Bu okuduğum en güzel ve en güçlü kapitalizm eleştirilerinden biri. Saramago’nun kaleminden alışık olduğumuz bir tarz. Sistemi didikleyip boşlukları kendi büyülü kelimelerinin harcıyla doldurma ustası Saramago. Üstelik bunu yaparken bilgelik taslamadan bilge olabilme yeteneğini de yan cepte elleriyle ısıtıyor.
Mağara, Platon’un ünlü mağara alegorisinden beslenen bir kitap. Bilinen hikaye şudur ki; üç kişi kendini bildi bileli bir mağarada zincirlere vurulmuş yaşar. Sonra biri zincirini kırıp dışarı çıkar. Bir ırmağın kıyısına iner. Bugüne kadar gördüğü ışığın sahteliğine, duyduğu seslerin sadece yankı olduğuna tanık olur. Ama zincire vurulu halde bekleyen iki kişi onun bir çılgın olduğunu düşünür. Ki belki de öyledir:)
Saramago bu alegoriyi artık nesli tükenmiş çömlekçi ustası Cipriano Algor, onun kızı ve damadı üzerinden sıcacık bir hikayeye dönüştürüyor. Hemen tüm karakterlerin bu kadar sevimli olması insana garip geliyor. Bu dünyadan değiller sanki. Sonra anlıyoruz, evet, bu dünyadan değiller.
Çömlekçilikle geçimini sağlayan Algor ve ailesinin tepetaklak oluşuna konuğuz. Ama öyle kıyıda köşede durabileceğiniz bir konukluk değil bu. Elinizi uzatıp çamuru şekillendirmek istiyorsunuz. Elinizi uzatıp zorbaların boğazını sıkmak istiyorsunuz. Kitabı evin içinde dönerek, şimdi ne olacak diye sorup bir sonraki sayfayı aç gözlerle selamlayarak okuyorsunuz. Akıcı, heyecan verici, merak duygusunu kamçılayan bir kitap. Ve o enfes cümleler, bunun tarifi yok. Okuyan anlar.
Hasılı, gün geliyor, tüm yaşamın zorla entegre edildiği, yapay sahiller ve onları döven yapay dalgalarla, yapay rüzgarlar ve yapay ışıklarla inşa edilmiş; insan ruhunun boğazlandığı ‘modern’ kent yapısını, kapitalist düzenin hızlı tüketim çılgınlığını temsil eden dev alışveriş merkezi “Merkez” de çömleğin