Yüzlerce yıl önce büyük bir okçu yaşarmış Japonya'da. Ülkenin en keskin nişancısıymış ve yayını gerdi mi hiçbir şey kurtulamazmış elinden. Bir süre sonra başarıya doymuş ve zaferlerini geride bırakarak dağlara gitmiş. Yıllarca tek başına orada yaşamış. Yeni kuşaklar ardı ardına ok atma sanatında ustalaşıyor görülmemiş teknikler geliştiriyor ve okullarda eğitim görüyorlarmış. Bir gün akıllarına gelmiş. Eskiden böyle bir usta vardı acaba ne yapıyor dağların başında? diyerek onu ziyaret etmeye karar vermişler. Bir öğrenci grubu sarp dağları tırmanmış ve günlerce aradıktan sonra artık yaşlanmış olan büyük ustayı bulmuş. Usta bir kayanın üstüne oturmuş kartalları seyrediyormuş. Öğrenciler kendilerinin tanıtıp saygılarını sunmuşlar ve sonra ellerindeki modern ok ve yayları gösterip ne düşündüğünü sormuşlar. Onun zamanındaki ok ve yayalarla kıyaslamasını istiyorlarmış. Usta büyük bir hayrette kendisine uzatılan ok ve yaya bakmış ve sonra bunlar ne? diye sormuş. Öğrenciler önce şaşırmışlar, usta alay ediyor sanmışlar. Daha sonra ustanin ok ve yay gereçlerini gerçekten unuttuğunu anlamışlar. Çünkü usta artık gözüyle kartal avlamanın peşindeymiş. Bütün araçları ortadan kaldırmış. Amacına ulaşmak için aracıya ihtiyaç yokmuş. Deyim yerindeyse Yaşar usta da Demirciler Çarşısı Cinayeti'ni kelimesiz yazmış. Çıplaklığını soymuş, insanın, doğanın, börtü böceğin. Gerçeğin dili ne güzel olmuş.
Olaylar mı insanlara göre gelişiyordu, yoksa insanlar mı olaylara göre biçimleniyordu? işte tam Yaşar Kemal kitaplarındaki mucizelerden biriydi bu da...
Ahmet Arif "biz ki ustasıyız vatansevmenin!" demişti. Doğru! İşte bir ülke böyle sevilir. Bir ülke böyle ödüllendirilir. Çünkü insanları yalana, ihanete, zulme, bütün kötülüklere karşı en çok roman uyarır.
"Aptallıkla açıklanabilecek olanı hiçbir zaman kötülük ile ilişkilendirmeyin" der Hanlon'un usturası ilkesi. İnsan davranışına ilişkin olası olmayan açıklamaları ortadan kaldırmanın bir yolunu öneren felsefi bir tıraş bıçağıdır. Bu romanda yer alan ağaların durumunu bu felsefe iyi açıklıyor; yok etmek istedikçe yok olan, zulmleri artıkça zeval bulan, korkakliktan kendilerini yiğit gosterme çabası icinde olan, ovadaki karıncaya bile huzur vermeyen, narsist ağaları, beyleri. Zayıf karakterli bu isanların hayatlarını sürdüremek için kindar duygulara ihtiyacı vardı ve yaşadıkları topraklarda bu duygular fazlasıyla mevcuttu. Bunlari yüzyıllar önce"Yoktur beylerin mürveti, bindikleri Arap atı, yedikleri insan eti, içtikleri kan oluptur" diyerek anlatmıştı Yunus bize
Raskolnikov Suç ve Ceza'da biri hamile olmak üzere iki kadını öldürür. Vicdan muhasebesini, iç catismalarini, hesaplaşmalarini öyle güzel aktarır ki Dostoyevski, okur; "kimse görmedi, kimse bilmiyor, itiraf etme, söyleme, diye adeta bir katilin yanında yer alır. Bu kitapta da yazar, Akçasazin Türkmen Beylerinin korkularını, hirslarini, zaaflarını, nefretlerini, ikircikli ruh hallerini öyle güzel nakşetmiş ki zalimlerin bu çarnaçar hallerini gorunce insan zaman zaman insafa geliyor. Ama zulumlerden daha felaket bir şey varsa o da zulm karşısında insanın susup taş kesilmesidir derim.
Demirciler Çarşısı Cinayeti," Yaşar Kemal'in güçlü anlatımı ve derin karakter analizleriyle, okuyuculara unutulmaz bir çağdaş destan sunuyor. Bir masal, bir trajedi, bir başkaldırış, bir intikam, bir katlediliş öyküsü. Tarihin değişen sayfalarına düşülmüş bir not. Feodalitenin çöküşünün, kaypaklığın yükselişinin resmi. Geçmişe duyulan özlem, gelecekten utanç. İyi insanlarla güzel atların gidişinin öyküsü...
Romanda, feodal beyler arasındaki çekişme, özellikle Mahmut Ağa ve Mustafa Bey’in çatışması, iktidar arzusunun nasıl bir yıkıma yol açabileceğini gösteriyor. Bu karakterler, güç kazanmak adına toplumun tüm dengelerini bozan, kendi çıkarları doğrultusunda acımasızca hareket eden kişiler olarak resmediliyor. Yaşar Kemal, bu karakterler aracılığıyla sadece bireyler arasındaki rekabeti değil, aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin adalet, hak ve insan onuru üzerinde nasıl yıkıcı etkiler bıraktığını ortaya koyuyor. Roman, iktidarın ve otoritenin nasıl yozlaştığını ve insanları nasıl köleleştirdiğini gözler önüne seriyor
Kitabin bir yerinde Mustafa Bey'in iki karıncayı birbirine düşman etmek için yaptıkları, karıncaların birbirlerini öldürmeye, birbirlerine düşman olmaya karşı direnişi anlatılır. O kadar gerçekçi ve etkileyicidir ki anlatılanlar insanın beynine mıh gibi kaziniyor. Aradan cok uzun zaman geçse de aklımdan çıkmayacak bu satırlar.
Ellerin Homeros'u varsa bizim de Yaşar Kemal'imiz var. O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.
İyi ki geçtin bu dünyadan.