Gönderi

9/10
·199 syf.··
2024 21. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Ağustos 2024 21:24
Mardin'e göre, "ideoloji" kavramı Batı Avrupa'nın fikir tarihinde, başlangıçta günümüzdeki anlamından tamamen farklı bir şekilde doğmuştur. En başında bu kavram "doğru düşünme" bilimi olarak tanımlanmıştı. Mardin, ideolojinin ilk olarak insan zihninde fikirlerin nesnel olarak incelenmesinin ve dolayısıyla "doğru" düşüncelerin geliştirilmesinin mümkün olduğunu savunan bir grup düşünür tarafından ortaya atıldığını belirtiyor. Bu düşünürler, "ideologlar" olarak adlandırılmış ve fikirlerin kaynağını duyusal veya dışsal (eğitim vs.) süreçlerle açıklamaya çalışmışlardır. Condillac ve Helvétius'un bu düşünceleri destekleyen önemli filozoflar olduğunu bellidir. Condillac, insan zihnindeki algıların tamamen dış dünyadan gelen duyusal etkilerle şekillendiğini ileri sürerken, Helvétius ise insan yeteneklerinin dış etkenler ve eğitimle oluştuğunu savunmuştur. Mardin, ideologların Fransız Devrimi sırasında bu fikirleri toplumun eğitim sistemine uygulamaya çalıştıklarını ve bu süreçte Napolyon ile çatışmaya girdiklerini belirtir ve böylece Napolyon başlangıçta ideologları desteklese de, sonrasında onların fikirlerini alay konusu yapmış ve ideolojiyi "acaip fikirler" olarak küçümsemiştir. Böylece ortaya acâib bir başlangıç hikayesi çıkmıştır… Kant'a göre, insanlar dünyayı "olduğu gibi" değil, yalnızca zihinsel kategorilerimizin izin verdiği ölçüde algılar ve görebilir. Kant’ın bu temel görüşleri, Hegel’in gerçek ve görüngü arasındaki ilişkiyi ele aldığı felsefesiyle gelişir. Hegel, düşüncelerin bireylerin zihinlerinden ziyade, tarihsel ve toplumsal süreçlerin ürünü olduğunu savunur. Hegel’e göre, insanın tarihi ve düşüncesi, yalnızca insan iradesinin değil, aynı zamanda "Tin" gibi daha yüksek güçlerin de bir yansımasıdır. Bu düşünceler, Marx’ın ideoloji kavramına yaklaşmasında önemli bir etkendir. Mardin, Hegel’in felsefesinde insan tarihini "Tin"in kendini gerçekleştirme süreci olarak ele aldığını ve bu sürecin soyut ve yüksek bir anlam taşıdığını belirtir. Ancak Feuerbach, bu soyut düşüncelere karşı çıkar ve dinin, insan arzularının hayalî bir yansıması olduğunu savunur. Feuerbach’a göre, insan düşüncesi ve kültürü, somut yaşam koşullarından bağımsız ele alınamaz. Bu fikirleri benimseyen Marx, Hegel’in "monarşi" ve "devlet" gibi soyut kavramlarını, toplumsal ve ekonomik bağlamda yeniden değerlendirir. Marx’a göre, ideoloji, toplumsal varoluşun bilinci belirlediği bir yapı olur, böylece ekonomik ilişkiler toplum dinamiğinin temelini oluşturur. Böylece Marx, ideolojinin toplumun ekonomik yapısı ve sosyal yaşamın belirleyici faktörleri tarafından şekillendiğini savunur. Mardin, Marx'ın "sosyal yaşam bilinci belirler" şeklindeki görüşünün, ideolojiyi anlamada merkezi bir rol oynadığını belirtir. Bu anlayışa göre, filozoflar gerçekliği soyut özler üzerinden değerlendirmek yerine, toplumun ekonomik ilişkilerini incelemelidir. Uzun lafın kısası, aradan Hegel’i Kant’ı çıkaracak olursak Marx'ın ideoloji tanımı, sosyal yaşamın bilinci belirlediği fikri etrafında şekillenir ve bu yaklaşım, ideolojik düşüncenin temelini oluşturur. Marx'ın yanlış bilinç teorisi, her ne kadar