Emrah Öztürk; "Limon Ağacı” ve “Anlatamıyorum” un ardından yine Yapı Kredi Yayınları etiketiyle çıkan üçüncü öykü kitabı “Evine Dönemeyen Adam” ile insan, mekân, zaman sarmalında düşle gerçeğin harmanlandığı, olaylardan ve durumlardan evvel duyguların ön plâna çıktığı yeni öyküleriyle yıllar sonra okurunu tekrar selamlıyor.
Bir söyleşisinde “Mekân olmadan elbette öykü pek mümkün değil. Fakat aynı şey mekânlar için de geçerli. Mekânlar da öyküsüz olunca karakterleri pek oturmuyor. İkisi arasında bir sarkacın gidiş gelişi gibi ebedi bir bağ var. Birbirlerini var ediyorlar.” diyen Öztürk, kitaptaki öykülerini Lefkoşa’da kaleme aldığını da dile getiriyor. Şehri bilenler için bir de bu gözle okumak, öykülere ayrı bir anlam alanı açacaktır.
Ve tabi mekânlar, eşyalarla bir bütünlük kuruyor çoğu zaman. Nesnelerin anlamsız olamayacağının, özellikle de bir anlatı içerisindeki nesnelerin salt dekor olarak kullanılmadığının altını çizer Roland Barthes. Modern öyküde de eşya; duyguya, düşünceye, ideolojiye ve daha birçok soyut kavrama işaret eden bir anlatı unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın ilk öyküsü olan En Uzun Gece’de, insanlarla eşyalar arasındaki gizli bağa dikkat çeken yazar, eşyaların gözünden de bakıyor kahramanlarına. Onların hafızasını önemsiyor. Yaşamı içlerinde bir sır gibi saklayışlarını, her anımıza tanık olurken kendi yaşamlarımızı daha sonra bize nasıl bambaşka bir hikâye gibi sunduklarını gösteriyor. Kahramanın kontrolü dışında gelişen olaylardan bir rüya atmosferinde geçtiğini anladığımız bu öyküde eşyalar, kurgudaki derinliği artırmak ve okura yeni anlam katmanları açmak için seçilmiş önemli bir araç.
“Eşyalar yer değiştirdiler odada, birbirine çarpa çarpa, yeni konulara girdiler, yeni mesafeler kurdular, bir de böyle seyretmeli kadını.” (sf.8)
Şimdi bir soru: Tüm dönüşler ya da dönemeyişler nereyedir? Gerek dünya edebiyatında gerekse Türk edebiyatında sıkça rastladığımız eve dönüş metaforunu yazar, kitaba adını veren öyküsünde işliyor.
Gaston Bachelard konuya ilişkin şöyle der: Ev, bizim dünya köşemiz (...) ilk evrenimizdir. Ev, gerçek bir kozmostur. (...) düşü barındırır, dinginlik içinde düşkurmamızı sağlar. İnsan yaşamında kazanılmış şeylerin korunmasını sağlayarak bunları sürekli kılar. Ev, insanı gökten inen fırtınalara karşı olduğu gibi; hayatında yasadığı fırtınalara karşı da ayakta tutar. Aynı zamanda hem beden hem ruhtur. İnsan varlığının ilk evrenidir.
Bahsettiğimiz dönüş hâli beraberinde yol, yolcu, yolculuk kavramlarını da önümüze sunarken kaçınılmaz sorular peşi sıra devam ediyor: Ev nedir, neresidir, bir dönüş yolu her zaman var mıdır? Bu yolda kaybolmak da mübâh mıdır?
"Kuşlar ötüyor, ikindi yavaştan akşamın yolunu tutmuş, renklerini soğutuyordu." Cevaplar, belki de gün batımı tasviriyle daha girişinde sizi içine çekecek olan bu öyküde mevcut.
Kitapta yer alan dokuz öykü, aynı elin tuttuğu farklı mürekkeplere sahip kalemler gibi. Viva la Muerte; kitabın, tamamı iç monolog tekniği ile yazılmış tek öyküsü. Sevgiliye Mektuplar ise kendi içinde beş ayrı bölümden oluşan bir sesleniş. Nedir bu mektuplar, ne anlatır diye merak edenlere beni en etkileyen son bölüm cümlesi ile cevap vermek isterim: “Sende bir gül goncalansın diye bütün ormanlarımı yaktım ben, onun mektubudur.”
Son olarak, kitabın en uzun ve bitiş öyküsü olan Rüya Hanım’ın Günlüğü. Gerilimli bir atmosferde başlayan öykü; insana, zaaflarına, ihanet ve suçluluk duygularının benlikte oluşturduğu zedelere, anlaşılamamanın çaresizliğine, yüzleşmelere ve ödeşmelere temas ediyor. Tavan arasından gelen bir gürültü, kahramanla birlikte bizim de irkilmemize sebep oluyor. Tam bu noktada okurlar, Oğuz Atay’ın meşhur öyküsü Unutulan’ı anımsayacaklardır. Gürültünün sebebini merak ettiği hâlde tavan arasına çıkmak istemeyen kahramanımız, oradaki eşyalardan bahsederken kime ait olduğunu da söylüyor ve bu bize, bilinçaltına itilmiş olanın gün yüzüne çıkarılmasıyla birlikte öykünün devamında yaşanacaklara ilişkin bir ipucu sunuyor. Kurmaca içinde başka bir kurmaca yazarı ile karşılaştığımız için bu anlatıya bir üstkurmaca örneği olarak bakabiliriz. Romana kıyasla öyküde uygulaması daha zor bir teknik olmasına rağmen yazar, başarılı bir örneğini sunuyor bizlere. Rüya Hanımın Günlüğü, bittiğinde farklı bir tat bırakacak zihninizde.
Öykülerin diline baktığımız vakit, yazarın yaygın kullanılmayan sözcük seçimleri de göze çarpıyor. Andaç, susku, us, dirim, ürkü, apak, ansımak bunlardan birkaçı. Anlatımını güçlü kılmak için sözcükleri eğip bükmek yerine, en başında titiz sözcük seçimleriyle kendi özgün dilini oluşturmayı tercih ettiğini görüyoruz. Bu da nitelikli okur kitlesi için önemli bir etken.
Emrah Öztürk, Evine Dönemeyen Adam’la bizi biraz da kendi içimizde yolculuğa çıkarıyor. Kaleminin daha nice öykülerle bizi buluşturmasını dilerken Prof. Dr. Ahmet İnam’ın Hiç İçinden Yolculuk adlı yazısında geçen bir tanımla cümlelerimi sonlandırmak istiyorum. Keyifli okumalar dilerim.
“Yolculuk, yaşam alanındaki herhangi bir kıpırtıdır. Doğrusu, kıpırtıyla başlar. Bu kıpırtının, hareketin uzam içinde olması gerekmez. Zaman içinde de olabilir kıpırtı. Bu anlamda, düşlerle, düşüncelerle de yolculuk olabilir. Yaşam alanındaki kıpırtının anlamkürede yansımasını bulması gerekir. Anlam küreyi etkilemeyen, orada yankılanmayan bir yaşam alanı kıpırtısı, yolculuk sayılmaz.”
Hece Öykü Dergisi - Sayı 120 (Aralık 2023 - Ocak 2024)