Puan vermedi·288 syf.····Okunma: 01 Eylül 2024 16:37 301 - Hayatımda ilk defa bir kitap kulübüne katılacağım ve okunacak olan kitap da işte bu. Oraya katıldıktan sonra mı kitaba dair bir şeyler söylesem, yoksa düzenimi bozmayıp önce kendi düşüncelerimi buraya mı aktarsam, biraz kararsız kaldım. Sonra ikincisini seçtim. Kim bilir belki o günden sonra düşüncelerim güncellenirse ben de burayı güncellerim. (Belki de güncellemem.)
Normal şartlar altında bu kitaptan da yazardan da haberdar olmam, haberdar olsam bile merak edip elime alıp okumam pek olası değildi. Bendeki genel bir ön yargı. Özellikle uzak doğulu yazarların isim ve mekan seçimlerini telaffuz etmede yaşadığım zorluk bu eserlerle aramda bir bariyer görevi görüyor. Çok merak ediyorsam bir noktadan sonra isimleri doğru telaffuzlarıyla zihnimde canlandırmaya çalışmaktan vazgeçip fonetiği en yakın olan Mahmut, Mayk, Şaziye gibi uydurma isimlerle okumaya devam ediyorum ya da pes edip bu zahmete hiç girişmiyorum. Bu kitapta durumun farklı olmasının sebebi doğruyu söylemeliyim ki kitaba değil, kitap kulübünün ortamına duyduğum meraktı temelde.
Birazcık özet:
Kitabın ana karakteri Youngju başarılı ve geleceği parlak bir kariyere sahip, mutlu bir evliliği olan, genç ve dinamizmi yüksek bir beyaz yakalı. Bunu detaylıca belirtmese de ara ara anlattıklarından, müthiş bir sistematik içerisinde çalışmasından çıkarabiliyoruz. Bir gün Fularsız Entellik maymununa özeniyor ve kariyerini çöpe atmaya karar veriyor. Nasıl ki maymun bir inziva yolculuğuna çıkıyor ve o yolda kendini buluyorsa Youngju da çocukluk hayalinin peşine düşüyor ve bir kitabevi açıyor. Biz okumaya tam da bu noktadan başlıyoruz. Sonrası olay örgüsünün zenginliği. Zaman geçtikçe hikayeye yeni karakterler dahil oluyor. Her birinin kendi küçük dünyasına ayrı ayrı şahit oluyoruz. Her birinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir kaybedişi var. Yolları kesişiyor bu kitabevinde. Kitaplar, Youngju’nun influencer yetenekleri, Minjun’un günden güne gelişip zenginleşen kahve sunumları derken kitabevi karakterlere bir yuva oluyor, onları birbirine bağlayan ve dış dünyanın habisliklerinden kaçabildikleri bir sığınağa dönüşüyor. Okuduğumuz sıcak bir hikaye. İçinde dram barındıran, birleşen yollar kadar ayrışan yollar da barındıran, ergenlik buhranları, annelik içgüdüleri, yetişkinliğe geçiş kaygıları, kariyer faciaları, boşanmalar, hoşlanmalar, kitaplar, filmler, söyleşiler barındıran, draması bol ama sıcak bir hikaye. Adeta bir Kore filmi gibi.
Bu bir “ilk kitap”. Yazar da eski bir “yazılımcı”. Her ikisinin de izleri kitabı okurken belirgin biçimde hissediliyor. Yazmaya yeteneği olan, çalışkan, kariyeri parlak bir çalışanmış anlaşılan yazar kişisi. Bir gün monitörüne bakarken “napıyorum ben ya” gibi bir sorgulamanın girdabına kendini bırakmış ve girdabın diğer ucundan geçirdiği dönüşümle bir yazar olarak ve elinde bu kitapla çıkmış bir nevi. Bunu kendisi sonsözde belirtmese bile dikkatli bir okurun sayfalar arasında dolaşırken yazarın bu anı yaşadığını hayal etmesi o kadar da güç değil. Ayrıca yazar yine sonsözde diyor ki: Ben kendi okumak istediğim tarzda, sıcak bir roman yazmak istedim. Kamome Lokantası, Little Forest tadında bir roman yazmayı amaçladım. Verdiği örnekleri biraz araştırdığımda gördüm ki ikisi de insanın içini ısıtan, komedi/dram türünde Kore filmleri. Tıpkı bir önceki paragrafta belirttiğim gibi. Yazar, “bu kadar insan yazıyor, ben daha iyisini yazarım” diyerek girişmiş adeta. Benim de çoğu romana yaklaşımım “bunu ben de yazarım” ile “vay be neler yazmış, bu seviyeye kesinlikle çıkamazdım” skalasında bir o uca bir diğerine gidip geliyor. Bu nedenle yazarın yazmaya başlarkenki ruh haliyle empati kurmam oldukça kolay oldu. Ayrıca ODTÜ’deyken ilk romanını yazmış olan bir arkadaşımın yaptığı numaraları bu kitapta da fark ettim. Bana biraz... amatör demeyeyim ama “gelişime açık yön” olarak geldi bu kısımlar.