anlaması veya anlatması yanlış anlaşılmalara yol açabilse de, insanların toplumsal yapının etkisi altında dünyayı yanlış algılamalarına neden olan bilinç durumlarını ele alır. Marx'a göre bilgi, yalnızca dış dünyanın bir yansıması değildir; insanlar, toplumsal yaşam şartları içinde, kendi iradeleri ve yaratıcı güçleriyle dünyayı şekillendirirler. Yanlış bilinç, insanların toplumsal konumları nedeniyle dünyayı yanlı bir şekilde algılamalarına yol açar. Bu yüzden konuyu açıklığa kavuşturmak için direkt Mardin’den bir paragraf alıntılamak yerinde olacaktır: “Marx’ın söylediğini başka biçimde şöyle anlatabiliriz. İnsan içinde bulunduğu grubun ihtiyaçlarını ve tutkularını veya çıkarlarını yansıtan değerlerle sahneye çıkar. Hakikati yoğurması bu grubun değerleriyle yoğurmasıdır. İnsan, böylece, içinde gömülü bulunduğu grubun değerlerinin dışına düşen toplum unsurlarını algılamaz. Marx’a göre yanlış algılama bu "yanlı" algılamadır. Meselâ, Marx’a göre, kapitalist sırf kapitalist olduğu için, kapitalist kaldıkça uydurma bir dünyada yaşamaya mahkumdur.” Marx’a göre, bir çağın sosyal yapısı, o çağın fikir ürünlerinde yansır ve ideolojik düşünme, toplumsal dinamikleri maddi unsurlarla açıklamak yerine, fikirleri ön plana çıkarır. Bu tür düşünme biçimleri, tarihsel olarak sınırlı bir dünya görüşünü evrensel bir gerçeklik olarak kabul eder ve genellikle bir grubun çıkarlarını yansıtır. Örneğin, burjuva sınıfı, kendi düzeninin tarihin son aşaması olduğuna inanır ve bu nedenle tarihsel değişim süreçlerini anlamakta zorlanır. Yine Mardin’den iyi açıklanmış bir paragraf alıntılamak durumu daha iyi özetleyecektir: “Marx’ın ideolojiye bağladığı anlamları, böylece şu noktalarda özetleyebiliriz: 1) İdeolojik şekilde düşünmek toplum dinamiğini insanın içinde gömülü bulunduğu günlük hayatının maddî unsurlarıyla izah etmemek, bunun yerine fikir hayatını ön plana geçirmektir, 2) Tarihsel bakımdan sınırlı bir görevi olan bir Weltanschaung'u (dünya görüşü) her zaman için geçerli saymaktır, 3) Çıkarlarını paylaştığı grubun etkisi altında iş görmektir.” Biliyorum kitap veya inceleme sanki ideoloji başlığını değil de Marx’ın ideoloji görüşleri adını taşıyormuş gibi hissettiriyor başlangıçta ancak bu anlatımlar kitap boyunca güzel ve nükteli sorular doğuruyor. Bu soruları sık sık alıntılarımda paylaştım, o yüzden burada daha fazla yer vermeyeceğim ancak kitap boyunca sürekli bir anlatım ile devam eden yazarlardan ziyade kesikli bir şekilde sorularla anlatımı bozan ve okuyucunun zihninde şimşekler çaktıran yazarları her zaman daha çok sevmişimdir. Neyse, biz yine Marx amcadan biraz daha bahsetmek zorundayız, sıkalım dişimizi. Şöyle ki, Marx ideolojinin dışsal bir boyutunu, yani sosyal yapının fikrin şekillenmesindeki rolünü ele alırken, Freud bireyin içsel dinamikleriyle ilgili daha derin bir bakış açısı sunar. Mardin, Freud’un dini inançları ideolojik bir maske olarak değerlendirdiğini aktarır. Freud’a göre din, bireyin yaşadığı eksiklikleri örtmek için bir araçtır ve bu durum, bireyin otorite arayışıyla ilişkilidir. Kişi, kaybettiği biyolojik babanın yerini alacak soyut bir baba figürü yaratır. Mardin, dinin bireyin içsel çatışmalarını ve kaygılarını gizleyen bir yapı olarak işlev