Gönderi

"Felsefe bir çağın yargıcıdır"
10/10
·270 syf.··
2024 31. kitabı
Popper, tek hücreli organizmaların ve hayvanların problem çözme yetilerini ele alarak Darwin ve biyolojinin basitçe üç aşamalı bir şemasını oluşturarak işe başlar: Problem, çözüm denemeleri ve ortadan kaldırma. Bu şema, bilimsel gelişmenin temel bileşenlerini ortaya koyarken, bilimin bir biyolojik olgu olduğunu ve bu süreçlerin bilime uygulanabileceğini savunur. Bu bağlamda, Popper’ın düşünceleri, bilimin sadece bir gözlem ve deney süreci olmadığını, aynı zamanda bir problem çözme etkinliği olduğunu da yine bilimin içinden örneklerle ifade eder. Duyusal algılar veya gözlemler, bilimin temelini oluşturmaz; bunun yerine, bilim problemler üzerinden gelişir. Problemin varlığı, gözlemleri anlamlandırmak için bir zemin sağlar. Sağduyu ve duyusal algılar, bilimsel süreçte yardımcı araçlar olarak işlev görse bile esas olan, belirli problemler etrafında şekillenen çözüm denemeleridir. Popper’a göre, bilim, önceki bilgileri eleştirel bir bakış açısıyla sorgulayan bir yöntemle başlar. Burada en önemli mahiyet bilimin doğasının dogmatiklikten uzaklaşması ve eleştirel bir yaklaşım benimsemesidir. Bu bağlamda, bir düşüncenin dil aracılığıyla formüle edilmesi, nesnellik kazanmasını sağlamakta ve bilimsel bilginin toplumda paylaşılabilir hale gelmesine olanak tanımaktadır. Popper’ın belirttiği gibi, “bilim öznel beklentilerden değil, dil aracılığıyla formüle edilmiş önermelerden oluşur.” Bu durum, bilimin bireysel duygulardan bağımsız olarak ilerlemesini sağlayan bir süreçtir. İlk okurken amip ve Einstein kelimelerini yan yana görmek beni güldürse bile Popper aralarındaki farkı sorar ve örnek vererek açıklamaya çalışır: amip bir hata yaptığında yok olurken, Einstein hatalarını arar. Bu, bilim insanlarının bir kuramı bir nesne gibi ele alabilme yetilerini ifade eder; yani bilim insanları, kuramlarını inceleyebilir ve eleştirebilir. Popper’ın ifadesiyle, bilimin gelişimi, eleştirel tartışmalar ve yanlışlamalar yoluyla gerçekleşir. Her yanlışlama, yalnızca bir teorinin yanlış olduğunu değil, aynı zamanda o teorinin altında yatan problematiği de gün yüzüne çıkarır. Yeni problemler, bilimsel gelişmenin temel itici güçleridir ve bu süreçte bilimin sürekli evrim geçirdiğini gösterir. Basitçe verdiği üçlü şemasını geliştiren Popper, bilimin ilerleyişini dört aşamayı içeren bir şema ile açıklamaktadır: “1-Eski problemler 2-Deneme amaçlı kuram oluşturma 3-Deneysel sınama da dahil olmak üzere eleştirel tartışma aracılığıyla bu kuramları ortadan kaldırma denemeleri 4-Kuramlarımızın eleştirel tartışmasından çıkan yeni problemler” Bu döngü, bilimin sürekli olarak kendini yenileyen bir süreç olduğunu gösterirken, her yeni kuramın eski kuramların çözdüğü tüm problemleri en az o kadar iyi çözebilmesi gerektiğini vurgular. Yanlışlanabilirlik ilkesini artık duymayan kalmadı o yüzden detaylıca bahsetmeyeceğim ama Popper, bu ilkenin uygulanmasının her zaman kolay olmadığını bir örnekle açıklar: aşının çiçek hastalığına karşı koruma iddiası, bir aşılanan kişinin hastalığa yakalanması durumunda, iğnede veya dozajda teknik hatalar aranır, kuram tamamıyla yanlışlanmaz. Yani kısaca yanlışlamalar karşısında, her zaman bir bahane bulma imkânı mevcuttur; bu da teorilerin zamanla bağışıklık kazanmalarını sağlayan bir durum yaratır. - Popper, insanların büyük ölçüde telkine ihtiyaç duyduğunu ve bu tehlikeli telkin gereksiniminin önemli bir konu olduğunu belirtmektedir ki medyanın çeşitli alanlarda dallandığı