·159 syf.····Okunma: 27 Eylül 2024 23:53 Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin sağlığında yayımlanan son öykü kitabı. Kitap, 13 hikaye ve 4 masaldan oluşuyor ve dönemin yönetimine, siyasi ve toplumsal yapısına yönelik eleştiriler içeriyor. Bu keskin eleştiriler nedeniyle kitap yayımlandığı yıl yasaklanmış ve toplatılmış.
Yazarın Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf gibi popüler eserlerinin gölgesinde kalan Sırça Köşk, belki de bilinçli olarak göz ardı edilmeye devam edildi. Kitabı uzun süre kütüphanemde beklettim, okumayı hep erteledim. Nihayet kitabı elime alıp okumaya başladığımda ise daha önce okumadığım için pişmanlık duydum. Kitabın içindeki her hikayeden, her masaldan sonra bir süre durup boşluğa bakma ihtiyacı hissettim. Bu kadar kısa hikayelere bunca acıyı ve mesajı ustalıkla sığdırabilen bu kaleme bir kere daha hayran oldum.
Okudukça anladım; neden bu kitabın yasaklandığı, neden Sabahattin Ali'yi sevmediklerini, neden öldürüldüğünü. Sırça Köşk, benim için artık en sevdiğim Sabahattin Ali kitabı oldu.
Geniş ve sessiz bir zamanda okumanızı öneririm bu kitabı. Çünkü kitap sade ama keskin cümlelerle, kısa ama derin mesajlarla sizi bulunduğunuz yerden alıp memleketin derinliklerine götürüyor. Keyifli bir vakit için bu kitabı elinize almanızı önermem, çünkü bu kitap sizi derin hülyalara daldıracak tarzda değil. Okudukça ruhunuz, yün bir kazağın içinde kaşınacak; hikayelerin sonuna yaklaştıkça misafir yatağında kıvrılır gibi rahatsız olacaksınız.
Kitabın içindeki her hikaye, her masal derin bir anlam ve keskin bir mesaj içeriyor. Bu öyküleri unutmak istemediğim için kısa kısa özetlemek istiyorum. Detaylara çok girmeyeceğim ki okumayanlar da bu eşsiz kitaptan alacakları zevki kaybetmesin.
Portakal; Ticaretin sahtekarlıklar içinde yüzdüğünü, insanların para için erdemlerinden nasıl vazgeçtiklerini anlatıyor. Üç kuruş fazla kazanmak için emekçinin hakkına göz dikenler bu öyküyle rahatsız oldular Sabahattin Ali'den.
Beyaz Gemi; Yabancı bir gemiyi resmeden bir ressamın, tabloyu gemi sahibine adeta dilenerek satmasını ve arkadaşlarının aynı başarıyı yakalama umuduyla girdikleri rekabeti anlatıyor. Para için sanatını peşkeş çekenler, yeteneklerini zengin kişilerin zevkine göre heba edip halkın gerçekliğini göstermek istemeyenler bu yüzden hoşnut olmadılar Sabahattin Ali'den.
Katil Osman; Toplum baskısını, toplumun bir insanı nasıl aslında olmak istemediği biri haline getirdiğini anlatır bu öyküde. Birine bir şeyi 40 kere dersen olur derler ya hani, işte öyle.
Ötekileştirdiği insanları görmek istemeyenler bu yüzden kör oldular, sağır oldular Sabahattin Ali'ye.
Böbrek; Okurken öfkeden yerimde duramadığım, en çok rahatsızlık hissini yaşadığım hikayelerinden biriydi bu. Her cümlesinde düzene, sisteme lanet etme isteğimi bir doz daha arttırdı. Anadolunun bağrından kopup gelmiş, rahatsızlığına çare arayan bir hastanın hikayesi işlenmiş. İçimizdeki kalpazanlar, insanların müşkül durumundan faydalanıp onlara umut satanlar.. İşte bunlara gönderme yaptı diye küfürler ettiler Sabahattin Ali'ye.
Cıgara; Hayata tutunmaya çalışan yoksul çocukların hikayesini yazmış burada. Her şeyden yoksun çocukların hikayesi. Kenara atılan çocukların gerçekliğini, görmezden gelmek istenilen o çocukların yüzlerini, yüzlerine yüzlerine vurduğu için haz etmediler Sabahattin Ali'den.
