alkışlarla alkışlanıyordu ve böyle beğenilmekten koltuklan kabaran İmparator, zümrüt monoklunu bir an bile gözlerinden ayırmıyordu." Sayfa 353 Mesela soralım bu halkın Neron'dan ne farkı var? Hiç. Sadece zalimlik konusunda Neron kadar imkanları yok o kadar. Kitabın son bölümü oldukça ürpertici sahneler ile dolu. Neron ve halkının vahşiliklerinin bir sınırı yok. Bu romanı milli şairimiz Mehmed Akif Ersoy'un da okuduğunu öğrendikten sonra merak etmiştim. Ve oldukça güzel bir okuma deneyimi oldu benim için. Tarihi roman okumayı seven okurlara mutlaka tavsiye ediyorum. Herkese faydalı okumalar dilerim.
Quo Vadis?Henryk Sienkiewicz · Bilge Nobel Dizisi · 1983266 okunma
··
1 +1'leme
·
220 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.