Mardin'e göre, "ideoloji" kavramı Batı Avrupa'nın fikir tarihinde, başlangıçta günümüzdeki anlamından tamamen farklı bir şekilde doğmuştur. En başında bu kavram "doğru düşünme" bilimi olarak tanımlanmıştı. Mardin, ideolojinin ilk olarak insan zihninde fikirlerin nesnel olarak incelenmesinin ve dolayısıyla "doğru" düşüncelerin geliştirilmesinin mümkün olduğunu savunan bir grup düşünür tarafından ortaya atıldığını belirtiyor. Bu düşünürler, "ideologlar" olarak adlandırılmış ve fikirlerin kaynağını duyusal veya dışsal (eğitim vs.) süreçlerle açıklamaya çalışmışlardır. Condillac ve Helvétius'un bu düşünceleri destekleyen önemli filozoflar olduğunu bellidir. Condillac, insan zihnindeki algıların tamamen dış dünyadan gelen duyusal etkilerle şekillendiğini ileri sürerken, Helvétius ise insan yeteneklerinin dış etkenler ve eğitimle oluştuğunu savunmuştur.
Mardin, ideologların Fransız Devrimi sırasında bu fikirleri toplumun eğitim sistemine uygulamaya çalıştıklarını ve bu süreçte Napolyon ile çatışmaya girdiklerini belirtir ve böylece Napolyon başlangıçta ideologları desteklese de, sonrasında onların fikirlerini alay konusu yapmış ve ideolojiyi "acaip fikirler" olarak küçümsemiştir. Böylece ortaya acâib bir başlangıç hikayesi çıkmıştır…
Kant'a göre, insanlar dünyayı "olduğu gibi" değil, yalnızca zihinsel kategorilerimizin izin verdiği ölçüde algılar ve görebilir. Kant’ın bu temel görüşleri, Hegel’in gerçek ve görüngü arasındaki ilişkiyi ele aldığı felsefesiyle gelişir. Hegel, düşüncelerin bireylerin zihinlerinden ziyade, tarihsel ve toplumsal süreçlerin ürünü olduğunu savunur. Hegel’e göre, insanın tarihi ve düşüncesi, yalnızca insan iradesinin değil, aynı zamanda "Tin" gibi daha yüksek güçlerin de bir yansımasıdır. Bu düşünceler, Marx’ın ideoloji kavramına yaklaşmasında