·184 syf.··Beğendi
···Okunma: 03 Eylül 2024 14:01 Öykü, Clarissa’nın 1902-12(8. ve 18. yaşları) yılları arasında geçen çocukluk-ergenlik dönemiyle başlıyor. Bir manastırda okuyan ve pek arkadaşı olmayan Clarissa, oldukça içine kapanık ve asosyal birisidir. Babası Alman ordusunda görev yapan, Yüzbaşı Leopald Franz Xaver Schuhmeister idi. Yüksek askeri çevrede, en bilgili, en donanımlı taktik uzmanı ve kuramcıydı. Oldukça çalışkan, vatansever ve çokça saygı duyulan bir askerdi. Oğlu ise (Clarissa’nın ağabeyi)kendisinin yolundan gitmek isteyen Eduard idi. Eduard ile Clarissa hiç birbirine benzemezdi. Babası kızını da sever fakat sevgisini daha çok soyunun devamı olarak gördüğü oğluna göstermektedir.
Clarissa, babasının sorunları yüzünden 18 yaşında manastırdan ayrılmak zorunda kalır ve dünyaca ünlü bir sinir hastalıkları olan Viyanalı Dr. Hofrat Silberstein’in yanında çalışmaya başlar. Clarissa’nın potansiyelini görüp beğenen Dr. Silberstein onu asistanı yapar ve kendisinin yerine İsviçre’ye kongreye gönderir. Burada, oldukça donanımlı, insan haklarına saygılı, gerçek bir entelektüel olan öğretmen Fransız Leonard ile tanışır.
Hayatının bu dönemine kadar gerek baba baskısı, gerek ait olduğu toplumun örf adet ve geleneklerine göre yetişen Clarissa, Leonard’a aşık olmuştur. Leonard da ona aşık olmuştur. Bu ikili İsviçre’de güzel aşkla dolu güzel vakitler geçirirken I. Dünya Savaşı patlak vermiştir. İkilinin aşkı yarım kalır. Leonard askere çağırılır(gitmek istemese de), Clarissa da o gittikten sonra memleketine döner. Babasının kızı olan Clarissa cephede hemşirelik yapar ve savaştan dönen yaralı askerleri tedavi eder. Bir vakit sonra Leonard’dan hamile olduğunu öğrenir. Bunu gizlemek zorundadır. Çünkü kocası bir Fransız fakat kendisi Alman’dır. Babasına ve ülkesine ihanet ettiğini düşünür ve çocuğu aldırmak için Dr. Silberstein’in yanına gider. Dr. Silberstein çocuğu aldırmaması için onu ikna eder ve ona buralardan kaçıp gitmesini söyler. Yardım edeceğine de söz verir.
Tekrar cepheye dönen Clarissa’nın hamileliği ilerlemiştir. Yaralı askerler arasında, askerlikten kaçmak isteyen ve deli taklidi yapan Astsubay Gottfried Brancoric, Clarissa’ya çürük raporu vermesi için yalvarır. Teklifi ilk başta reddeden Clarissa, babasız bir çocuk dünyaya getirmek ve kendi babasını utandırmak istemez. Bu sebeple Brancoric’e yalnızca kağıt üstünde bir evlilik teklif eder ve ikisinin de memleketten uzak bir yerde formaliteden evli kalmasını söyler. Brancoric çürüğe ayrıldıktan sonra ikisi de Clarissa’nın birikmiş parasıyla Dr. Silberstein’in kullanmadığı bir evinde yaşamaya başlarlar. Karı kocalık ilişkileri olmayan Brancoric zaman geçtikten sonra evine uğramaz ve Clarissa kendi çocuğuyla yalnız başına yaşar. Tek düşündüğü şey hayatının aşkı ve o aşkının meyvesi olan çocuğunu yaşatmaktır. Zor günler geçirir.
Bir vakit sonra eve kimliği belirsiz kişiler gelmeye başlar. Bu kişiler Brancoric’le savaşı fırsat bilerek yiyecek-içecek kaçakçılığı yapan kötü insanlardır ve bunları kimsenin fark edemeyeceği Clarissa’nın evinde saklamaya başlarlar. Brancoric kâh Türkiye’ye kâh Avusturya’ya gider. Fakat bir süre sonra yakalanırlar. Arkadaşlarını gambazlayan Brancoric kurtulur ve başı epey belaya girer.
Bundan sonra dönüp Clarissa’nın yanında yaşamaya karar verir. Ancak aklı hâlâ Leonard’ta olan Clarissa ondan kaçmak ister. Bu sürede çocuk büyümüştür ve Brancoric’i babası sanmaktadır. Bir aralık babasıyla görüşen Clarissa abisinin ölüm haberini almış ve Leonard’tan da mektup gelmediği için onu öldü sanır. Zaten yıllarca ondan haber almadığı için öldü sanır. Çocuğunun Brancoric’e düşkünlüğünü görür ve onunla yatar.
