·160 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Ekim 2024 23:30 Limon masası’nı yarım bıraktıktan sonra bir daha yollarımız kesişmez sanıyordum. Bu beni üzüyordu çünkü Julian Barnes çağdaş ingiliz edebiyatının önemli kalemlerinden birisi. Bir ekşi sözlük yazarının “kısacık fakat derinlikli hikayeler” başlıklı kitap listesinde adını görünce “hadi kısacıkmış bir daha dene Barnes okumayı” diye kendimi cesaretlendirerek başladım kitaba. Ve bittiği ana kadar kitabı okuduğumu hatırladığım her an yüzümde bir gülümseme oluştu. Akşam eve gidip, tüm işlerimi bitirdiğimde sığınacak çok güzel bir köşem var demekti bu. Yani kısacası hikayenin devamını deli gibi merak ediyordum.
Sevgili Eylül Görmüş’ün incelemesini okurken, bu ve bu tarz eserlerde beni içine çeken şeyin ne olduğunun adını koydum ilk kez; bellek, hafıza, geçmiş, anıları hallaç pamuğu gibi atmak vesaire vesaire. Tıplı Annie Ernaux’ların Elena Ferrante’lerin yaptığı gibi. 60 kuşağının ilk gençliğine götürüyor yazar bizi. Bir ingiliz lisesinde okuyan dört gencin dünyasına. Sonra üniversiteye gidiyorlar. Şu şurayı kazandı, şu şurda okumaya başladı cümlesinin insanda yarattığı nostalji duygusunu yaşıyorsunuz. İşte, o dönemin ingiliz toplumunda genç bir erkek neler yapar, neler hisseder, aşk hayatı, cinselliğe bakış… Roman bana bir edebi eserde tam olarak istediğim şeyi veriyor, bir döneme ışık tutuyor, insanların evlerinin içine, dahası iç dünyalarına götürüyor. Hikaye ilk gençlikle sınırlı kalmıyor tabi. Kahraman Tony büyüyor, evleniyor, çocukları oluyor. Bir mesele var ki romanın sonuna kadar çözümlenmiyor. Acaba ne olacak diye diye içim içimi yedi. He içimdeki ateş söndü mü? Hayır. Hikayenin çok başka bitmesini isterdim (bana ne oluyorsa). Ama bende bıraktığı izin derinliğini değiştirmiyor bu.
Neyse, bence harika bir roman. Julian Barnes ile yollarımızın yeniden kesişmesine aşırı seviniyorum. Ama şunu da belirtmeliyim ki, okuması çok zor bir roman. Yani akıp giden bir eser değil, olayları kavrayabilmek için çok dikkatle okumak gerekiyor, öyle dalıp gitmene müsaade etmiyor eser. Bir pinpon topu zamanın içinde ordan oraya sıçrayıp duruyor sanki, ne ara bugüne gelmiş, ne ara geçmişe gitmiş, hangisi gerçek, hangisi yazarın kurgusu ayırmakta çok zorlandım. Buna rağmen yarım bırakamadığım için kendime bir “aferin” diyerek incelemeyi bitiriyorum.