Martin Eden İncelemesi
9/10
·517 syf.··
Beğendi
·
2024 25. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 06 Eylül 2024 00:00
Spoiler uyarısı! Martin Eden, muhteşem bir kitaptı. Jack London kelimeleri o kadar güzel bir şekilde bütünleştiriyor ki, okudukça takılı kaldım her birine. Özellikle ikinci bölümü çok sevdim. Onun zahmetsizce anlattığı tehlikeler ve güler yüzü karşısında hayat, artık ciddi çabalardan, denetim ve kısıtlamalardan ibaret bir olay olmaktan çıkmış; oynanıp altüst edilecek, kaygısızca yaşanıp keyfi çıkarılacak, sonra da umursamadan fırlatılıp kenara atılacak bir oyuncak hali- ne gelmişti. Kızın içinde çınlayan çığlık, "Oyna o halde!" diyordu. "İstiyorsan yaslan ona, iki elini de koy boynuna!" Jack London etkileyici kelimeler kullanmasının yanı sıra basit kelimelerle de büyüleyici cümleler kuruyor, zengin sözcüklerle dolu edebi bir şölende gibi hissettiriyor. Martin Ruth ile tanışıyor ve kitabın devamında Martin'in bilgiye kavuşma arzusuyla aylarca deli gibi çalışmasını okuyoruz. Kendimden bi parça gördüğüm yerler bu sayfalardı. Okumaya olan tutkusunu ve çalışmalarını, uykusundan vazgeçmesini, gösterdiği üstün çabayı heyecanla okudum. Tutkuyla yaptığım her şeyde zihnimde bir yerlerde gösterecek kendini Martin Eden. Gerçekten o çok etkileyici bir karakter. Ruth'a gelecek olursak; ben onu çok iyi anladım. Tamam Martin'i dönüştürmeye çalışması yanlıştı ki bunu bilinçli bir şekilde yaptığını düşünmüyorum ama onun haricinde kaygıları çok anlaşılabilir kaygılardı. Çünkü onun kaybedeceği çok şey vardı. Bence onu korkak olduğu için suçlamak haksızlık olur. Ayrıca Martin'in gerçekten Ruth'a aşık olup olmadığını çok sorguladım. Martin herşeyi Ruth için yapıyor olsaydı Ruth'un babasının teklif ettiği işi kabul etmek yerine oldukça riskli olan yazarlıkta ısrar eder miydi? Bence etmezdi. Ruth ayrıldıktan sonra da Martin'in yazmaya hız kesmeden devam etmesi aşkının o kadar da gerçek olmadığını gösterdi bence. Sadece Ruth sayesinde bu tutkusunu keşfetti ve Ruth onun için bir motivasyon, öğrenimi için bir gerekçe oldu. Zaten kitabın ilerleyen kısımlarında burjuva'nın aslında içi boş bir balondan ibaret olduğunu, kendilerine ait fikirleri olmayan insanlardan oluştuğunu farketti. Martin Ruth'un da böyle olduğunu görmüştü aslında; operaya gittiklerinde, yazdıklarını anlamadığında, hayatın gerçeklerine olan korkusunda. Ama hiç bunların üstünde durmadı yahut Ruth'un farklı olduğunu söylemeye devam etti. Bence bunun sebebi Ruth'dan vazgeçerse yazması için bir sebebi olmayacak olmasıydı. Yazmayı ne kadar severse sevsin yazmak için bir nedene ihtiyacı vardı. Sonradan fark ettim kitapta zaten Martin'in bu konuyla alakalı söylediği bir şey var. Onu gerçekten sevmediğini şimdi anlamıştı. Sevdiği şey Ruth değil, idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şeydi; kendi aşk şiirlerindeki ışık saçan ruhtu. Martin yazmaya aşıktı, potansiyelinin de farkındaydı hani, farkındalığının getirdiği özgüven bazı yerlerde gerçekten yeteneksiz olabilir mi diye düşünmeme dahi sebep oldu. Brissenden'da -hani sonundaki haz için üç gün su içmeyen adam- komik ve garip bulduğum, aynı zamanda üstüne düşüneceğim bir karakter oldu. Martin'in Brissenden'ın şiirini dergiye göndermesine sinirlensem de anlayabildim fakat ölümüne bu kadar kayıtsız kalması çok sinir bozucuydu. Acaba Jack London burada bireyciliğe bir eleştiri babında böyle birşey yapmış olabilir mi diye düşünmedim değil. Martin'in başarıya ulaştığı zamana gelelim ama ondan önce şu fikir çatışmalarının yaşandığı sayfaları okumaktan hiç keyif almadığımı da belirtmek isterim, bu konuda kitap kurguda daha hızlı ilerleyebilirdi. Martın başarıya ulaşmaya başladığında umursamaz bir hal içine girdi bu açıkçası beni çok şaşırttı, anlamlandırabildiğimi de söyleyemeyeceğim. Ruth'un ve Brissenden'ın buna sebep olduğunu söylese de pek ikna edici değildi çünkü neden o zaman değil de şimdi böyle bir umursamazlığa düştü? Üzüntü, keder falan da değil sadece istenmeyen bir kayıtsızlık. Burada yine Jack London'ın bireyselciliğe eleştirisi olduğunu düşünüyorum. Hep kendisi için bir şeyler istedi ve sonunda tatmin olamadı gibi birşey herhalde. Ayrıca Jack london'ın bu kadar güzel bir hikayeyi bireyselliğe eleştiri olarak yazması çok sinir bozucu gerçekten öğrendiğimde çok sinir oldum. Martin'in yazmaya, okumaya olan tutkusu, kitapta yer verilmiş daha birçok konu bu konudan çok daha kutsal bence. Sonlara doğru kitaptan aldığım edebi zevk gittikçe azalırken hatta yok olmaya yüz tutmuşken Martin'in ölümüne gelelim. Kendini hiçbir yere ait hissedememesi, eski hayatına ne kadar uzak olduğunun farkındalığı ve burjuva'nın sahteliği yüzüne çarpması çok kırıcıydı. Hislerini anlayabiliyorum ama bu son yine de tatmin edici değildi. Martin bunu yapmazdı gibi geliyor çünkü o keşfetmeyi seviyordu. Umudunu yitirmesini anlayamıyorum. Kitabın sonunda ne olacağını bilerek okumuştum o yüzden çok fazla etkilenmedim sadece gerçekten hayal kırıklığına uğradım ve Jack london'ın kitabı yazma amacından dolayı böyle bir sonu tercih ettiğini düşünüyorum. Bu arada kitabı bitirdikten hemen sonra Karavandaki Adam'ın Levent Cinemre ile yaptığı Jack london'ın hayatı serisini izledim ve muhteşem bir seriydi. Bu kitabı güzelleştiren bir başka şey de Jack london'ın hayatından izler taşıması, bence çok hoş birşey. Ve bir sosyalist olan Jack london'ın Martin Eden'ın aksine mutlu bir yaşam sürmesi bir yandan trajikomik, bir yandan da çok ilham verici bence.
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135bin okunma
·
70 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.