Millet Yutmuyor; Sefalet, hayata tutunma çabası, sanatın çaresizliği, kadın bedeninin umutsuzca öne atılması temaları bulunuyor bu hikayede. Kıyıda köşede kalmış insanların hikayesini yazdığı için, kalemini kırmak istediler Sabahattin Ali'nin.
Bahtiyar Köpek; Sabahattin Ali sömürülmüşleri, ötekileştirilmişleri, bir dilim ekmeği çok görülmüşleri, itilip kakılmışları, sevgisizleri, yoksulları, garibanları, işkence yapılmışları yazdıkça sadece üst kesimler değil, sanat camiasındaki dostları da ona kızmışlar belli ki. 'Neden hep böyle şeyler yazıyorsun, bu ülkede bahtiyar insanlar yok mu?' diye sitem etmişler. Bunun üzerine kaleme almış bu hikayeyi Sabahattin Ali; el üstünde tutulan ve her ihtiyacı itinayla karşılanan, lüks bir hayat süren köpekten bahsetmiş. Nükteli bir şekilde anlattığı hikayesinin sonunda da cevap vermiş pek sevgili dostlarına;
'Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım?'
Çilli; Bedenleri sömürülen, değer görmeyen, hayalleri olmayan kadınları da es geçmemiş Sabahattin Ali ve onları anlatmış Çilli hikayesiyle.. Bedenleri üzerinden sömürülen kadınları ve acılarını yazdığı için rahatsız oldular Sabahattin Ali'den.
Dekolman; Kibrin ve cehaletin sesi çok çıkar ama tevazu ve bilgelik sessizdir. İşte bunu anlatmış bu hikayede. Kısa ama ibretlik bir hikaye daha. Belki bazı doktorlar kızmıştır bu hikayeyi okurken Sabahattin Ali'ye. Bu ne biçim hikaye diyenler de olmuştur. Ama demesinler, bunu diyen zaten çok kişi oldu, biraz da anlamaya çalışsın, biraz da kendilerine ayna tutsunlar. İşte o ayna tutmaya korkan, kibirli insanlar sevmediler Sabahattin Ali'yi.
Hakkımızı Yedirmeyiz; Bir hastanede Hacı Lütfü Bey adındaki bir idare müdürünün nasıl kuralına, kitabına harfi harfine uyarak kurnazca milletin parasını yediği anlatılmış. Halka ait malı korumakla görevli olanların o mallara nasıl göz diktiğini anlatmış. Namazında, duasında ve tam 4 kere hacca gitmiş ama en büyük günahlardan olan haram yemek kısmında sınıfta kalmış Hacı Lütfü karakteri bana maalesef ki tanıdık geldi. Hala günümüzde yaşananları, bu kitapta okumak acı acı oturdu içime. Din maskesi altında nasıl haram yenildiğini gösterdiği için yaşamasını istemediler Sabahattin Ali'nin.
Cankurtaran; Kocaman bir taş oturdu bu hikayenin sonunda içime. Canım o kadar sıkıldı ki, kitaba mecbur ara vermek zorunda kaldım. O insan canını her şeyden üstün tutması gereken kutsal mesleği nasıl ticaret pazarına döndürdüklerini yazmış Sabahattin Ali. Nasıl para uğruna bir insan canının hiçe sayıldığını anlatmış. Asiye, o gebe köylü kızının sancılarını resmen içimde hissettim. Kocasının 'köyde karı mı yok' deyişi.. Ah kadınlar, güzel ve çaresiz memleketim kadınları. İşte bunları büyük bir cesaretle yazdığı için dövdüler, sövdüler, istemediler Sabahattin Ali'yi.
Çirkince; Güzeller güzeli bir kasaba Çirkince. Rüya gibi bir yer olarak tasvir etmiş yazarımız. Sonrasında yazılanlar içimi cız ettirdi. En çok etkilendiğim (Böbrek 'den sonra) 2.hikaye bu oldu. Eski sahipleri Rumlar olan bu köye, mübadele sonrasında Türk muhacırlar yerleştiriliyor. Nüfus mübadelesi öncesinde bir cennet olan köyün, sonrasında olan değişimi anlatılıyor hikayede. Fakat bunda yerleşenlerin de suçu yok mesajı veriyor yazarımız. Oraya yerleşen ve zeytinden, incirden anlamayan halk mecburen topraklarını ve evlerini ağalara, kapitalist sömürücülere, gücünü kullanan siyasilere satmak zorunda kalmış. Yıkık, viran olan bu yere hikayenin sonunda yeni ismiyle 'Şirince' diye hitap edildiğini okuyunca hayatın büyük ironisine acı acı güldüm! İşte bu güzelim memleketi tıpkı Çirkince gibi, bu hale getirenlere sövercesine yazdığı için vatan haini dediler Sabahattin Ali'ye.
