Puan vermedi·250 syf.····Okunma: 23 Ağustos 2024 16:16 Hz. Muhammed'in getirdiği yeni hukuk sistemi, kervanların basılması ve yağmalanmasını yasaklamış, özel mülkiyet ve ticareti korumuş, böylece devlet düzenini sağlamış ve Arap yarımadasında oluşan büyük enerjiyi birleştirip batıya ve doğuya doğru yönelterek büyük bir imparatorluğun önkoşullarını yaratmıştır.
Toplumu ümmet kardeşliği içinde birleştiren yeni iman, toplumun psikolojisini sarmalar, büyük bir kolektif enerjiyi ateşler ve cihat yoluyla dışa doğru yayılmayı örgütlerken, tarihsel açıdan da toplumun kendi mücadelesiyle medeniyete sıçramasının manevi gücünü yaratmıştır. Siyaset, ekonomi, toplum ve mülkiyet ilişkileri, hukuk, ideoloji ve toplum psikolojisi açısından toplam olarak baktığımız zaman, İslamiyetin doğuşu ve gelişmesi, bir devrimdir. Bu devrim, tarihsel açıdan medeniyete geçiş devrimidir. İnsanlığın Sumerler den ve Çin uygarlığının kuruluşundan beri dalga dalga yaşadığı olay, Arap yarımadasında başka bir tarihsel düzlemde bir kez daha yaşanmıştır.
Arap yarımadasında yaşayan bedeviler, Hz. Muhammed'in başlattığı devrimle, feodal bir ticaret uygarlığı kurdular. Batıda İspanya'ya, doğuda Asya içlerine kadar uzanan yeni imparatorluk, 7-15. yüzyıllar arasında dünya uygarlığının merkezi ve öncüsü oldu. İspanya Emevilerinin Kordoba kitaplığında 400 binden fazla sistemli olarak düzenlenmiş elyazması cilt bulunuyordu. 11-14. yüzyıl Avrupa'sında islam ve Türk modası geçerliydi.
İslam uygarlığı, Sumerlerden başlayan Ortadoğu, sonra Yunan ve Roma uygarlığının mirasını geliştirdi ve kapitalist Batı uygarlığına taşıdı. İslam uygarlığı ve Türk uygarlığı, bu açıdan Avrupa'daki Rönesans'ın kaynağı oldu; öte yandan Çin ve Hint uygarlığı ile Batı uygarlığı arasında da bir köprü oluşturdu.
8-15. yüzyılın dünyasına baktığımız zaman, insanlığın kapitalizme doğru sıçrayışını Ortadoğu merkezinden yapacağı izlenimini ediniriz. O sıralar Batı Avrupa uygarlığın merkezinde değil, fakat kenarındadır ve bir bakıma derin ve karanlık bir uykunun içindedir. Ancak ummanları aşan denizcileri sayesinde Batı, 15. yüzyıldan başlayarak dünya ticaretine hükmeder; büyük zenginlikler biriktirir. Artık medeniyetin merkezi, Batı Avrupa'ya kaymıştır. Böylece insanlık, kapitalist medeniyete sıçramasını Avrupa'nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirir. Dünün uygarlık merkezi olan Doğu geriliğin kuyularına itilir.
* * *
Diğer yandan, Hz. Muhammed'in silahla kurduğu devlet ve medeniyet, eski uygarlıklar ile 15. yüzyıl sonrasının kapitalist uygarlığı arasında köprü oluşturdu. İnsanlık, bu nedenle Hz. Muhammed 'in silahına çok şey borçludur.
Mezopotamya uygarlığı, Mısır, Çin, İran, Türk, Yunan, Roma uygarlıkları, Cromwell'in İngiliz demokrasisi, Washington ve Lincoln'ün Amerikan demokrasisi, Robespierre'in Fransız demokrasisi, Bismarck'ın Alman birliği, Garibaldi'nin İtalyan birliği, hep silahla kuruldu.
Bizim tarihimizde Hun ve Göktürk, Hazar, Karahanlı, Gazneli, Selçuklu, Osmanlı, Altınordu, Timur imparatorlukları ile Birinci Meşrutiyet, Hürriyet Devrimi, İstiklal Savaşı, hep silahla başarılmadı mı? Bütün bu nedenlerle Hz. Muhammed'in elindeki kılıç, O'nun medeniyet devrimciliğinin aracıydı. Hz. Muhammed'i diğer birçok peygamberden ayıran en önemli başarısı, savunduğu davayı, silahlı bir insan gücünü örgütleyerek zafere ulaştırmış olmasındadır.
Sonuç olarak Hz. Muhammed, ticaretin çözüldüğü bir bedevi kabile toplumundan "dini bir imparatorluğa" geçişe önderlik etmektedir. İslamiyet, ticaretin gelişmesi için gerekli hukuk düzeni ve otoriteyi kurmuş, devleti adım adım inşa etmiştir. Daha önce Mısır'da tek Allah'ın doğuşuna yol açan toplumsal-siyasal süreç, 7-8. yüzyıl koşullarında, bu kez Arabistan yarımadasında yaşanmıştır.
Atatürk, olayın "büyük bir devrim" olduğunu saptamıştır. Gerçi Büyük Devrimci Önder, bu tarihsel sıçramanın toplumsal-ekonomik temeli ile siyasal ve ideolojik üstyapısı arasındaki ilişkileri açık olarak göstermemiştir, ancak altını çizdiği tarihsel olgular arasında tutarlı iç bağlantılar vardır.