gördüğünü, bu bağlamda dinin ideolojik bir yönü olduğunu belirtir. Şimdi bir başka durağa uğrayalım ve gelelim Wilhelm Dilthey'in görüşlerini Mardin’in bahsettiği kadarıyla inceleyemeye. Dilthey'in fiziksel bilimlerdeki yöntemlerin insan bilimlerine uygulanamayacağını savunduğununu görüyoruz. Kendisi, fizikî bilimlerin olgulara dayandığını, ancak insan bilimlerinin anlamla ilgili olduğunu vurguluyor. Sosyal davranışın dışsal gözlemlerle anlaşılamayacağını, çünkü insanların davranışlarının içsel değerler ve anlamlar tarafından yönlendirildiğini öne sürüyor. Mardin, bu bağlamda, Dilthey'in ideoloji kavramına getirdiği katkıyı, insanların toplumsal olguları algılarken kendi değer süzgeçlerinden geçirdikleri gerçeği üzerinden değerlendiriyor. Dolayısıyla, Dilthey'in bilimsel yaklaşımı, sosyal bilimlerde "anlama" (understanding) ve "anlatım" (explanation) arasındaki farkı ortaya koyuyor ve nitekim benim daha önce düşünmediğim bir yaklaşımdı bu. Bu fikri biraz daha açacak olursak eğer, fiziksel bilimlerdeki anlatım dışsal gözlem ve yasalara dayalı açıklamalar yaparken, sosyal bilimlerdeki anlama, bir durumun içsel özelliklerini ve o durumu deneyimleyen bireylerin perspektiflerini dikkate alıyor. Kitap boyunca sıklıkla atıfta bulunacağı bir diğer isim olan Karl Mannheim'ın görüşlerini de Mardin’in anlattığı şekilde bakalım. Mannheim, ideolojinin toplumsal bir sistemin yapısına uygun olmayan, pratikte tam olarak gerçekleştirilemeyen fikirleri ifade ettiğini savunur. Ütopya kısmı ise, mevcut sosyal gerçekliği değiştirmeye çalışan fikirlerdir. Mardin, Mannheim'ın bu iki kavramı birbirinden ayırmanın zorluğunu vurguladığını belirtirek devam eder. Çünkü, egemen sınıfların genellikle kendi düzenlerini değiştirmeye yönelik fikirleri ütopya olarak gördüğünü, ancak bu fikirlerin bazen gerçekleştirilme potansiyeline sahip olduğunu açıklar. Mannheim'ın bu değerlendirmeleri, ideoloji ve ütopyanın sosyal değişim süreçlerindeki rollerini anlamaya yönelik bir çaba olarak öne çıkar. “Mannheim’a göre modern tarihte dört önemli ütopya örneği ortaya çıkmıştır. 1. Anabaptist’lerin "Orgiastik Kiliazma"sı, 2. Liberal-Hümaniter görüş açısı, 3. Tutucu Görüş Açısı ve 4. Sosyalist-Komünist Ütopya.” Bir sonraki durağımız olan Pareto’nun gelişiminden bahsetmek burada aydınlatıcı olacaktır, daha önce adını EC101-2 adlı derslerde duymuş ancak üstüne hiç okuma yapmamıştım. Şöyle ki, gençliğinde romantik bir İtalyan liberali olan Pareto, politikasının başarısız olduğunu görünce bu deneyimi, İtalyan politikasının yüzeydeki görünüşü ile gerçekleri arasındaki uçurumu fark etmesine yol açtı. Pareto, demokrasinin ve liberalizmin İtalya'da ve Avrupa'da çelişkili bir şekilde uygulandığını gözlemledi ve bu çelişkileri onu anti-demokrat bir duruşa sevketti. Pareto'nun felsefesinin temelinde, insan ve kurumların gerçekleri ile görünüşleri arasındaki çelişkiyi sorgulama yatmaktadır. Bu size bir yerden tanıdık geldi mi? Her ne kadar bizimkisi biraz avam bir tartışma olsa da gerçek islam veya gerçek kemalizm bu değil diyerek galebe çalınmadı kulağımıza. Gerçi sonuç olarak Pareto’nun göstermek istediği insanların, eylemlerini mantıklı göstermeye çalıştıklarını, ancak çoğu davranışlarının mantıksal olmadığını