bugünlerde bence çok daha önemli bi konudur. Ona göre, insanlık olarak gerçek anlamda hiçbir şey bilmediğimiz, yalnızca tahminlerde bulunabildiğimiz bir gerçeklikte yaşamaktayız ve en sağlam bilgimizin, 2500 yıl süresince geliştirdiğimiz doğa bilimsel bilgi olduğu kabul edilse bile bu bilgi de aslında sadece tahminlerden ve hipotezlerden oluşmaktadır. Nitekim Popper sık sık, doğa bilimlerini bilgi olarak adlandırmaktan çok, bunları “tahmin bilgisi” olarak tanımlar. Sonuç olarak, telkine ihtiyaç duyan insanlar kesinlik, güvenlik, otorite ve lider olmaksızın yaşamaya cesaret edemeyenlerdir. Bu durum, bu bireylerin belki de çocukluk çağında kalmış olduklarını veya bu çağa özlem duyduklarını gösterir – basitçe sorumluluktan kaçmak için salağa yatmak olarak da yorumlanabilir tabii. Çoğu zaman doğruya ulaşmak mümkün olsa da, kesinliğe ulaşmamızın imkanı yoktur. Doğruluk, en basit anlamıyla bir önermenin, bahsettiği gerçeklikle örtüşmesi anlamına gelir. Bu durum, bilinmeyenler karşısında insanda bir iç çatışma yaratır; insanlığın gerçekte çok az şey bildiğine dair itiraf edilmemiş bir his vardır. Güvenilir olma gereksinimi, ortak bir dogma ve bu dogmanın doğruluğunu birbirine telkin etme gereksinimini beraberinde getirir. İşte bu, telkine duyulan bir ihtiyaçtır; insanın güvensizlik çekincesi olan dogma fanatik bir inanca dönüşür. Bütün bunların ışığında Popper, günümüzde dünyanın cehennem gibi kötü bir yer olduğuna dair telkinlerin yaygınlaştığını söyler. Bu durum, insanların her yerde liderlere, dogmalara ve sağlam bir düzene duyduğu ihtiyacın beyin yıkama yoluyla dayatılması anlamına gelir. Popper’ın entelektüellerin hiçbir şey bilmediğini, mütevazı olmamalarının ve küstahlıklarının dünya üzerinde barış için en büyük engel olduğunu vurgulaması bence çok değerlidir. Hatalar yapmaya devam edeceğimizi kabul ederken, ideolojilerin yokluğunda savaşların da olmayabileceği umudunu taşıyan Popper burada büyük bir iyimserlik gösterir ancak bunu itiraf etmekten de çekinmez. İdeolojilere karşı mücadelenin her durumda girişilmesi gereken bir savaş olduğuna inanması da bu iyimserlikte saf (naive) olmadığının kanıtı niteliğindedir. - Felsefe, kuram ve kavramlar etrafında bence güncel bir konudan da bahsetmek istiyorum. Popper, kuramların kavramlardan çok daha önemli olduğunu vurgulamakta ve kuramların doğru ya da yanlış olabileceğini, ancak kavramların en iyi ihtimalle uygun, en kötü ihtimalle yanıltıcı olabileceğini ifade etmektedir. Ona göre, kuramlar ile kavramlar arasındaki bu farklılık, kavramların kuramlarla karşılaştırıldığında öneminin çok az olduğunu gösterir. Garip olarak Popper, tüm bilgimiz doğuştan gelen bilgi ve onun değişkenleri üzerine inşa edilmiş şekilde olduğunu söyler. Bu her ne kadar kendi fikirleri çerçevesinde yerli yerinde olsa bile benim hafsalam bunu kavramaya yetmedi açıkçası. Tabii burada "bilgi" terimi, Almanca'da "Erkenntnis" ile farklılık gösteren "Wissen" kavramına karşılık gelmektedir; bu da şüpheden arındırılmış, temellendirilmiş bilgi anlamına geliyor. Popper, burada bilgi olarak gördüğümüz çoğu şeyin temellendirilememiş fikirlerden ibaret olduğunu savunuyor. Gerçi Popper doğuştan gelen bilginin de kesin olduğuna inanmaz; çünkü kesin bilgi yoktur. Bu belirsizlik, sosyal konulardaki temkinliliğini göstermesi gerekir. Popper, "Hepimiz birer hayvanız" derken, insanların kesin bilgiye sahip olamayacağını belirtir çünkü en başta basit üçlü şemamızı kurarken bunu örnek almıştık. Nitekim Antik Yunanlılar bile bunun