CemCBG profil resmi
Öğretmen
Lisans
Istanbul
Üsküdar, 4 Eylül
1926 okur puanı
15 May 2014 tarihinde katıldı.
  • CemCBG tekrar paylaştı.
    544 syf.
    ·9 günde·4/10 puan
    Kitabı bitirir bitirmez hızlıca incelemelere göz attım ve 'acaba aynı kitabı mı okudum?' diye düşündüm. Romanın bende bıraktığı zayıf intiba ve tatminsizliğe karşı romanın mükemmelliğini vurgulayan; "40 yıllık hayalin 5 yılda yazıya dökülüşü" bilgisi başta olmak üzere, kurgu, romana yedirilen tarih, karakterler gibi unsurlar üzerinden kitaba ve yazarına yüksek dozda takdir ve beğeni cümleleriyle, kitapların arka kapağı gibi birbirinin benzeri incelemeler mevcuttu. Veba Geceleri hakkında çeşitli blog ve kitap sitelerindeki bu yorumları yapmanın ancak sathi bir okumayla mümkün olabileceğini düşündüm, çünkü biraz bol keseden savrulmuş gibi görünen yorumların gölgesinde roman, zayıf kurgusu, zaman geçişlerindeki arka plan eksikliği, fazla tekrarları ve veba gibi yıkıcı bir evrensel problemin psikolojik yıkımının karakterlere yansıtılmaması gibi birçok açıdan vasatın altında kalan bir romandı.

    Benim Adım Kırmızı ile başladığım OP yolculuğu, benim için ilk ve son durak olmuştu. Roman, kurgunun ikinci planda olduğu o dil ve simgeler oyunuyla öne çıkıyordu, nesnelerin ve insanların konuşturularak, 'yazarak resim yapmanın örneği'yle, OP'nin en bilinen alegorik romanıydı. Yine bu kitaba göre hacmini fazla bulduğum içeriğin yarısında 'ne zaman bitecek' diye sayfalarını çevirmeme rağmen okurların iyi yöndeki takdirini anlayabiliyordum. Sapla samanın birbiriyle karıştırılmadığı dilsel bir ziyafet sunuyordu sıkı OP okuruna. Ne söylediğimizi biraz da nasıl söylediğimiz belirliyorsa, büyük bir emeğin ürünü olduğu besbelli o bilgi ağının hacmi, ‘söylenenin nasıl’ olduğuna iyi bir cevap veriyor ve bununla birlikte ‘söylenilenin ne’ olduğu arada kaynayıp gidiyordu.

    OP romanlarındaki anlatım gücü ve kültürlerin harmanlaşmasıyla oluşan çok seslilik ve beraberinde gelen 'ötekiye bakış', yazarın her kitabını dört gözle bekleyen kitlesi için beğenilme etkenlerden bazılarıdır. Bir diğer OP okuru ise, romanlarındaki anlatım ve araştırma becerisini takdir etse de birbirinin aynı metinlerin anlam yoksunluğunu fark eder. Ve tüm vasatlığı görebilen bir diğer okur kitlesiyse 'nobelli' bir ismin zayıf bir romanla yan yana gelemeyeceğini, OP lobisinin hangi konuda yazsa, "mükemmel, harika, efsane" olarak nitelediği marketing etkileşimine maruz kalarak olumsuz bakış açısını açığa vurmaktan çekiniyor oluşudur. Yani popülerliğin öznel düşüncenin önüne geçmesi gibi bir durum söz konusudur burada. Bu üçüncü grup okurunun OP kitlesi arasında azımsanamayacak kadar fazla olduğunu düşünüyorum.

    Doğu Akdeniz'deki hayali bir ada etrafında, Sultan Hamid dönemini konu almasıyla tarihi bir roman Veba Geceleri. Gerçek-hayali karakter ve mekanlar içe içe yer alıyor romanda. Tarih kitaplarının devr-i istibdat diye nitelediği Abdülhamit dönemine bakış atarken -Batı kaynakları ışığında yazılmış metinlerin ağırlığı mevcut- Tanzimat etkisini de alternatif tarih moduyla görebiliyorsunuz. Bu noktada OP'nin ideolog tarafını eleştirecek değilim ama işbu romanın bir ideolog imzasıyla yazılmamış olduğunu söylemenin abes kaçacağı okuyanlarca görülecektir. "O ne bir ideolog, ne bir gazeteci... o bir romancı" diye devam eden ve arka kapağa monte edilen The New York Times yazısı tam da bu kitabın içeriğiyle net olarak çelişmektedir.

