·224 syf.····Okunma: 25 Mayıs 2024 00:00 Kitabının sayfalarından birinde sevgili Nezihe Meriç henüz yeryüzünde olmayan ama geçmişe meraklı okuma delisi genç bir okuru düşler. Bu belki liseli bir kızdır. Çekingen, gözlerini kısarak insanın yüzüne dalgın dalgın bakan yahut kumral saçlarını parmaklarıyla arkaya doğru taramaktan kendini alamayan gözlüklü, incecik bir delikanlı; kim bilir belki yaşı daha büyük biri... O okur her kim ise, kendisi nasıl ki 1800’lü yıllarda yaşamış Montke’yi okurken onu arkadaşıymış gibi sevmiş, yaşadıklarını satır satır onunla yaşamışsa düşündeki okurun da bir gün yolu anılarına düştüğünde onu ve anılarını gözünde canlandırarak onunla birlikte o günleri yaşayıp –belki- kendisini sevebileceğini düşler. Kurduğu düşe sıkı sıkı tutunarak gelecekteki okurunu düşünmenin getirdiği yazma isteğiyle anılarını kaleme aldığını söyler. Sonraki sayfaların birinde yolumuz gelecekteki okuruyla yeniden kesişir ve Nezihe Meriç “çok yıllar sonra o liseli çocuk, ya da o gözlerini kısarak bakan ince yüzlü kız bu anıları okurken sesimi duyar gibi olurlar mı?” diye düşünmekten kendini alamaz.
Kitabın kapağını kapattığımda Nezihe Meriç’e kocaman sarılıp “Düşlediğin her şeyi başardın Nez’im; hem de öyle az buz değil, en dolu dolusundan” diyesim geldi. Çünkü kendisi benim nazarımda bunu fazlasıyla başarabilen ve okur yolculuğumda ilk defa anı türünde bir eseri başka, çok başka sevmemi sağlayan yegâne kalem oldu diyebilirim. Onu bu denli bambaşka bir yere koyuşumdaki asıl sebep, anılarını kaleme alırken alabildiğine doğallığı ve kelimenin tam anlamıyla yanı başımdaymışçasına kahveme ortak olup kırk yılın hatrına sıcacık bir sohbeti paylaşıyormuşuz hissini vermesinden kaynaklanıyor. Kaleminden dökülen sözcükleri ona öylesine bir can üflüyor ki okumaktan ziyade anıları ondan dinliyormuşçasına hissedebilmenin sıcacık samimiyetini duyumsamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Zira Nezihe Meriç, 1996-2003 yıllarında Varlık Dergisi’nde yayımlanan anılarının kitap haline getirildiği “Çavlanın içinde Sessizce” eserinde anı türünde kaleme alınan kitaplarda alışılagelmiş olan kronolojik anlatımla değil, konuştuğu şekilde anılarını okuruna aktarıyor. Biriyle karşılıklı oturup söz eskilerden açıldığında anılara dalıp gittiğimiz o yerden sesleniyor bizlere, tam o noktada elimizden tutup sıcacık sarıp sarmalıyor. Bazı anılar anlattıkça hatırlanıyor, bazen laf lafı açıyor söylenecekler o an için unutuluyor. Kimi zaman o esnada birlikte düşüncelere daldığımız, bir şeyleri irdelediğimiz oluyor. Hüznü, acıyı, kırgınlıkları küskünlükleri, özlemleri anarken bir anda kahkahayı basarken bulabiliyorsunuz kendinizi. “İlahi Nez’im ömürsün,” diyesiniz geliyor. En doğalından, yapmacıksız; velhasıl olduğu gibi karşılayıp anılarını size açan bu kadını sevmekten de, benimsemekten de kendinizi alamıyorsunuz. Her bir anıda yaşamını, yazar yönünü tanırken yolculuğunuz boyunca edebiyat dünyasından nice kıymetli insana tesadüf ediyorsunuz. Anıların kaleme alındığı dönemin etkilerini, yazarın gözlemlerini, deneyimlerini de bir bir bu satırlarda buluyorsunuz. Toplumsal konular, kaygılar, sıkıntılar ise sanki dün gibi değil de bugün yazılmışçasına bir his uyandırıyor, durup düşünmekten kendiniz alamıyorsunuz…
Belli bir kronolojiyi takip ederek kaleme alınmış anı-anlatı türündeki eserleri seven okurlar bu sohbetvari doğallıkla aktarımı okurken sıkılıp kopukluklar yaşayabilirler. Bu nedenle tercihi bu yönde olan okurlara kitabı tavsiye etme konusunda çekinceliyim; fakat benim gibi böylesi anlatımdan keyif alıyorsanız ve henüz yazarın kalemiyle tanışmadıysanız “Çavlanın İçinde Sessizce” harika bir başlangıç kitabı olacaktır. Her bir satırını büyük bir keyifle okuduğum bu nefis kitabı gönül kitaplığımın en güzel köşesine yerleştirirken yazarla tanıştığıma çok memnun olduğumu söyleyebilirim. İyi ki yolum ve yüreğim bir çavlan misali akan hayattan sessizce geçen bu şahane kalemle kesişmiş :)