farkındaydı ve "Tanrılar kesin bilgiye (episteme) sahip, insanlar ise yalnızca fikre (doxa) sahiptir" demişlerdir. Aristoteles, insanların da kesin bilgi sahibi olduğunu savunmuş ve bu bilgiye ulaşmak için tümevarımı icat etmiştir ama bunu yaparken hiç huzur bulamadığı için kabahati Sokrates’e yüklemiştir. Filodox kanalında sürekli Aristoteles’e yapılan bilimin 1500 yıl geri kalmasına sebep olduğu yönündeki eleştiri de şimdi daha mantıklı geldi açıkçası… :D - “Açıkça söylemek istiyorum ki, burada savunduğum görüşler, daha 150 yıl önce aşınmış ve tamamıyla hatalı olarak görülmüştür. Ama maalesef ben o kadar geri kalmışım ki, hâlâ bu eskimiş ve aşınmış felsefeye tutunuyorum.” Popper, Aydınlanma ve akılcılık kavramlarını ele alırken, bu iki düşünce akımının yalnızca tarihsel bir bağlamda değil, aynı zamanda felsefi bir derinlikte de incelenmesi gerektiğini düşünür. Aydınlanma, insan aklının ve bilimsel bilginin bir özgürleşme aracı olarak görüldüğü bir çağdır; Popper’a göre bu anlayış, bireyin bilgi aracılığıyla kendini özgürleştirebileceği inancını taşır. Popper’a göre, felsefenin amacı bilgiyi edinmek değil, var olan bilgilerin eleştirel bir bakış açısıyla sorgulanmasıdır. Akılcılıktan bahsederken, Popper’ın aklına gelen Descartes benzeri felsefi bir kuram veya,insanın salt akılsal bir varlık olduğu şeklindeki aşırı bir inanç hiç değildir. Aklın insanın en önemli vasfı olduğu iddiasını taşımaktan ziyade, insan hatalarının ve yanılgılarının eleştirisi üzerinden ilerler. Gerçek bir akılcı, bilgiye ulaşmanın bir yolunu değil, sürekli bir sorgulama ve öğrenme sürecini benimseyen kişidir. Popper, bu bölümde düşüncelerini dört temel tez üzerinden geliştirir. İlk tezi, Batı demokrasilerinin, mevcut dünya hakkında bilgi sahibi olduğumuz politik dünyalar içinde en iyisi olduğunu öne sürer. Bu tezin özü, demokrasinin tarihsel bir olgu olarak her ne kadar en iyi seçenek olsa da, bunun statik bir durum olmadığı ve her an kaybedilebileceği gerçeğidir. Yani Popper, demokrasinin getirdiği kazanımların geçici olabileceğini ve sürekli bir koruma gerektirdiğini vurgular. İkinci tezinde ise, demokrasi ve ekonomik başarıların birbirine karıştırılmaması gerektiğini belirtir. Ona göre, demokrasi bir şey yaratmaz; bireylerin özgürlükleri, ancak belirli bir çaba ile sağlanabilir. Üçüncü tezinde Popper, politik özgürlüğün seçilmesi gereken bir değer olduğunu ve bu özgürlüğün, maddi kazançlarla değil, insanın onurlu bir yaşam sürmesi için vazgeçilmez bir unsur olarak görülmesi gerektiğini savunur. Bu noktada, Demokritos’un “Tiranlık altında zenginliktense demokrasi altında kuru bir yaşam tercih ederim” sözüne atıfta bulunarak, özgürlüğün kölelikten daha kıymetli olduğunu söyler. Son olarak, dördüncü tezinde Popper, özgürlüğe olan inancın tehlikeler taşıyabileceğini belirtir. Özgürlüğe olan bağlılık, bireyleri potansiyel felaketlere de sürükleyebilir. Bu tez, özgürlüğün kendisi için seçilmesi gerektiğini, yani bireyin kendi sorumluluğunu kabul ederek yaşaması gerektiğini vurgular. Özgürlük, insanı sorumlu kılar; dolayısıyla bu sorumluluğun ciddiye alınması gereklidir. Popper, özgürlüğün bir vaatte bulunmadığını, insanın insanca bir arada yaşayabilmesi için gerekli olan tek yol olduğunu ifade eder. Bu bağlamda, özgürlük bir hak değil, aynı zamanda bireyin varlığının anlamı ve sorumluluğunun bir ifadesidir. "Dostlar Kitabında şunları yazan Hugo von Hofmannsthal’a kesinlikle katılıyorum: 'Felsefe bir çağın yargıcıdır; bunun yerine onun ifadesi olduysa, bir terslik