    1901 Osmanlı'sında patlak veren veba salgınını ve bu çevrede gelişen siyasi ve toplumsal noktaları (günümüz yansımasıyla) konu alıyor roman. Öyle ki, Pamuk, bir kurmacayla tarihsel kimliğini bu romanda konuşturmuştur, diyebiliriz. Ada, Devlet-i Aliyye’deki yoz ve açmazlığın bir yansıması olageliyor; Ramiz, Vali Paşa, Dr. Nuri, koyun gördüğünde canavar zannedip korkacak derecede hapishane hayatı yaşadığı söylenen şehzadelerin, korku imparatorluğunda birer hapishane hayatı yaşadıklarının altı çiziliyor çok kez. Abdüihamit’in baskı devrini ısrarla vurgulayan satırlar, yine dönem içinde meydana gelen tarihi olay ve dönemeçleri, bilerek veya bilmeyerek ıskalıyor. Babıali’nin söz sahibi olduğunda ülkenin ne gibi sonuçlarla karşı karşıya kaldığı, dahası imparatorluk içindeki gayrimüslim tebaanın milliyetçi isyanlarla hak talep etmelerinin önünü açmalarını sağladığı gibi meydana gelen yıkıcı sonuçlar bir materyal olarak yer bulmuyor. ‘İstibdat’, 'tek yönetim' deniliyor ama bu kelimenin etrafında neler olup bittiğini göremiyorsunuz. “Sen Abdülhamit’i savundun!” cümlesine uzak olmayan bir kahvehane ideoloğu buluyorsunuz metinler arasında…

    Pamuk’un 100 küsür yıl öncesini günümüz salgın dönemine metonomi ve gönderme yaparak anlatması açıkçası kitabın gerçekçiliğine olan inancımdan soğuttu diyebilirim. Bu karakterleri hissetme duygumu kaybettirdiği gibi, Pamuk’un hayal dünyasında çiziktirdiği tarihi de katlanılması zor kıldı gözümde. Vasat tarih metinlerinin rücu edişini tekrar tekrar okuyor gibiydim. Dolayısıyla merkeze götüren olay merakımı, cümlelerin tadına varabilmek için gevşettim; fakat buradan da istediğim hazzı alamayınca roman benim için çıkmaza girdi. Yazarın gazeteci kimliğinin romanlarına yansıyan araştırmacılığını ve mevzubahis konu hakkında en geniş detaylara varan derin bilgisinin romanlarında yer buluyor oluşunu her OP okuru gibi ben de gözlemliyorum ama bu romanın benim gözümde iyi olması için tek başına yeterli bir sebep olmuyor.

    Bir belgesel çekildiğini düşünün, o belgesel dini, siyasi ve coğrafi konularıyla anlatıcı tarafından geniş bilgi yelpazesiyle izleyiciye aktarılsın. Ama çekilen belgeselde bölge halkının görüşlerine yer verilmesin ve anlatıcı kendi düşünce ve bilgi ağıyla belgeseli anlatıp bitirsin. Böylelikle izleyicinin birinci ağızdan duymak istediği bilginin eksik kalacağı açıktır: Anlatıcı başlar ve bitirir. Pamuk’un bu romanında, vebanın kırdığı ada karakterlerinin psikolojisini konuşturmaması ve dolayısıyla okura duygunun geçmemesi benzer bir etkiyi oluşturuyor dikkatli bir okur için. Veba konulu bir roman okuyorsam, bu duygu ve psikolojik buhranı satırlarda hissedebilmeliydim, usta bir romancının salgın ortamını anlattığı bir romanda, yapması gereken ruhsal tahlilleri görebilmeliydim, ki dünün siyasi tarihini bir ucundan günümüze benzeten yazarın aynı şekilde bugünün koronavirüs günlerini yaşayan biri olarak ‘dün’ kurgusunda gösterebilmesini beklerdim. Ağzı sonuna kadar açılan tüm bilgi deposu ve tasvirlere rağmen dönemi, adayı ve karakterleri orijinal bulamadım ve dolayısıyla gözümde canlandıramadım. Evet, Tanzimat etkisini çok sesli bir adaya taşıyor yazar, çeşitli siyasi figürler burada konuşturuluyor; Ermeni, Rum, Çerkes, Yahudi, Polonyalı gibi etnik kökenlerin bir arada olduğu bir ortam oluşturuyor. Tarlabaşı’nın sokak ve caddelerinde olma izlenimine kapılmamız isteniyor. Ancak ne Polonya'lıyı bir Polonyalı gibi, ne Ermeni'yi Ermeni gibi kabul edebiliyorsunuz. Onların farklı yaşam ve kültürleri yansıtılmadığından size geçmiyor. Anlatıcının gazetelerin siyaset köşesi yazarı gibi olayları sarıp sarıp önünüze koyduğunu gözlemliyorsunuz. Veba Geceleri, kurgunun içinde kendimi bir türlü hissedemediğim, atmosfer ve derinlikten yoksun, tıpkı kapak resmindeki gibi çiziktirilen roman karakteriyle çevrili bir roman görünümünde oldu benim için.