Sanki yazar hanımefendi kendi beyaz yakalı günlerinde yaşadığı olayları, günlük rutinini, hoşlandığı şeyleri ve onu bunaltan şeyleri karakterlerin gündelik yaşantılarına dağıtmış. Mesela bir karakter oldukça başarılı bir öğrenciyken profesyonel kariyeri bir türlü başlayamamıştı ve hayal kırıklıklarıyla boğuşuyordu, onu tuttu ve kendi kahve sevgisinden yola çıkarak karakterin yolunu kahveyle kesiştirdi ve o karanlıktan onu kurtaran şeyin kara kara kahve çekirdekleri olmasını sağladı. Veya kendi kariyerini çöpe atışını doğrudan ana karakterin üzerinden bize sundu. Ya da daha önceki okul çağı bunalımlarını ve buhranlarını, ailesinin onu darlamalarını yine biraz ana karakterin ailesi, biraz ergen karakterin yaşantısı, biraz da baristanın ailesiyle olan ilişkisi üzerinden çeşnileyip önümüze sunmaktan çekinmedi. Bunlar tabii ki varsayım ancak okudukça bende yarattığı izlenim bu oldu. Bitti mi? Bitmedi. Yazar hanımefendi eskiden bir blogda denemeler yayınlıyormuş mesela. Eh, kitabevine konuk olarak gelen yazarlardan biri de ne tesadüftür ki ilk kitabını yayımlamadan önce beyaz yaka yaşantısından arta kalan zamanca Korece dil bilgisi üzerine denemeler biriktirdiği bir blog sahibiymiş. Bu yöntemi hor görmüyorum ancak biraz çok sayıda olmasını ilk kitabın amatörlüğüne vermek istiyorum. Bunlara ek olarak bir de mesela kahveye, kahve çekirdeklerine, kitap ve kahvenin uyumuna bu kadar anlam yüklenmesi, sosyal medyanın bu kadar vurgulanması biraz kolaya kaçmak, biraz “kahve ile çektirilmiş Kürk Mantolu Madonna fotoğrafı” karikatürü gibi hissettirdi. Eski beyaz yaka huyları mı yoksa beyaz yakayı kitabın içine çekmek için düşünülmüş bir numara mı, emin değilim.
Kitabı biraz olumsuz eleştirir gibi oldum ancak aslında çok beğendim. Mesela daha sabi yaşta çocuğun tükenmişlik sendromuna girişini (ve sonra çıkışını) aktarma biçimini, Kore eğitim sistemine dair eleştirilerini, düğme-ilik analojisini, kendilerini yaptıkları işten ibaret insanlara dönüştüren insanları anlatışını, Carpe Diem felsefesinin hedonist değil de anda kalma bakış açısını vurgulayışını oldukça beğendim. Bir de eklemeliyim ki kitabın ve kitabevinin atmosferi bana Harry Potter kitaplarını anımsattı. Karakterlerin kitabevinde buluşması, birbirlerinin dışarıda akıp giden hayatlarını burada birbirlerine anlatmaları, sorunlarına birlikte çözümler üretmeleri, ortak noktalarda buluşmaları, birbirlerine ışık olmaları ve birbirlerinin hayatlarında ufak ama anlamlı değişimlere vesile olmaları Harry Potter kitaplarında üç ana karakterimizin Gryffindor ortak salonunda geçirdikleri iç ısıtan vakitleri gözümde canlandırdı.
Bir de çıkarımım oldu Koreli ahlakına dair. Sonlara doğru bir sayfada kitabevine bir yabancı geliyor. Ana karakterimiz Youngju da endişeli bir ruh haline bürünüp bu yabancıyla birlikte dışarı çıkıyor. Bu esnada kitabevinin müdavimi dört kişi durumu fark ediyor ancak adamın kim olduğunu ya da Youngju’nun yüz ifadesinin neden öyle değiştiğini bilemeyecekleri için bu konuda konuşmuyorlar ve işlerine dönüyorlar. Aynısı burada yaşansa o dört kişiden en az ikisi durum hakkında yorum yapar, fikir yürütür ve kendince sorgulamalara girişirdi. Korelilerin bu ahlakına ve rasyonelliğine hayran kaldım. Asla bilemeyeceğimiz (veya belki kısacık bir Google aramasıyla aslını öğrenebileceğimiz) konular hakkında bomboş fikirlerimizi umarsızca ortaya saçıyor olmamızın yarattığı kakafoni ve bu kaos ortamını düşünmenin bünyeme verdiği yorgunluk oturduğum yerde bir anlığına sinirlerimi zıplattı.
Tüm bu hikayeyi ve hikayenin içindeki hayata dair sorgulamaları, eleştirileri ve tespitleri aktarırken kullandığı sade ve doğrudan dili de oldukça beğendim. Bunda çevirinin etkisi ne kadar büyüktür kestirmek kolay değil ancak ben yazarın da orijinal metinde ağdalı bir dil kullanmadığını düşünüyorum. Zira derdi belli ki sanat için sanat yapmak değil, hikayesini anlatmak. Hikayesini okudum, derdini anladım ve kaygılarını paylaştım. Bu kadar içten ve meramını bu kadar başarılı bir biçimde aktarıyor olmasını içten içe imrenerek takdir ettim.
Son olarak yine kitabın sonlarında film eleştirmeni olan bir karakter diyor ki: <<Tanınmış bir film eleştirmeninin yazdığı yazıyla benim yazdığım yazı arasında hiçbir fark yok. Onlar tanınsınlar diye birbirlerine yardım ediyorlar. Sırf gelenek ve tarihi olan film dergilerinde eleştirmenlik yaptıkları için, filmleri benden daha iyi anladıkları ya da benden daha iyi yazı yazdıkları garanti edilemez. Okuyucular sırf o dergide çalışıyorlar diye yazılarının da iyi olduğuna inanıyor. Çevrelerinden birkaç kişi “O eleştirmen iyi yazıyormuş” derse, hemen gerçekten iyi yazan bir eleştirmen gözüyle bakıyorlar.>> Eh. Kendi yazılarım için bazen içimden bu düşünceyi geçiriyordum. Benzerini kitapta görünce istemsizce gülümsedim.