Halil Ziya Doğruöz’ün ilk kitabı olan Müzmin Susuzluk, 19. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş bir uzun öykü. Ötüken Neşriyat etiketiyle çıkan kitabın ilk sayfasında yazar, Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Ben gam yiyorum, beni yiyor gam/Yarab, ne garîb mâidem var.” dizeleriyle karşılıyor okurunu.
Gözümüzü kinetoskopa dayadığımız an yazar, kolu çevirmeye başlıyor. Kadim şehir Bursa’yı bir eski zaman filmi gibi önümüze sunan, şehrin sularından içiren, cevizli lokumundan yediren, lodosundan bezdiren, meydanlarında yürüten, yokuşlarından soluk soluğa çıkaran ve sonunda kendimize vardıran Doğruöz, kullandığı bu canlı üslupla okuruna zamanın içinde bir varmış bir yokmuş gibi hissettiriyor.
“Oturmuş, biçare geçmişi içiyorsun burada, dedi. Susuzluktandır, dedim. İlk defa acıyarak baktı bana. Geçmiş bizi neden bir kuyu gibi içine çekmektedir?” dedi. (sf. 26) Mevzubahis Bursa iken selamların en büyüğü Tanpınar’a gidiyor elbette. Aynı anda bizler de kahramanla birlikte o kuyunun dibinde buluyoruz kendimizi. Tanpınar, Huzur romanında “Fakat bugün Mümtaz sevincinde yalnızdı ve bu hep böyle olacaktı. Yarın ıstıraplarında yalnız kalacak. Bütün tanıdıkları, dostları için bir muamma, bir meçhul yahut hayatın kenarına fırlamış bir rakam olacak, öbürsü gün öldüğü zaman da aynı şekilde yalnız ölecekti.” der. Modernizmden payını alan her şehir ve şehrin öğüttüğü tüm insanlar için yalnızlık ortak bir olgu. Kitabın bundan muzdarip olan sancılı kahramanı için ise geçmişin korunaklı duvarları ardına saklanmak aslında bir kaçış noktası.
“Üstelik ben dünyaya gözlerimi açtığımda herkes doğmuştu. Bana yalnızca ölümü izlemek düştü.” (sf. 33) Bu satırlar, öykünün çarpıcı cümlelerinden birkaçı. Okuduğumda Aylin Balboa’nın Belki Bir Gün Uçarız adlı kitabındaki şu paragrafı anımsadım: “Yokluğun varlıktan daha çok yer kapladığı zamanlar var, bildiniz mi? Bir gün illa bilirsiniz. Yani biri eksildiğinde, evinizde yer açılmaz da tam ortasında kocaman bir delik açılır. Artık o deliğin üstüne basmadan devam etmeniz gerekir. Basarsanız düşersiniz. Kıyıdan kıyıdan yaşamak diye bir şey var, zamanı gelince mutlaka öğrenirsiniz.” Bunu öğrenmek, insanın bir ikindi vakti kupkuru ağızla, hangi vakitte olduğunu kestiremeden uyanması gibidir belki. Susuzluğumuzun süreğen olması ondandır.
Mekân ile insan değişimini aynı potada eriten yazarın ilk eserinde, zengin sözcük kullanımı ile kurgunun ustalıkla işlenişi keyifli bir okuma sürecini de beraberinde getiriyor. Bir yanda Setbaşı, Heykel, Altıparmak ekseninde adımlarken öbür yanda çarşıları yiyip yutan alışveriş merkezlerinde yönümüzü bulmaya çalışıyoruz. İki katlı, ahşap, cumbalı o evin yerini alan; ön cephesinden bakınca beş, arka cephesinden bakınca yedi katlı Vahdet Apartmanı’na uzaktan şöyle bir bakıyoruz. Bir yığın beton bizi köklerimizden koparırken hala canlı kalmak mümkün müdür? sorusuna cevap düşünürken Yeşil Cami’den yükseliyor ezan sesi. Diğer yanda ikonalar, haçlar, Meryemana tasvirleri ve bir cümle: Elohim, Elohim, lima sebaktani?*
Türk öykücülüğünde şehir hâllerini ele alan yazarlar kervanına bu ödüllü ilk kitap ile katıldığına şahit olduğumuz Doğruöz, tamamlamak üzere olduğu romanının da haberini veriyor. Onu okuyacağımız güne dek Muradiye’de, Anuş’un evinin avlusunda, ıhlamurların gölgesi altında oturup kahramanımızla bir külde kahve içmek isterseniz Müzmin Susuzluk sizleri bekliyor. Hatırının kaç yıl olacağına siz karar verin, zira o gelecekle pek ilgilenmiyor.
Hece Öykü Dergisi - Sayı 118 (Ağustos - Eylül 2023)