Puan vermedi·334 syf.····Okunma: 26 Ağustos 2024 09:44 Jose Saramago kitaplarına, dahası yazarın zihninden geçen tüm o soyut düşüncelere, kelimeleri ile can verişine hayranlığım, onun "Körlük" kitabını okumamla başladı. Her bir yeni kitabında da bu hayranlığım giderek arttı ve vazgeçilmeyecek bir aşka dönüştü. Mağara kitabında yazarın, Platon'un mağara alegorisi üzerinden bizlere sunduğu hikayeyi okurken bu hikaye aracılığı ile zihnimize dolan her bir ayrı cümle ile düşüncelerimiz farklı hikayelere doğru bambaşka yolculuklara sürükleniyor adeta. Öncelikle Platon' un mağara alegorisine değindikten sonra sizlere kitaptan mümkün olduğunca kısa bahsetmeye çalışacağım. Alegoride karanlık bir mağaraya zincirlenmiş olarak duran insanlar olduğu ve bu insanların dışarıda olan biten her şeye dair olarak gördükleri tek şeyin gölgeler olduğundan bahsedilir öncelikle. Söz gelimi dışarıda rüzgarın dallarını oynattığı bir ağaç olsun. Bu ağacın karşılarında duran gölgesi o mağarada zincirli olan insanlar için esas gerçekliktir. Çünkü doğduklarından beri gördükleri ve bildikleri tek gerçek dünya o gölgelerden ibarettir. Gel gelelim bir gün bu insanlardan bir tanesinin zinciri kırılıverip dışarı çıktığında, dışarıda olan aşık olunası dünyayı keşfettikten hemen sonra mağarada olan insanları uyarmak, uyandırmak, esas olan o güzelim dünyayı ballandıra ballandıra anlatarak hadi gelin işte gerçek dünya böyle bir yer, kırın sizde zincirlerinizi gelin benimle demek için yanıp tutuşarak mağaraya döner. Bir süre dışarıda olan o gerçek dünya üzerine konuşur ve diğerlerinin de kendisi gibi zincirlerini kırmasını bekler. İşte şaşırtıcı kısım burada kendini gösterir. Zincirlerini kırmak istemeyen diğer insanlar ona deli olduğunu, esas dünyanın karşılarında durduğunu ve kapılmış olduğu deliliğe onların da kapılmasına neden olmadan onlardan uzaklaşmasını isterler. :)
Şimdi gelelim kitabımıza
Herhangi bir kitapta olsa -Marta' nın demesi ile- bir atölye evinde geçen Bir baba, kızı ve damadı üzerinden ilerleyen bir hikayeyi okumak açıkçası bir süre sonra pek boğucu olurdu benim için. Oysa yazarının anlatım diline okurlarının duyduğu aşkla Jose Saramago kitaplarında durum bambaşka oluyor. Hadi şimdi kisaca karakterleri ile tanışalım kitabın. Cipriano Algor 64 yaşında mesleği Çömlekçi. Oysa zamanın ilerlemesi ile art arda gelen yenilikler ve belli oranda kolaylıkların insanları büyülemesi ile hikayenin birinci adımında bu zavallı adam kaybedeceği işi yüzunden büyük bir üzüntü yaşayacak. Oysa malumdur ki her gece bir gün bitimi olsa bile, ulaşacağı bir sabah mutlaka vardır. Bu durum ışığında çözüm onun sevgili kızı Marta'dan gelecektir. Bu çözümün ne olduğunu öğrenmek için korkarım kitabı okumaniz gerekecek. ;)
Peki ama sonrasında kitabın akışını hızlandıracak olanların başında Cipriaona Algor'un damadi olan Marçal'ın olduğunu söylesem sakınca olmaz sanırim. Marçal, Merkez'de güvenlik görevlisidir ve terfi almak üzeredir. Ve terfi aldığında Merkez'de yaşamak hakkına sahip olacaktir. Merkez'de bir insanın arayıp bulmak isteyeceği her sey düşünülmüş ve vardır. Sadece size sunamayacakları bir avuç kadar olsa gökyüzü yahut gerçek toprak parçasıdır. Bu arada öyle hayvan falan beslemekte olası bile değildir. 