yönünde. Ona göre, bir sosyal kuramın mantıksal olup olmaması, topluma yararlı ya da zararlı olmasını belirlemez: "demek ki insanların ve kurumların gerçekleriyle görünüşleri arasında gerçekleriyle ürettikleri fikirler arasında bir çelişme var… İnsanlar bütün hareketlerini kendilerine ve başkalarına mantıklı olarak göstermeye çalışırlar, bu uğurda kuramlar geliştirirler, fakat gerçeğe bakılırsa insanların ancak bazı davranışlarına mantıkî diyebiliriz. Bir kuramın, üstelik, mantıkî veya mantık dışı olmasıyla onun topluma yararlı veya zararlı olması arasında bir ilişki yok. Bir toplumsal kuramın bilimsel değeri ne olursa olsun, bazen mantık kaidelerine sığmayan inançların sosyal bir değeri oluyor." Mardin’in aktardığı şekliyle alıntı direkt Pareto’ya ait. Mardin, Dorothy Emmet'in fikirlerinden yola çıkarak, toplumsal eylemi tetikleyen kelimelerin çoğunlukla değer çağrışımlarıyla yüklü olduğunu belirtir. Bu bakımdan, Mardin, insanların çevrelerini algılarken tarafsız değil, çoğunlukla bu semboller aracılığıyla taraflı bir şekilde nitelendirdiğini savunur. Örneğin, "Kur’an" kelimesi sadece bir kitabı değil, kutsal bir kitabı çağrıştırır. "Vatan" kelimesi de sadece bir toprak parçasını değil, ahlaki bir yükü ifade eder. Bu bağlamda, semboller, nesilden nesile aktarılarak belirli toplumsal davranışları sürdürmeyi sağlar. "Katil" kelimesi, nefret edilmesi gereken bir insanı çağrıştırdığı sürece, bu kelimenin varlığı, katile karşı nefret duygusunu da yaşatır. Bu açıdan, toplumda "kanun" dediğimiz olgu, aslında bir semboller sistemidir ve bu sistem toplumu bir arada tutar. Burada Mardin’in biraz Cassirer gibi isimlerden de bahsederek veya belki de feyz alarak anlattığına göre, insanlar dünyayı algılarken Marx ve Freud’un önerdiği gibi içgüdü veya grup gözlüğüne ek olarak, bir "sembol sistemi gözlüğü" de takarlar. Bilgi dediğimiz şey (niyeyse burada aklıma adalet dediğimiz şey o kadar da adil bir şey değil demek ki repliği geldi) toplumsal bir üründür ve bu bilgi, simgeleştirme süreciyle şekillenir. Geleneksel toplumlarda, semboller aracılığıyla toplumsal değerler nesilden nesile aktarılır; anne çocuğuna padişahtan bahsederken bu simgeye gereken hürmeti yükler, baba ise devletten bahsederken aynı saygıyı oğluna aşılar. Son olarak, Mardin sembollerin toplumsal hayatımızda bazı ana işlevleri olduğunu belirtir: dünyadaki nesneleri sınıflandırmak, toplumsal değerleri hatırlatmak ve bunlara uymayı zorlamak, hislerimizi açığa çıkarmak ve bir bilişsel evren kurmak. Toplum, karmaşık ve anlaşılması zor bir yapı olduğunda, semboller bu karmaşıklığı basitleştirerek insanların çevrelerini daha kolay anlamalarına yardımcı olur. Mardin, sembollerin bu merkezi rolü sayesinde toplumsal düzenin sürdürülebilir olduğunu savunur. Nitekim bir toplumun simgeler sistemi, o toplumun kültürünü oluşturur ve bu kültür, toplumun tüm anlamlı simgelerinin bir bütün olarak organize edildiği bir sistemdir. Örneğin, Türkiye’de "vatan", "bayrak", "cengaverlik" gibi kavramların etrafında gelişen bir kültürel sistemin, ordunun toplum içindeki önemini vurguladığını belirtir. Bu türden bir simgeler sistemi, kültürün sadece bir toplamdan ibaret olmadığını, bu öğelerin bir araya gelerek yeni ve daha büyük bir