Kitabı elime aldım, okumaya başladım ve bir iki sayfa sonra ağlamaya başladım. Kitabı elimden düşürmediğim o gece boyuncada ağlamam hiç dinmedi -yeri geldi kriz boyutuna ulaştı ama hiç dinmedi-
Yazarımız kendisininde birinci elden deneyimlediği atom bombası felaketini tüm gerçekleriyle -yine kendi yazdığı atom bombası hadisesinin raporlarından yola çıkarak- bu kitapta anlatmış bulunmakta. Beni en çok etkileyen tüm bu yaşanan olayların ve insanların gerçek olduğu oldu. Hiçbiri kurgu değil, hiçbiri hayal ürünü değil… Benim okurken içimin parçalandığı onca şeyi o gün o insanlar gerçekten yaşadılar. Yazar kitabın başında Atom Bombasının patlayış anını tasvir ederken farklı menzil alanlarından, farklı kişilerin patlamaya nasıl yakalandığını anlatıyor ve anlatımında az sonra ölücek olan o insanların hiçbirinden “Bir çiftçi”, “Bir Kadın”, “Bir öğrenci” olarak bahsetmiyor.
“Çimoto, Kuvabira Dağı’nda çim biçiyordu.”
“Furure, Miçinoo’dan Urakami’ye dönüş yolundaydı.”
“öğretmen Tagava hava saldırısı günlüğüne bugünkü uyarı raporunu yazıyordu…”
“Kato, ineğiyle birlikte meraya çıkmıştı.”
“Takami, ineğinin yularından çekerek Koba'ya dönme niyetiyle Urakami'den iki kilometre uzaktaki Odorise Yolu'nda yürürken atom bombası patladı. Kuvvetli bir parıltı gördüğünde mangalın yanındaymışçasına bir sıcaklık hissetti ve ineği de kendi de tutuşup yandı. Sonrasında bir uğultuyla yağmur gibi ateş topları yağdı. Bunlardan biri ayağına isabet etti. Bunun üzerine beyaz bir duman yükselip kayboldu. Söndürülmüş parafın mumundan geriye kalan kokuya benzer bir koku yayıldı. Bu ateş topları her yerde yangınlar başlattı.”
O gün herkesin aynı böyle bir ismi, yaşamı, geçmişi ve gelecek umudu vardı. Bu insanlar gerçekti ve gerçek olmaya devam edicekler tıpkı bugün savaşın, bozgunculuğun ve kana susamışlığın olduğu heryerde olduğu gibi.