Clarissa babasıyla en son buluştuğunda babası gerçekleri çoktan öğrenmiştir. Bir Fransız ile birlikte olduğu için onu casuslukla suçlar. Bir zaman sonra ateşkes ilan edilmiş ve Leonard’tan gelen 5 tane mektup gelmiştir. Brancoric ile yattıktan sonra ona cevap yazmayı gururuna yedirememiş ve onunla yalan bir yaşam sürmeye devam etmiştir…
İnceleme ve Tespitler
''Clarıssa'' adlı uzun öykü, Zweig'ın yarım bırakmış olduğu son eseri olarak biliniyor. I.Dünya Savaşı'nı bizzat yaşamış bir yazar olan Zweig, eserlerinde savaştan ve savaşın neden olduğu yıkımlardan ve bu yıkımların bireyler (özellikle de kadınlar) üzerinde yarattığı tahribattan sıkça söz eder. Bu eserinde de bunu çok gerçekçi ve çarpıcı şekilde anlattığını görüyoruz. Ayrıca ataerkil düzende, cinselliğe ve ötekileştirilmeye hapsolmuş bir kadının yaşam öyküsüne yer verir. Clarissa’nın hayatının 28 yılı, dönem dönem anlatılmıştır.
Şimdi bu yapıt özelinde gidecek olursak; öncelikle bu yapıtta ele alınan iki mesele var: 1. Kadınların ötekileştirilmesi. 2. Milliyetçiliğin sorgulanması.
Zweig’ın tüm eserlerindeki kadınlar hemen hemen birbirine benzer tiplerdir. Kendisi gazetecilik yaşamında da edebiyat yaşamında da eserlerinde; kadınlara geniş bir yer ayırmış ve onlara toplumun bakış açısından bakmış ve bu bakış açısının sağlıklı olup olmadığını bizim sorgulamamızı istemiştir.
Örneğin biyografilerinde: Fransa Kraliçesi Mario Antoinette, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart gibi önemli kişilerin hayatını yazmıştır. Yine bazı romanlarında/öykülerinde kadınlar başkahraman olmuştur. Yazarımızın eserlerinde kadınlar: Kimi zaman erkekler tarafından yalnızca cinsel obje olarak görülmekte ve ötekileştirilmekte, kimi zaman ise , keşfedilmeyi bekleyen, kendilerini bedenlerine hapseden ve keşfedilme ihtiyacı duyan; bu ihtiyacı duydukları için de kendilerini ötekileştiren olarak karşımıza çıkarlar. Öte yandan bazı eserlerinde ise kadın imgesi baskın bir özne konumunda ve karşı cinsin egemenliğini reddeden bir şuur olarak ön plana çıkarlar.
Bazı öykülerinde kadın ataerkil toplum tarafından duygularının ve tutkularının peşinden giden ve aklıyla düşünemeyen varlıklardır. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı öyküsünde bu açıkça görülüyor. Ayrıca Bir Kadının 24 Saati adlı öyküsünde de başkahramanımız ataerkil toplumda kadının tutkusunun kölesi olmuş ve erkeğin cinselliğe hapsettiği birisidir.
Peki Clarissa nasıldır? Yazar ona hangi özelliği yüklemiştir?