Kurtla Kuzu; 2 siyasi suçlunun işkence sürecini ve psikolojik baskıları anlatıyor. Aslında hikayedeki karakterin suçlamalarla alakası yok fakat onu suçlu olduğuna ikna etmeye çalışıp duruyorlar. Bu hikaye bana rahmetli Ferhan Şensoy'un Pardon filmini anımsattı. Tıpkı oradaki gibi, adaletin pek de adaletli bir şey olmadığını ortaya cesurca döktüğü için ezmek istediler Sabahattin Ali'yi.
MASALLAR
Bir Aşk Masalı; Her hikayenin yolu bir şekilde aşktan geçer. Gerçek saadeti anlattığı bu masalda, aşkı kendi yorumuyla sunuyor.
Devlerin Ölümü; Güçlü olan değil, uyumlu olan hayatta kalır felsefesini anlattığını düşündüğüm farklı bir masal.
Koyun Masalı; Koyunlar, çobanlar ve köpekler üzerinden güç ve iktidar ilişkilerini müthiş bir aforizmayla anlatıyor. Okunmalı, okutulmalı, ders olarak öğretilmeli.
Sırça Köşk; Ve kitaba ismini veren son masal. İlk kez Ali Baba dergisinde yayınlanan bu öykü, yayınlanır yayınlanmaz Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı ve Sabahattin Ali de tutuklanarak cezaevine gönderildi. (Kısa bir süre kalıp serbest bırakıldı fakat dergi de kapatıldı)
Masalda kendi halinde yaşayan bir halkı, sırça köşksüz kent olamayacağına inandırıp kendilerine bir saray inşaa ettiren üç tembel arkadaş vardır. Köşkün ihtiyaçları arttıkça köşk de sürekli büyür büyür ve en sonunda halkın omuzlarına iyice yük olmaya başlar. Oraya girenler de hazır yemeye alıştığından iyice oraya alışırlar. Halkın artık köşke verecek bir şeyi kalmadığında, köşkte yaşayanlar zorbalıkla ellerinde avuçlarında kalan son şeyleri de alır. Halk bu beladan kurtulmaya çalışsa da köşkü hiçbir kuvvetin yıkamayacağına dair yayılan düşünce herkesi yıldırır, yılmayanlar da zorla susturulur. En sonunda son koyunlarını da vermek zorunda olan halka, lütuf gibi koyunların gözsüz, beyinsiz kelleri dağıtılır. Halkın içinden biri 'Böyle başın lüzumu yoktur' diyerek kelleyi köşke fırlatır. Sırça köşkte bir delik açılınca bundan cesaret alan diğerleri de elindeki kelleleri fırlatmaya başlar ve o yıkılmaz denen köşk yerle bir olur.
Masalın sonunda ise zamandan bağımsız ve okurken bana tanıdık gelen bir kıssadan hisse bırakmıştır bize Sabahattin Ali:
''Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuz buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeterdir.''
Sonuç olarak; Sabahattin Ali'nin neden sevilmediğini anlattı bu kitap bana. Her tele ince ince dokunan yazarın, birçok kimseleri neden rahatsız ettiğini apaçık görmüş oldum. Uyutulmak, uyuşturulmak istenen herkesin yüzünde soğuk su etkisi yaratmış olmalı bu hikayeler. Korkmazgil'in şiirinde geçen 'Duy da silkin n'olursun bu ne biçim uyku bu' yakarışında olduğu gibi birilerini tatlı uykusundan uyandırmak istemiş Sabahattin Ali. Israrla herkese tavsiye edeceğim bir kitap oldu benim için Sırça Köşk.
Ah be güzel abim, sen aslında en büyük vatanseversin. İyi ki geçtin bu dünyadan. iyi ki tanıdık seni ve kitaplarını.