Bedevi Arap kabileleri arasında kanlı kavgaların, kervan soygunlarının sonu yoktu. Ne canlar güven altındaydı ne de mallar. Hz. Muhammed'in Medeniyet Devrimi, özel mülkiyetin ve ticaretin güvenliğini sağladı. O, kabileleri ümmette birleştirdi, kabileler arasındaki kavgalara son verdi.
Doğu'da güneş 16. yüzyılda batmıştır. Ve ancak 20. yüzyılın başında Rus, Türk, İran, Çin devrimleriyle, Mustafa Kemal'lerle yeniden doğmuştur. Sumerlerle başlayan Medeniyet Devriminin 7. yüzyıldaki büyük dalgasının başında Hz. Muhammed vardı. Bugün Asya'dan yükselen milli demokratik devrimlerin başın da Mustafa Kemal'ler var. insanlığın büyük değerlerine saygı, geleceğin güvencesidir. insanlık, geçmiş Medeniyet ve Devrim mirasını hor görerek ancak kendi geleceğini ateşe verir.
* * *
Son olarak laikliğin önemi adına bir kaç bişe diyelim Tıpkı Hıristiyanlık gibi, efendi-kul ilişkisine dayanan Ticaret Medeniyetinin ideolojisi olan İslam, sermaye-ücretli işçi ilişkisine dayanan kapitalist kar sisteminin ideolojisi olamazdı. Bu nedenle denebilir ki Türklerin tarihinde İslamcılık, 15. yüzyıldan sonra artık medeniyetin ayak bağıdır. 15. yüzyılın ikinci yarısına denk düşen Fatih Sultan Mehmet dönemi, Osmanlı medeniyetinin doruğu sayılabilir. Fatih'in ölümünden sonraki iki yüzyılda Osmanlı'nın askeri kudreti sürdüyse de aslında duraklama başlamıştı. İslamiyet, artık daha ileri bir medeniyet için, kapitalist ve demokratik medeniyet için ayakbağı oluşturmaktaydı. Toprağa bağlı köylü ile kapitalizmin işgücü ihtiyacı karşılanamazdı. İslamın koruduğu feodal bağlar, köylünün ve toplumun özgürleşmesine, dolayısıyla sanayi devrimine engeldi. Zamanla "ulusal piyasa" diye adlandırılacak ülke pazarının oluşması için, yerel parçalanmışlığın bertaraf edilmesi, feodal pazarların sınırlarının aşılması gerekiyordu. Bu nedenle İslam, milletin ve vatanın oluşmasına önderlik edemezdi.
Padişahın ve Ortaçağ hakim güçlerinin iktidarını meşrulaştıran İslami ideolojinin yol göstericiliği altında halk iktidarı kurulamaz, demokrasi inşa edilemezdi. Atatürk'ün "Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olamaz" dediği program, halkı dinsel kaynaklı feodal bağlardan kurtarma programıydı. iktidarın kaynağı, ilahi değil, fakat dünyeviydi. Padişahın, beylerin ve şeyhlerin iktidarının yıkılması ve halk iktidarının kurulması, ancak laiklikle olabilirdi. Laiklik, halk iktidarı içinde, demokrasinin gereğiydi. Osmanlı toplumunun 19. yüzyılın ikinci yansında başlayan özgürleşmesi, laikleşmesi, özet olarak demokratlaşması süreci birlikte yürüdü.
1876 Anayasası'nın kabulü ve daha önemlisi 1908 Hürriyet Devrimi padişahın yetkilerini sınırladı. Dahası bu devrimler, içlerinde cumhuriyetin çekirdeğini de taşıyorlardı. O nedenle ideolojik düzlemde kaçınılmaz olarak Şeriatla cephe cepheye geldiler. Çünkü Padişah "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" diye tanımlanıyordu ve saltanatını Allah'tan aldığını iddia ediyordu. Saltanata karşı milletin iktidarını ve hürriyetleri hedefleyenler, iktidarın kaynağının ilahi değil, fakat dünyevi olduğunu ileri sürmek zorundaydılar. Dolayısıyla laiklik, her yerde olduğu gibi Türkiye'nin gündemine de saltanata karşı halk iktidarı için mücadelenin ideolojisi olarak girdi.
Feodalizme son veren çağdaş demokratik devrimcilikte artık ilerlemenin itici gücü ümmet değil, millettir. İçte Padişahlık, ağalık ve şeyhlikten kurtularak millet olduk. Dış cephede emperyalizme karşı mücadele akımı da Ümmetçi değil Milliyetçidir.
Türk milletinin birliği ve komşularımızla işbirliği için biricik çözüm, Atatürk Devriminin bağımsız ve laik programıdır. Bağımsızlığa ve laikliğe cephe alanlar, hele bundan sonra Türkiye'yi kesinlikle yönetemez, komşularımızla işbirliğini sağlıklı bir raya oturtamaz, dünyadaki dostlarımızla işbirliği yapamaz ve üretim ekonomisini kuramazlar. Milletimizin birliği, vatanımızın bütünlüğü, başı dik yaşamak, kadın erkek eşitliği, üretim Ekonomisi ve çağdaş toplumu kurmak için, bağımsızlığa ve laikliğe mecburuz. Emperyalizmle işbirliğinin, dinsel ve mezhepsel yobazlığın Türkiyemizde ve Batı Asya'da hiçbir geleceği yoktur.