var demektir … Her akılcı, Kant ile birlikte şunları söyleyebilmelidir: Felsefe öğretilmez; olsa olsa felsefe yapmak öğretilir; yani eleştirel yaklaşım." - Platon’un "Kim yönetmeli?" sorusunu, Popper'in perspektifinden yeniden yorumladığımızda, daha derin ve ahlaksal bir sorgulama karşımıza çıkar: Ahlaksal nedenlerle reddedilmesi gereken yönetim biçimleri var mıdır? Bu sorunun cevabı, yalnızca felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda toplumsal ve politik bir sorumluluk çağrısını da beraberinde getirir. Popper, demokrasinin aslında halk yönetimi olmaktan çok, diktatörlüğe karşı inşa edilmiş bir yapı olduğunu belirtir. Bu bağlamda demokrasi, gücün tek bir elde toplanmasını engelleyerek, devlet otoritesinin sınırlandırılmasını amaçlar. Yönetenin kim olduğu sorusunun önemsizliği zaten Açık Toplum ve Düşmanları kitabında detaylıca incelenmiştir. Önemli olan yönetimin nasıl işlediği sorusudur. Popper’ın bu yaklaşımında, devlet yetkisinin kötüye kullanılmasını engellemek için özgürlüğe ve özgürlüğün kötüye kullanılmasını önlemek için de devlete ihtiyaç duyulduğu ortaya konur. Bu durum, felsefi bir mesele olarak asla tamamen soyut bir şekilde çözülemeyecek, aksine kısmi çözümler ve uzlaşmalar ile ilerlemeyi gerektiren bir problem olduğu için de entelektüel bir olgunluk gerektirecektir. Özgürlük, bireyin haklarını koruma arzusuyla birlikte, aynı zamanda bu özgürlüğün neden olduğu zorlukları da görmeyi gerektirir. Kant’ın özgürlük anlayışı, insanların bir arada yaşaması için zorunlu bir sınırlandırma gerekliliğini kabul eder. Burada Popper, Kant ile hemfikir olarak, paternalist bir hükümetin en büyük despotluk olduğunu ifade eder; halkın iyiliği adına dayatılan bir yönetim, bireylerin kendi hayatlarına müdahale eden bir otoriteyi doğurur. Kant, Humboldt ve Mill gibi düşünürler, devletin varlığına duyulan ihtiyacı kabul ederken, bu varlığın mümkün olduğunca dar sınırlar içinde tutulmasını savunmuşlardır. Bu düşünürlerin ortak noktası, devletin bireysel özgürlükleri güvence altına alırken, müdahale etme isteğinin asgariye indirilmesidir. Sonuç olarak, bu kişiler daima bir mini devlet anlayışını savunmuştur; bu anlayış, özgürlüğü ve yaşam haklarını tanıyan, ancak müdahale eden bir devlet yapısını reddeder. Popper burada üç büyük isme de önemli eleştiriler yöneltir. Popper’ın bu eleştirisi, devletin işlevlerini sorgularken, aynı zamanda devletin "paternalist" rolünü de gözler önüne serer. Devletin temel görevlerinden biri, bireylerin özgürlüklerini ve yaşam haklarını korumaktır ve bu görev, bir anlamda paternalist bir tutumu gerektirir. Özellikle Mill’e karşı yöneltilen bu eleştiride ana sorun devlete dair başka bir işlevi vurgular: ülke savunması. Bu işlevin paternalist bir niteliğe sahip olduğunu kabul ederken, aynı zamanda bu görevlerin özel şirketlere devredilemeyecek kadar önemli olduğunu belirtir. Ülke savunması, toplumun güvenliğini sağlamak adına kritik bir role sahiptir ve bu bağlamda, mini devlet fikrinin karşısındaki en büyük tehditlerden biri olarak öne çıkar. Popper, dış politika gibi diğer işlevlerin de, devletin yalnızca düzenleyici bir ilke olarak kalamayacağını, bunun yerine bir yaşam biçimi olarak sürdürülmesi gereken bir ideal olduğu şeklinde düşünceler etrafında dolaşır.
Felsefe
Hayat Problem ÇözmektirKarl R. Popper · Yapı Kredi Yayınları · 2022424 okunma
··
1.234 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Ömer
Gönderi Sahibi
Ebced hesabı bilmiyorum ama 300. kitabımı Popper'a ithaf ediyorum...