Kitap yorumlamakta pek iyi değilimdir ancak bu kitap için birkaç cümle kurmadan edemeyeceğim.
Zor bir dönemimde tanıştım bu romanla; kaybolmuştum ve yolumu bulamıyordum, zihnimin içinde öyle bir düşünce akışı vardı ki ne hızına yetişebiliyor ne de kaosunu dindirebiliyordum, bildiğim ve kendime kattığım tüm inançlarımı sorgular olmuştum. Sonra bu eseri elime alıp okumaya başladım. İçinde adı geçen kişileri daha öncesinde bildiğim, ilgilendiğim için okurken hiç yabancılık çekmedim, akışa kolayca uyum sağladım. Freud, Nietzche, Breuer, Salome…Devler ligi gibi adeta. Özellikle Lou Salome’nin kitaplarını okumuş biri olarak onu bu kitapta başka bir gözden görmek daha da ilgimi çekti. Hazır Salome’den bahsetmişken onunla ilgili kitapta dikkatimi çeken bir detaydan bahsetmek istiyorum; Nietzche ve Breuer, Salome hakkında konuşurken ikisi de Salome’nin kendinden emin adımlarla yürüdüğünden, yoluna hiçbir engel çıkamazmış gibi sağına soluna bakmadan yürüdüğünden bahsediyorlar. Salome ise Arayışlar adlı kitabının baş karakteri Adine için şöyle bir cümle kuruyor “Bir tek sen böyle yürürsün, sen yürürken dünyanın bütün yolları düzmüş veya önündeki görünmez bir varlık yolları senin için düzeltiyormuş gibi geliyor insana.” Üstelik bunu kitapta Benno adında bir erkek karakter söylüyor Adine’ye. Arayışlar’ı yıllar önce okudum ancak ilk okuyuşumda bile Adine’nin Salome olduğunu düşünmüştüm. Kendi düşüncelerinin bir yansıması. Şimdi Nietzche Ağladığında’yı okuduktan sonra emin oldum diyebilirim. Kitapla ilgili bu detayı fark etmek beni gülümsetti.
Her neyse, kitabın konusundan çok bana hissettirdiklerinden bahsetmeye devam edeceğim. İlk 200 sayfa daha durağandı, esas olaylar için zemin hazırlanıyordu bu nedenle yarısına kadar okuyup da sıkıldıysanız sakın bırakmayın! Çünkü kalan yarısı müthiş şeyler sunuyor size. Nietzche ve Breuer birbirine doktorluk ederken ikisinin de kendini keşfetmesi, geçmişlerinde yaşananlara yükledikleri anlam ve gelecekleri için/ kaderleri için neyi istedikleri, neyi kabullendiklerini adım adım okumak müthiş bir süreçti. Özellikle son 50 sayfa bütün düğümlerin birer birer çözülmesini bazen şok içinde bazen de duygusal bir tebessümle okudum. Son sahnelerde Nietzche’nin gözünde çakan şimşekler gibi benim de ruhumda şimşek çaktı adeta, kendimde de böyle bir aydınlanış yaşamayı istedim. Ancak bu aydınlanmaya ulaşmak için yürüdüğümüz yolun ne kadar sancılı, ne kadar uzun olduğu kitapta da bariz bir şekilde görünüyor. Şimdi 21 yaşındayım ve Nietzche gibi “Dans eden bir yıldız doğurabilmesi için insanın içinde kaos olması” gerektiğine inanıyorum. Belki de bu yaşlarda içimde biraz kaos olması gerekiyordur. Belki o dingin zihne ulaşmak için uzun bir yolum vardır. Ve bazen devam edebilmek için dönüp arkama da bakmam gerekiyordur çünkü geçtiğimi yolların her biri bir parçamı tanımlıyor. Belki de bu kaos şu anda durmak zorunda değildir. Belki de bu kaosu durdurmak yerine ondan beslenmeliyimdir. Ondan alabildiğim kadar meyve almalıyımdır. Zaman zaman “Ben birini sevemem, ben bir insanla bütünleşemem.” şeklinde düşüncemin aksine yalnızlığı kalkan yapmak yerine kucaklamalı, onu zorunluluk haline getirmek yerine olduğu gibi sevmeliyimdir. Etrafımı yalnızlığın içi boş kemikleriyle sarmak yerine onu yalnızca kabul etmeli ancak insanlarla kuracağım bağlardan da korkmamalı ve kaçmamalıyımdır. Çünkü kitaptaki gibi “Derin bir adamın dostlara ihtiyacı vardır. Yalnızlık sadece yalnızken var, paylaşıldığında eriyip gidiyor.” dur…