Clarissa da aslında diğerlerinden çok farksız değildir. Onun diğerlerinden farkı baba ve ağabey figürlerinin savaş zamanında kadınlara yüklediği misyondur. Clarissa manastırda büyümüş, eğitim almış, varlıklı fakat sürekli babasının boyunduruğu altında olan bir köle gibidir. 18 yaşına kadar böyle büyümüş yine kendi isteğiyle değil babasının işlerinin yolunda gitmemesi sebebiyle oradan ayrılmıştır. Ataerkil düzende erkeğin boyunduruğu altında ötekileştirilen bir kadın olmuştur. Babası Xaver için Clarissa yalnızca şefkatle sevilecek bir obje gibidir. Ancak ağabeyi Eduard öyle değildir. Babası açıkça erkek çocuğunu kızından üstün tutmakta ve görmektedir. İşte bu ortamda büyüyen Clarissa kendi ayağına bağlanan ataerkil düzenin zincirlerini aslında kırmış oluyor. Önce manastırdan ayrıldıktan sonra ünlü sinir hastalıkları doktoru Silberstein’in yanında çalışmayı başarıyor. Daha sonra onun iyi yardımcısı oluyor. Yine onun adına ve yerine Luzern’e kongreye gidiyor. İşte burada ilk kırılma gerçekleşiyor. Leonard ile yakınlaşması, onunla günlerce birlikte dolaştıktan ve duygularından emin olduktan sonra birlikte olması Clarissa’nın bu zincirin ilk halkasını kırmasıdır. Burada Clarissa bir birey olmuştur. Özne olmuştur. Daha önce doktorun yanında çalışması sosyolojik açıdan kadının da toplum içerisinde sosyal bir varlık, önemli bir varlık olduğunun kanıtı olmuştur. Romanın ileri kısımlarında Clarissa’nın cepheye gitmesi ki istese böyle bir karar almayabilirdi. Sonuçta babası yüzbaşıydı ve orduda önemli bir konumda bulunuyordu. Fakat kendisi cepheye giderek yaralı askerlere yardım etmeyi tercih etmiştir. Clarissa’nın hayatındaki erkekler: babası, Eduard ve Leonard, Brancoric savaşa katılmışken Clarissa da cephede yaralı askerleri tedavi ederek kadının da savaşlarda çok önemli bir unsur olduğunu göstermiştir. Öte yandan yazar Brancoric’i asker kaçağı ve korkak olarak ataerkil düzene bir eleştiri getirmiştir. O askerlikten korkmamış askerlik için Clarissa’dan bile vazgeçmek zorunda kalmıştır. Ancak Brancoric’de aynı irade ve özveriyi göremiyoruz. Clarissa’nın gerek aldığı kararlar, gerek günlerce çocuğuyla o savaş zamanlarında tek başına yaşam mücadelesi vermesi yazarın kadına yüklediği olumlu bir niteliktir. Küçüklüğünde bu kadar ataerkil düzenin esiri olarak yaşayan bir kadının savaş zamanlarında, ortalarında kendi kararlarını alıp kendi ayakları üzerinde durabilmesi takdire şayan bir durumdur. Yazar eserde kadını ötekileştiren karakterlere farklı misyonda da ceza kesmiştir. Örneğin bir zamanlar bütün orduda saygı gören babası yaşlandıkça delileşen ve saçmalayan bir adam halini almıştır. Brancoric’in hali ortadadır. Kardeşi Eduard’ın da bazı kusurları vardır. Bu eser hakkında psikanalitik bağlamda birçok şey söylenebilir. Fakat bu ayrı bir makale olur. Çünkü Zweig Freud’un görüşlerinden çok etkilenmiştir. Bunu da eserlerine yansıtmıştır.
Gelelim 2. Meseleye: Milliyetçilik ve Savaş sorunsalı.
Zweig 1. Dünya Savaşına gönüllü olarak katılmış ve desteklemiştir. Önceleri geri hizmette yer almıştır. Daha sonra ise gazeteci olarak görev yapmış ve burada savaşın yarattığı yıkıma, acılara ve tahribata bizzat şahit olmuştur. Bundan sonra da İsviçre’ye göç edip savaş karşıtı tarafsız bir gazeteci olmuştur.
Bu eserinde savaşla ilgili kısımları oldukça gerçekçi bir biçimde tasvir ederek okurun zihninde dehşet uyandırmayı amaçlamıştır. Savaşın kazananının olamayacağı: Dr. Silberstein, Leonard ve Clarissa üzerinden anlatılmıştır. Öte yandan savaş dönemindeki Avrupa’nın durumu, Almanya’nın durumu, orduların durumu yazar tarafından kısaca özetlenmiştir. Ordu içindeki itibar ve koltuk savaşları, kıskançlıklar gözler önüne serilmiştir. Ayrıca milliyetçilik düşüncesinin (yazara göre) sınırı aşıldığında, bir zehir olabileceği anlatılmak istenmiştir. Bir zamanlar ordunun en saygın isimlerinden olan Xaver bir dönem ordu içinde başka komutanların güç ve koltuk kavgasının kurbanı olmuştur. Ayrıca Gabriel Princip olayının kısa da olsa tasvir edilmesi buna göndermedir. Yazar aslında bir çeşit mahkeme kurmuştur. Bu mahkemede savaş karşıtları ve savaş yanlıları yargılanmaktadır. Clarissa, Silberstein ve Leonard savaş karşıtıdırlar. Babası, Eduard ve ordudaki bazı insanlar savaş yandaşıdırlar. Bu mahkemede bu iki taraf yargılansa da aslında kaybeden hep bellidir. Kadınlar, çocuklar; sivillerdir.
Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Ataerkil düzende yeri, rolü ve önemi sorgulanan kadın imgesi, savaş ve savaşın neden olduğu tahribat ve de milliyetçilik düşüncesinin sorgulanması. Bu öyküde ele alınan temel meselelerdir.