Çok fazla Türk Edebiyatı okuyan biri değilim ama iyi ki Mehmet Rauf ile tanışmışım okuması kolay ve keyifli bir yazar. Sonu biraz aceleyle yazılmış gibi hissettirse de yine de baştan sona etkileyici bir eser. Karakterlerin bu kadar içine girmemiz onların çelişkilerini görmek çok güzel çünkü gündelik hayatta bu çelişkilerle yaşıyoruz. Baştan sona merak uyandıran "Acaba şimdi ne olacak?" dedirten ve bolca altını çizdiren ve düşündüren bir kitap olmasından dolayı da çok sevdim. Karakterler hakkında bolca konuşabileceğim birisi olsun isterdim böylece Süreyya karakterine ne kadar gıcık olduğumu anlatabilirdim :)
*SPOILER*
Mutsuzluğa hapsolmuş bir aşk... Bazen hayatta neyi seçersek seçelim, sonuç her türlü bizi üzecektir ve insanın bunu bildiği halde seçim yapması daha da zorlaşır. Suat ve Necip, aşklarının peşinden gitseydi, herkesi karşılarına alsalar bile yine mutsuz olacaklardı. Çünkü bu aşkı masum bir şekilde yaşarken bile içlerinde kendilerine, hatta bazen aşık oldukları kişiye karşı nefret duyuyorlardı. Cesur bir adım atarak aşklarını yaşamaya çalıştıklarında ise birbirlerini daha fazla suçlayacak ve mutsuzluklarına hapsolacaklardı. Başkalarını üzdükleri için mutsuz olacaklardı; kendilerine yakışmayan, başkası yapsa yargılayacakları bir şeyi yaptıkları için mutsuz olacaklardı. Mutsuzluktan başka seçeneğin olmadığı bir hayata sıkışıp kalmışlardı...
Eğer terk etmeyip bu aşkı masum bir şekilde yaşamaya çalışsalardı, bu sefer de birbirlerine duydukları aşkı yoğun şekilde ifade edemedikleri için mutsuz olacak ve yine birbirlerine kızacaklardı. Ne yaparlarsa yapsınlar, huzurun mümkün olmadığı, istedikleri gibi bir aşkı yaşamanın mümkün olmadığı bir aşka esir oldular ve özgürlükleri ölümleriyle geldi.
Peki, bu aşk gerçekten "aşk" mıydı? Dostoyevski Yeraltından Notlar kitabında aşk için "Bunların hepsinin sebebi can sıkıntısıydı baylar, emin olun can sıkıntısı," der. Suat, çok sıkıcı bir hayat yaşıyordu. Hep eşinin arzularının peşinden gittikleri, onu mutlu etmeye yönelik bir hayatı vardı. Buna rağmen eşi hiçbir zaman tatmin olmuyor, hep mutsuz oluyordu. Bu da bir süre sonra Suat’ı iyice tüketen bir durum haline geldi. Necip'in hayatı ise Suat'a göre daha hareketli, daha özgürdü ama günün sonunda yine boş ve sıkıcıydı. Sığ bir hayat yaşıyordu ve bunun farkındaydı. İkisinin de hayatı o kadar sığ ve boşken, en ufak bir bakışın, hareketin ve sözün onlara heyecan verdiği bir şeyin, yani aşkın içine düştüler. Hem de sıradan bir aşk değil, yasak bir aşk... Gerçekten de can sıkıntısından doğmuş olan bu aşka gerçek bir aşk diyebilir miyiz? Günümüzdeki birçok aşk da bundan ibaret değil mi?
Suat ve Necip, birlikte gitse ve birlikte yaşasalar, aşklarının sönüp gideceğini biliyorlardı. Bu yüzden bu konuda bir adım atmıyorlardı. İkisi de karşı tarafın sevgisinden emin değildi; içten içe bunun sadece bir can sıkıntısı olduğunu ve birbirlerine güvenemeyeceklerini hissediyorlardı. Suat için Necip, sıkıcı hayatından ve eşinden bir kurtuluş, ortak zevkleri paylaşabileceği biriydi. Necip için Suat ise kafasındaki idealleştirdiği kadındı: Hiçbir kadına benzemeyen, kötü olmayan, masum, ahlaklı ve zevk sahibi bir kadın. Yalnızlığını sona erdirecek bir kadındı. Ancak Necip de biliyordu ki, Suat kendisi için Süreyya'yı terk etse, Necip’in diğer kadınlar için yaptığı kötü yorumları Suat için de düşünecekti. Nitekim aşklarını yaşarken bile Necip, içten içe Suat’ı zaman zaman diğer kadınlara benzeterek onu suçladığı anlar olmuştu. Toplumun kurallarına karşı gelmenin getireceği suçluluk duygusuyla önce kendilerinden, sonra birbirlerinden tiksineceklerdi. Kendilerini suçlamaları bitince bu kez birbirlerini suçlayacak ve nihayet birbirlerinden nefret edeceklerdi. Tıpkı Suat'ın, yıllar sonra Süreyya'ya karşı gözündeki perdenin kalkması ve “Beş yıl nasıl böyle yaşamışım? Süreyya gerçekten böyle biri miymiş?” diye sorgulaması gibi, bu kez Necip'i sorgulayacaktı. Necip de Suat'ı sorgulayacaktı, çünkü aslında onlar birbirlerini değil, kafalarındaki idealleştirilmiş bir şeyi sevmişlerdi.
Aşklarını bu kadar tutkulu ve özel kılan şey, en küçük harekette bile mutluluk bulmaları, her küçük hareketin yeni bir heyecan yaratmasıydı. Bu anlamsız hayatlarında en ufak şeye anlam yüklemeleriydi onları bu kadar "aşık" kılan.
Günün sonunda bu kitap bana birçok soru sordurttu ve düşündürdü: İnsan huzuru mu seçmeli, aşkı mı? İkisi bir arada mümkün olabilir mi? Aşk için insan ahlak kurallarını karşısına almaya cesaret etmeli mi? Cesaret ederse mutlu olabilir mi? Gerçek aşk nedir? Can sıkıntısından doğmayan ve zamanla heyecanını yitirmeyecek bir aşk mümkün müdür?