2000 yılında yayınlanan bu kitap bakınız ışığını günümüz dünyasına da nasıl yansıtmiş. Bir dönem iş arkadaşlarımla bazı insanların adeta avm de yasadıkları üzerine konusmalarimiz çokça olurdu. İşte Merkez buna eş bir mekandan bir tik daha fazlasi. Söz gelimi bir reklamlarinda "Size ihtiyacınız olan her şeyi satabiliriz, ama sattiğımız şeylere ihtiyaç duymanızı tercih ederiz." Yazılı bir reklama rast gelir hikayenin karakterleri. Size ne çağrıştırıyor mesela boyle bir reklam yazisi? Hadi gelin bu noktada Platon'un mağara alegorisinden yola çıkarak gerçeklik algımızı biraz olsun sorgulayalım. Bunu yaparken herkes kendi düşüncelerinde, kitap içerisinde yakaladığı bir bölümü yahut bugün hayatımızın akışında sahip olduğumuzu sandığımız yahut bize sunulanlardan toparladığımız gerçekliklere odaklansın. Sahi esas gerçeklik nedir? Bugün pek çoğumuzun hayatı genel standartlar çerçevesinde değerlendirirsek günün teknoloji, bilim ve sosyal hayatın sağladığı konfor alanı düşünüldüğünde hayli iyi bir noktadayız. Oysa bir açıdan bakıldığında yaşamdan, gerçek yaşamdan kopuk olma ihtimalimizde yok değil. -Bu arada eşit olmayan şartlar düşünüldüğünde zamanın nimetlerinden faydalanamayan geniş bir kitleyi de yok sayamayiz ama konudan uzaklaşmamak adına buraya bir çizgi koyuyorum.- Mesela en basit yoksunluğu insanın özellikle büyük şehirlerde artık epey yoksullaşan doğallık ve doğa değil mi? Yahut yine günümüze baktığımızda insan olmamızın bize sağlamış olduğu en basit kusurların bile kusursuzlaştırılmak istenmesi esas gerçeklik mi? Hadi bütün bu soruları anlamsız birer safsata olarak oldukları yerde bırakıp kitaba dönelim. Bizim sanatın en güzel örneklerini sunan çömlekçimiz Cipriano Algor artık bu eşsiz sanatının çok kısa süre içerisinde, çok daha iyilerinin ve fazlasının insan eline ihtiyaç duyulmadan kısa sürede yapılıp çok geniş kitleler tarafından tercih edildiğini ve artık o yaraticı sanatının nadide birer eser sayılabilecek parçaları olan, kendi ellleri ile ürettiği emek ile yoğrulmuş tabak çanağının hiçbir işe yaramayacağı için insan gözünden ırak bir mağaraya taşımak zorunda kaldığı anlarda ne hissetmiştir acaba diye düşünelim bir. Velhasıl kelam nihayetinde konuyu çokça dallayıp budaklayabilecekken son olarak şunu söyleyerek bitiriyorum yazımı. Biz insanlar kendi mağaralarımızda yaşadığımız sürece, zincirlerimizi kırmamakta ısrar ettiğimiz sürece dışarıda capcanlı duranbir dünya olsa bile biz aldatıldığımız yalancı dünyaya sıkı sıkıya sarılı kalırsak, görmek istemeyen göze ulaşmayacak bir ışık olarak kalmaya devam eder gerçeklik. Bu noktada değinmek istediğim son şey ise yaşadığımız dünyanın hangisinin gerçek hangisinin yapay olduğunun farkının ayırdına nasıl varacağız? Sorusuna gelecek cevap üzerine olacak. Yani zinciri kıracak olan nedir? Ve zinciri kırmak isteğine sahip miyiz? Şu an yaşadığımız hayatin bize sağladığı komforu görmezden gelmek çok mümkün değil, buna rağmen kar zarar olarak durumj değerlendirirsek her bir yeni gün üzerinde yaşadığımız, ve yaşayabileceğimiz tek gezegen olan dünyamızı ziyadesiyle yorduğumuzu fark etmeyecek kadsr bilinçsiz değiliz aslında. Basit bir haz duygusu yenilgisi dolayısı ile mi insanlık ilerlemisini futursuzca, yok etmek ve yok olmak pahasına sürdürmek zorunda? Sorulacak sorulsr ve verilecdk cevaplar çok olsa bile eylemsizlik dolayısı ile varacagımız belli olan noktaya varmaktan öte gideceğimizi pekte sanmıyorum doğrusu. Kitap okunmaya ve okutmaya deger çok kıymetli bir eserdir. Daha da kiymetlere fikirlere eklenen okur fikirleri ve farkindaliklari ile pek cok farklı görüş paylaşımına açıktır. Keyifle okuyun ve okutun. Ve kimbilir belki de zincirlerinizi kırıp gerçek dünyaya dokunma cesareti göstermenize vesile olur. Sevgiler.