Pan benim evim ormanlar ve yalnızlık diyen, doğa ile bütünleşmiş bir adamın hikayesi. Teğmen Thomas Glahn, 2. Dünya Savaşı sonrası Norveç’in ücra bir kıyı kasabasında küçük bir kulübe kiralayarak günlerini köpeği Ezop ile insanlardan uzakta tek başına geçirmeye başlıyor. Gayet basit ve sıradan bir hayat sürmesine rağmen bundan büyük bir memnuniyet duyuyor. Zamanla kasabadaki insanlarla az da olsa iletişim kuruyor. Kuzeylilerin alışkanlıklarını, gündelik hayatlarını tanımaya başlıyor. Ancak yörenin zengin adamlarından birinin kızı olan Edvarda ile tanışınca, iç dünyasında bulduğu huzuru ve düzenli yaşamı bozuluyor.
Aslında teğmen, müthiş bir gözlem gücü ile doğayı okuyabilen, mevsim geçişlerinin hayvanları ve bitkileri nasıl etkilediğini tüm detaylarıyla fark edebilen, ormanın sesini duyabilen, o sakinlik ve durgunlukta doğa ile iç içe bir yaşam sürmekten son derece mutlu olan, tabiatın sunduğu güzellikler için sürekli Tanrı’ya şükreden, oldukça duyarlı biri ama insanlarla iletişim kurmakta sorun yaşıyor. Nerede nasıl davranması gerektiğini, topluluk içerisinde kendini doğru düzgün ifade etmeyi, pek beceremediği için davranışları yanlış anlaşılabiliyor. Kalabalık ortamlarda dengesini yitiriyor. Edvarda ile aralarında da bu yüzden tam olarak sağlıklı bir ilişki kurulamıyor. Aralarına başka insanlar da girince sorunlar çoğalıyor.
Özellikle kitabın ilk bölümünde kahramanın kendi ağzından anlatılan yerlerde tek başına vakit geçirdiği zamanları, doğa ile ilişkisini okuduğumuz yerleri çok sevdim. Fakat belki de çeviriden kaynaklıdır çoğu zaman diyaloglarla ilgili kopukluklar olduğunu hissettim. Karakterlerin aniden değişen söylem ve hareketleri, tutarsızlıkları yüzünden aralarında yaşananlardan etkilenemedim. Knut Hamsun çok değerli bir yazar. Diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Fakat eserlerinin çevirisinde önceliğim kesinlikle Behçet Necatigil olacak.