Puan vermedi·112 syf.····Okunma: 07 Ekim 2024 12:53 “Kadınların eğitimsizlikleri ve cahillikleri, sosyal hayattan tecrit edilmişlikleri, hatta hayatlarını
tek başlarına sürdürebilme yetenek ve birikimine sahip olmayışları, toplumsal sorunlardandır. Buna
karşılık önerisi, kadınların eğitimi ve terbiyesidir. Kadınlar ancak bu sayede hayata hazırlanacak, sosyal
hayatın bir parçası olabilecek, ve hayatlarını sürdürebilecek kabiliyetler kazanarak, yalnız kaldıklarında
kimseye ihtiyaç duymadan ayakta durup, geçimlerini temin edebileceklerdir” (Argunşah, 2016: 45).
Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı olan Fatma Aliye Türk edebiyatının ilk kadın romancılarındandır.
Örgün öğretimde eğitim alamayan Fatma Aliye, abisi için eve gelen özel hocaları dinleyerek kendini geliştirmiştir. Çevirileriyle dikkat çektikten sonra ciddi manada eğitim almıştı.
Babasının tarihçi ve siyasetçi kimliğinden dolayı Halep'e taşınmıştır. Ud romanını da burada kaleme almıştır.
Eserin başkahramanı Bedia'dır. Karakter kadrosu içerisinde Bedia'yı şekillendiren babası Nazmi Bey, abisi Şem-i, kocası Mail, kocasının metresi Helule'dir.
Eser ataerkil toplum yapısındaki kadını özgürleştirirken aynı zamanda onun da iffetini koruma üzerine kuruludur. Eserin sonuna kadar Türk toplumunun kültürel özelliklerine, örf ve adetlerini sonuna kadar hissetmektesiniz.
Parla’nın “Kültürü inkar, babayı inkara eşittir ve kişiyi felakete
sürükler” sözleri bu kitap için biçilmiş kaftan olacaktır.
Ancak kültürümüzü de ele alırken yumuşatarak vermiştir. Babasıyla ilişkisi, musiki ile ilgilenmesi bunları bize ispatlar niteliktedir. Yumuşaklıkları geçişli olarak hissederken Bedia'nın evliliğini de "Babası ölmeden mürvetini görsün." üzerine kurulurken buluruz kendimizi.
Babasının ataerkil yapısı Bedia doğduktan sonra yumuşamaya başlamış, kızının uda olan ilgisiyle de pekişmiştir. Eserde Bedia kadar geçen udu da sıradan bir obje değildir. Fatma Aliye'nin yaşadığı dönemde İstanbul'da oldukça yaygın kullanılmaktadır.
Özalp’in Ruşen F. Kam’dan aktardığı üzere:
“Biliriz ki Ud, üzerinde sahibinin adının ilk harfleri yazılmış kadife veya farbelalı saten torbalar
içinde, eski İstanbul evlerinin çoğunun duvarında asılı duran, bazen sokakta bir erkeğin koltuğunda biraz
gelişigüzel fakat biraz hoyratça veya çarşaflı genç bir kadının elinde fakat daha dikkatli ve itinalı, bir
eğlence toplantısının, bir ustaya meşke gidişin havasında, yolunda en çok rastlanan bir musiki aleti idi…”
(Özalp, 2000: 168)
Aynı zamanda Osmanlı dönemi eğlencelerine de hayat vermektedir.
Ud, Bedia için hayatın sembolüdür aslında. Çocukluğu ve gençliği güzellikle içinde geçen Bedia babasının hastalanması üzerine yanlış bir evlilik yapar. Elinde avucunda ne varsa kocası Mail'e vermektedir. Zaman geçtikçe kocasının ilgisi Bedia'ya karşı azalmakta ve bir hayat kadını olarak karşımıza çıkan Helule'ye artmaktadır.
İslami inanışa göre kocaya itaatin önemini görürken kocasının Bedia'nın yüzüne Helüle'yi sevdiğini söylemesiyle akış değişir. Artık Bedia için çıkış kapısı görünmüştür. Kocasını çok sevmesine rağmen gururu için vazgeçer. Kocası çoktan pişman olmuştur ancak Bedia ona dönmez. Abisinin yanında yeni bir hayat kuracaktır. İstanbul'a girecek müzik hayatına devam edip özel derslerle geçimini sağlayacaktır.
Dönemin toplum algısında kadının çalışması, dışarıda vakit geçirmesi hoş karşılanmazken Fatma Aliye bu algıları yıkarak yeni bir yol açmıştır. Modernleşme yolunda kültürümüzün gerekliliğini de geride bırakmayarak özgürleşmeyi, iffetin sadece kadına ait olmadığını, kadının ayaklarının üzerinde durabileceğini bizlere göstermiştir.
“Beni hiçbir zaman terk etmeyen, kucağımdan kaçmayan vefakâr yârim! Can dostum! Dertlerimi
dinleyen, kalbimi anlayan, sırdaşım! Bana daima refakat eden yoldaşım! Beni yalnız sen terk etmedin,
benden yalnız sen geçmedin, bana hıyanet etmedin! Bir zaman zevk ve sefâ kaynağım, eğlencem oldun.
Şimdi de geçim kaynağım! Ekmek teknemsin! Benim yârim, benim erkeğim sensin…” (Fatma Aliye,
2002: 117).
“Onlar iffetsiz bir hayat istemezler! İffet dahilinde kazanılmayacak olan altınlara, elmaslara birer
tekme vururlar… Açlıktan ölmeye soğuktan donmaya razı olurlar… Sizin işveli tavırlarla buruşuk
alınlarınızı, süzgün bakışlarınızı satarak edindiğiniz elmaslar ve ipekli giysilerle süslenmeniz, iffetin
süslediği çehreler, bedenler yanında hiç kalır. Keşke hiç kalsa! O güzelliğe, o aydınlığa karşı simsiyah
kalır…” (Fatma Aliye, 2002: 62)