anlam ifade ettiğini gösterir. Walzer’den esinlenerek, Mardin ideolojiyi köklerinden kopmuş bireylere yeni yönler kazandırmayı ve denge sağlamayı amaçlayan öneriler olarak değerlendirmektedir. Bu durum, ideolojilerin var olabilmesi için en azından belirli bir okur-yazarlık düzeyinin gerekli olduğunu göstermektedir. Nitekim Mardin, ideolojinin 19. ve 20. yüzyılda yayılmasının üç ana sebebe dayandığını vurgular: yeni yayımlama araçları ve eğitim sistemlerinin gelişimi, aydınların toplumda daha fazla önem kazanması ve bu dönemde yaşanan sosyal çalkantılar. Endüstri toplumunun insanları köksüzleştiren etkisi burada öne çıkmaktadır. Ancak, eğer aydınlar bu dönemde özerklik kazanmasalardı, ideolojik düşüncenin temellendirilmesi ve sürekliliği büyük ölçüde zayıflardı. Dolayısıyla, "ideoloji" terimi, bu değişimlerin bir sonucu değil, hepsinin bir ürünüdür. “İdeolojilerin bir özelliği de etkin oldukları insan gruplarında çok inatla savunulan, kan dökme pahasına da olsa vazgeçilmeyen inançlar olarak yerleşmeleridir. İdeoloji insanın tüm duygularını harekete geçirir, onu "seferber" (mobilised) duruma getirir.” Modern toplumda, belirli bir seviyeye gelmek için sadece lise veya üniversite eğitimi almak yeterli değildir; bu eğitimlere ek olarak, özel bir beceri kazanmak da gerekir. Mardin, üçüncül sektör olarak bilinen hizmetler sektörünün, toplumsal seçkinler katına girmesi zor olan bir "ara insan gücü" yarattığını savunur. Demokratik toplumlarda yaygın olan mitoslardan biri de herkesin cumhurbaşkanı olabileceği inancıdır. Ancak, hizmet sektöründe çalışan ve seçkinler tabakasının hayatını sürdüren fakat bu hayatı fiilen yaşamayan kimseler, denge bozucu bir etki yaratır. Bu insanlar, kendilerini bir yere ait hissedemeyip, giderek artan bir "kendini başkalarıyla mukayese etme" özgürlüğüne sahip olurlar. Nihayetinde, modern toplumların en yaygın mitosu, insanların eşit yaratılmış olduklarıdır. Bu güçlü fikir, insanları toplumsal ayrıcalıkları sorgulamaya iter. Mardin’e göre, çağdaş ideolojik çatışmaların en radikal gücünü de bu sorgulama sağlar. Ancak, toplum içinde tam bir sınıfsal denge sağlansa bile, ideolojilerin ortadan kalkıp kalkmayacağı sorusu hala cevapsızdır. Mardin’den bir alıntıyla açıklayacak olursak, “çağdaş ideolojik itiş, radikal davranış gücünü en çok buradan almaktadır.” Kitabı okumak yerine bu uzun incelemeyi veya kendime hazırladığım bir özeti okuduğunuz için sizleri tevkif (“tevkif değil tebriktir o!”) ederim. Bu incelemede emeği geçen yadigâr bilgisayarıma şükranlarımı, yer yer kullandığım yapay zekaya da teşekkürlerimi sunarım.
1000Kitap
İdeolojiŞerif Mardin · İletişim Yayınları · 2015245 okunma
··
665 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
İncelemelerin çok başarılı ! Bu konularda ilgim ve bilgim az olmasına rağmen acaba bende okusam böyle yazar mıyım hissiyatı oluşuyor :D Bir dahinin görevin de yazdığın incelemede de aynı duyguları yaşamıştım. Eline sağlık çok şey öğreniyoruz 🙏
Ömer
Gönderi Sahibi
Estağfurullah, teşekkür ederim. Biraz cahil cesaretiyle herhalde çekinmeden yazıyorum veya anladıklarımı bir şekilde aktarmaya çalışıyorum. Afiyet olsun efenim.
Ömer
Gönderi Sahibi
"Dışarda tank görüyorum Faruk hayırdır bi kutlama mı var?"