Arap Edebiyatı Öyküleri, Kasım 2023 itibarıyla Hece Yayınları’ndan çıktı. Farklı ülkelerin yazarlarına ait 19 öykü çevirisinden oluşan seçkide Necip Mahfuz’dan Ghassan Kenafânî’ye, Ali Tantâvî’den Yusuf İdris’e kadar birçok yazarın kalemiyle karşılaşmak mümkün. Arap edebiyatının tahkiye türleriyle tanışması çok daha öncelere dayansa da kısa öyküye edebî bir tür olarak değer kazandırmaları yirminci yüzyılın ilk çeyreğini karşılıyor. Bu anlamda ilk modern kısa öykü olarak kabul edilen Muhammed Teymûr’un fî’l-Kitâr (“Trende”, 1917)’ından bu yana, Arap öykücülüğünün geldiği noktayı görmek isteyenler için başvurulabilecek değerli bir kaynak.
Öykü; okuruna az zamanda çok şey anlatan bir tür olarak çeviri noktasında da bir milletin kültürüne, inancına, yaşayışına dair birçok ipucu veriyor. Kitapta yer alan öykülerin temalarını geleneksel aile motifleri, toplumlar arası ilişkiler, Batı ve Doğu’nun birbirine karşı duruşu, savaş olgusu ve toplumsal cinsiyet rolleri oluşturuyor. Yetimlik kavramı vurgusuyla baba ve otorite eksikliği, yaşamın insanı her koşulda kendine bağlayan cazibesine karşılık ölümün soğuk ve istenmeyen yüzü gibi insanî meseleler de bu temalara dahil.
Seçkide Filistin direnişinin sembol isimlerinden biri olan Ghassan Kenafânî’ye ait üç öykü bulunmakta: Sekiz Dakika, Mayısın Ortası ve Girdap. Mayısın Ortası adlı öyküde, İsrail’in kuruluşu olarak kabul edilen ve “Büyük Felaket”olarak adlandırılan Mayıs, 1948 tarihinde şehit düşmüş arkadaşına seslenen bir kahramanı dinliyoruz. Savaşın bireyde ve toplumda yarattığı tahribatı etkileyici bir üslupla dile getiren Kenafânî, 1960 yılında yazdığı bu öyküyü “...Senin çok zaman önce farkına vardığın, bazılarının yaşaması için bazı insanların ölmesinin ne kadar gerekli olduğunun ben de farkına vardım. Eski bir söz… Şu an en önemlisi ise ben hâlâ yaşıyorum.” cümleleriyle sonlandırıyor. 7 Aralık 2023’te İsrail tarafından şehit edilen Filistinli akademisyen Rıfat Alareer ise yazmış olduğu son şiiri “If I Must Die”da şöyle diyordu: “Eğer ölmem gerekiyorsa sen yaşamalısın, hikâyemi anlatmak için.” Savaşın ve yıkımın hâkim olduğu toplumlarda yıllar hızla akıp geçerken bazı şeyleri aynı bırakıyor, acının ifadesi gibi.
Mısırlı öykücülerin eserlerine baktığımızda Arap halkının Batı ile olan ilişkilerinin ön plana çıktığını görüyoruz. Bahâ Tahir’in bir köpek parkında geçen Sıradışı Bir Parkta isimli öyküsü, Avrupalı bir kadın ile onun ülkesine sonradan yerleşmiş Mısırlı bir adam arasında geçen hayata dair sahici bir sohbeti içeriyor. Necib Mahfuz’un Mumyanın Dirilişi’nde ise firavunlar döneminden kalma bir mumyanın tekrar canlanıp içinde bulunduğu tabuttan dışarı çıkarak konuşmasına şahit oluyoruz. Mumya sembolü üzerinden Mısır halkının yeniden hürriyetine kavuşmasını anlatan yazarın, Eski Mısır Medeniyeti'ne olan bağlılığı ve hayranlığı satır aralarında kendini belli ediyor. Gerçeküstü unsurlar içeren bu öykü, Mahfuz'un sahip olduğu Türk algısı hakkında da önemli ipuçları sunuyor.
Lübnan edebiyatına geldiğimizde, eserlerinde kadın temasının ağır bastığı İmilî Nasrallah ile karşılaşıyoruz. Üç Damla Gözyaşı adlı öyküsünde, tıpkı kahramanının öykü boyunca bir örtüyü işlemesi gibi hayat ağacı motifi etrafında şekillenen kurgusunu incelikle işliyor.
Suriyeli öykücülerin ilklerinden kabul edilen Ali Tantâvî’nin Yetîmân adlı öyküsünü ise kitapta Zeynep Arkan çevirisiyle okuyoruz. Konu itibariyle sarsıcı bir etkiye sahip olan bu öyküde, annesinin vefatından sonra babasının başka bir kadınla evlenmesi üzerine bir çocuk kahramanın gözünden hayatın kederden arındıramadığımız yanlarına bakıyoruz. Tantâvî’nin öykünün baş kahramanı Macit’e yönelik hâkim bakış açısıyla yaptığı ruhsal çözümlemeler oldukça vurucu:
“Allah bu küçük çocuğun kaderine anne ve babadan yetim olmasını yazmış. Annesi ölünce annesini, vicdanını kalmayınca da babasını kaybetti.” (s.136)
Yazar, savaşın ortasına doğmuş herhangi bir çocuk için sıradan sayılabilecek bir benzetmeyi babası tarafından defteri yırtılan Macit’in hayal kırıklığını ifade etmek için dile getiriyor. Kurmaca bir metin dahi olsa, bir çocukla bu benzetmenin yan yana durabilme ihtimali okuru bir an için dehşete düşürebilir. Lâkin çaresizce biliyoruz ki, bizi ürküten şey onların hâlâ acı gerçeği.
“Yerde yüzükoyun yatan çocuk da gecelerini harcadığı, onun yüzünden yemeğinden ve uykusundan kaldığı, sayfaları arasına gözünün nuru ve ömrünün baharını koyduğu, içine ümitlerini ve geleceğini inşa ettiği defterinin parçalarına bakarak mekânına sığındı. Sonra bombayla savrulmuş çocuğunun kopmuş parçalarını toplayan anne gibi, defterinin parçalarını toplamaya başladı. Bir de gördü ki defteri bin parçaya ayrılmış! Toplanması mümkün değil! Eğer kopmuş ceset parçaları konuşan ve yürüyen, sağlam bir insan hâline dönerse ancak o zaman bu defter de okunacak bir hale gelebilir.” (s. 140)
Edebiyatımıza kazandırılacak olan çeviri eserlerin artması, özellikle kültürel ve tarihsel bağlamda etkileşim içerisinde olduğumuz milletlerin edebiyatlarına dair daha çok edebi çeviri görmek temennisiyle, eserin ilgilisini bulmasını dilerim.
Hece Öykü Dergisi - Sayı 121 (Şubat-Mart 2024)