Bugünden geriye döndüğümüzde bin yıl öncesini görebilir miyiz? Şimdiden çok farklı değildir belki? Acısıyla, aşkıyla, umuduyla ve kargaşasıyla orta-çağ Avrupası’nda dahi insanlar bizim gibi hissediyorlardı muhtemelen. Eminim ki Abelard ve Heloise bizden daha fazlasını yaşadı. İki ruhban olarak etraflarını saran dogmalara rağmen destansı ve tutkulu bir aşka tutundular. Mektupları bunu söylüyor en azından.
Geç-orta orta-çağ dilimi olarak nitelendirebileceğimiz 1100’lü yıllardan bizlere uzanabilmiş bir aşk öyküsü bu. Gerçi hemen heyecana kapılıp bu aşka bağlanmak bizler için ne kadar doğru, bilemiyorum. İnsan hissettiklerine uzaktan baktığında onlara bir tanrısallık katıyor. Bu tanrısallık da aşk ile kendini gösteriyor. İnsan buna muhtaç, yaşadıklarını hikâye haline getirmeye, onlardan bir destan yaratmaya muhtaç. Aksi halde tatsız bir yemeği her gün yemek zorunda kalmak gibi her gününü tüketmek mecburiyetine hapsolacak.
Öyle veya böyle, Ronald Duncan’ın güzelce işlediği mektuplarla boy ölçüşecek kalitede kaleme aldığı ön sözünde belirttiği gibi karşımızda yalnızca bir aşık yok. Mektuplarına tanıklık ettiğimiz aynı zamanda bir filozof, Duncan’ın dediğine göre zamanını aşmış ve fikirleri, aşkının haksızca gölgesinde kalmış bir filozof. Abelard’ın Heloise’ye gönderdiği mektuplarında antik çağ Yunan felsefesine hakimiyetini kavramak zor olmuyor, orta-çağ skolastik düşüncesinin kalbinde yetişen bir ruhban için bu çok şaşırtıcı olmasa da bu birikimini mektuplarına katacak bir anlam derinliğine sahip olması beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Yine de itiraf etmem gerekir; Heloise’nin mektupları çok daha ruha dokunur nitelikteydi. Bir kadının tutkusu vardı o mektuplarda, bir kadının aitliği, bir kadının ihtirası. Ele avuca sığmaz bir yüreğe sahip olduğu o kadar belli ki Heloise’nin, kalemine yansıyan bu niteliği zaman zaman Abelard’ın mektuplarını sıradanlaştırmayı bile başarmış bana göre. Yazar Duncan bu yazdıklarımı görecek olsaydı eğer, onun gazabına uğrayacaktım şüphesiz. Fakat bana haksızlık etmesin, maalesef Abelard’ın düşünce dünyasına onun kadar hâkim değilim, artık öğrenmek için can atsam da bu filozofun düşün dünyasını, vuruşturduğum şey Abelard ve Heloise’nin ruhsal derinlikleri değil, üsluplarının inceliğidir. Bu savaşı kazanan da tartışmasız olarak Heloise’dir.