Ayşegül Devecioğlu'nun son kitabı yazardan okuduğum ilk kitap oldu. Bir polisiye olmasın güzelliği bir yana, bu kitap iyi bir edebiyat eseri olmanın getirdiği bir çok özellikle dolu: özenilmiş, nitelikli ve belli ki yazarın seneler içerisinde maharetle kotarabildiği bir anlatma kabiliyeti; karakterlere dönüşebilen, dönüşmek için çabalayan roman kişileri, ve edebiyatı öncelediği belli olan üslûp ve tarzıyla Ayşegül Devecioğlu hakikaten ben varım diyor. Ayşegül Devecioğlu var. Bu kalem hangi yollardan dolaşa geze buralara geldi merak ediyorum, ve eğer yaşlanmaya başlamış kafamın bir yerlerinde unutulmazsa eğer, başka kitaplarıyla da tanımak isterim yazarı.
Kitabı okurken keyif aldığımı ve işkillendiğimi de söylemem gerek. Azerbaycan'ın bu kadar negatif imalar, işaret etmeler hatta suçlamalarla dolu bir hikâyede yer aldığını ilk kez görüyorum. Bu dünyada anlatılan karakterlerin sınıfsal kökleri, ihanetleri; sınıf çatışma ve mücadelelerinde değişmiş, aynı kalamamış sol dünya görüşüne sahip karakterleri ikna edici bir roman derinliği taşıyorlar diyebiliriz. Yazarın ısrarcı, nitelikli, kararlı ve karanlık da olan üslûbu her şeyi, herkesi sarıp sarmalıyor. Yazar hangi görüşten olursa olsun bir önemi yok, anlatabiliyor mu diye düşünmek gerek belki de. Bu konularda da bitmemiş bir kanı çalışması içerisinde hayatımın bir yerlerinde kaldım diyebilirim. Ama işte, yazarın örneğin ermenistan meselesinde durduğu yer beni düşündürüyor: ayşegül devecioğlu dünyaya oradan bakıyor. Burası, orası değil ve buradan bakınca da böyle görünüyor her şey. Ancak yine de yazarınki kıymetli bir bakış ve kalemi de asla, ASLA yabana atılabilecek bir kalem değil.
Kitabı kesinlikle öneririm.