Julia Quinn benim için safe place yazarlardan biridir. Gereksiz tripler, entrikalar, çekişmeler, sevimsiz karakterler, ölümcül davalar vs yoktur. Gönül rahatlığıyla kitaplarına dalıyorsun. Çünkü hikayenin gidişatı ve sonu bellidir, tedirgin olmazsınız :p
Serinin ilk kitabı ve açıkçası daha iyi olacağını düşünmüştüm fakat çok durağan bir kitaptı. Ama baya durağan... İlk başta iyi gidiyordu. Hafif atışmalar, espriler falan sonra ne olduysa oldu ve çok daha iyi ilerleyebilecek bir kurguya sahipken kitap resmen hızlı bir düşüşe geçti. Hikaye harcanmış kısacası.
Honoria bence olgun bir karakterdi. Havai bir kadın karakter değildi. Tatlıydı. Özellikle Marcus'ın yaşadığı talihsiz (:D) kazadan sonra onun için endişelenmesi, deliye dönmesi ve yakınlaşma çabası hoştu. Baya merhametli bir karakterdi.
Çoğu kişinin aksine Marcus'a bayıldım. Evet pasif bir erkek karakterdi. Fakat siz iri yarma, kas yığını, haşin İskoç savaşçılar misali testosteron kokan ve emir kipiyle konuşan erkek tiplemelerinin bolca yer aldığı dönem kitaplarına alışmışsanız benim Marcus'ımı sevmezsiniz tabisi >_<
Ama... hemen buraya bir çizgi çekmek istiyorum. Julia'nın yaratmak istediği erkek karakter de tam olarak buydu aslında; asiller grubunun dışında kalmayı seçen, hovarda olmayan, az ve öz konuşan, kültürlü, zeki, olgun, yakışıklı ve mesafeli. Ehh en önemlisi ise bir lord ve evin tek çocuğu >_>
Honoria'cım kapmasaydı bendeniz, bu adamı evimin erkeği yapmaya hazırdım açıkçası +_+
Sevdim mi sevdim. Dediğim gibi Julia'nın kalemi bellidir. Mutlu sonları okuyucularına vermeyi ihmal etmez. Kitabın son sayfasını her zaman gülümseyerek kapatırsınız. Ben seriye devam edeceğim çünkü son dakika uçan tekmeyle konuya dahil olan fakat sürekli bahsedilen sevgili Daniel'ı merak ediyordum açıkçası. Neyse herkese şimdiden iyi okumalar efenim *-*