    Romanın giriştiği alternatif tarih yetmemiş gibi onun getirisi olduğu alt mesajıyla kadercilik, doğru ve bid’at, tekke ve tarikat meseleleri de araya sıkıştırılmış. Üstad-ı Azam Pamuk, kaderin ne olup olmadığını göstermiş okuruna. Müslümanların her şeyi Allah’tan bekledilerini, teknik ve bilimlerde adım atamayışlarını bu sebebe bağlaması bir yana, Sherlock Holmes vurgusu altında adalet mekanizmasına gönderme yapmış. Dr. Nuri ve Abdülhamit, bir cinayeti tümevarım yöntemiyle Avrupai tarzda çözerken, Vali Paşa tümdengelim yöntemiyle, zorbalık ve zorlukla (adaletin işlediği) meseleyi çözmeye çalıştığı anlatılmış. Susturulan ve hapse atılan muhalif gazeteciler ile demokrasi yokluğu işaret edilmiş. Jurnalci ve hafiyelerin oluşturduğu baskı ortamından (polis devleti) çokça değinilmiş, vs vs…

    Tüm bunların ötesinde karantinayı delen hacılar(!) -ki günümüzdekiyle büyük bir tesadüf olmalı- her şeyin sorumlusudur onlar; hristiyanlardan daha az kültürlü, zaptedilmesi daha güç olan topluluk izlenimindedirler. Minik bir Doğu Akdeniz adasına salgın nasıl ulaştı derseniz Hicaz yoluyla, hacılar salgının Osmanlı'daki dağılım merkezi olmuştur. Bu kadarı yetmez. tekke ve tarikatlar, hurafeler, şeyh efendiler, salgını muska satarak kazanç kapısı yapan hocalar ve benzerleri de madalyonda eksik kalamazdı. Türkiye’de her 10 sekülerden 11’inin dem vurduğu meselelerin bir yazar bakış açısıyla altı doldurulmadan ısıtılıp konulduğunu görüyorsunuz sadece. Zaten bildiğimiz ve duyduğumuz şeylerin kopyalanmış kalıplarının sunulması romandan puan kırmak için bir nedendi.

    Bu satırları yazarken ideolog Pamuk’u eleştirdiğim düşünülmesin, asıl ifade etmeye çalıştığım, yazarın siyasi görüşü değil, kendi adasını yansıtırken kullandığı kısır anlatım, okuru hikayenin içine dahil edecek gerçeklikten yoksun bırakması ve tercih ettiği materyallerin bir roman için aşırı yer kaplıyor oluşudur.

    Görülebileceği üzere noktalama hataları, anlatım bozuklukları, tuhaf kelime tercihleri göze batan bir diğer noktaydı, OP gibi romancı nasıl bu tür hataları yapar ya da YKY gibi yayınevi ayan beyan ortada olan bu hataları nasıl es geçer diye düşünmeden edemiyorsunuz. Veba Geceleri belki de 250-300 sayfa ebatında basılmış olsaydı elimdekinden farklı bir izlenimle ayrılabilirdim.

    Mesela Leo Perutz’un Leonardo’nun Yahuda’sı romanını okuduğumda kendimi ortaçağın sokaklarında hissetmiş, karakterlerin yeni tanıdığım bir insan gibi zihnimde yer tutmasını hayretle fark etmiştim. Üstelik Perutz daha az malzemeyle göstermişti bu tesiri...

    Musil, Günlükler’inde şöyle der:

    "Bir Dostoyevski ve Tolstoy sanatının bizleri kendine böylesine çekmesinin nedeni eserlerinin inandırıcı ve gerçekçi olmasıdır. Adı kulağa hoş gelen yetenekli bir edebiyatçının kaleme alırken ince eleyip sık dokuduğu yapıtı, içeriği inandırıcı olmadığı için bizi etkilemez."

    Bir kitabı bittiğimde ne anlamam gerektiğini mutlak suretle kendime soruyor değilim ancak 540 sayfanın ortalarına geldiğimde bu çetrefilli yolculuk, sonunda bana 'eee yani? dedirtti ve Benim Adım Kırmızı romanında olduğu gibi kabak tadı vermeye başladı. 5 yılda yazıldığı söylenen romanın 4'te 1'lik kısmı sanki 4.5 yılda yazılmış, geriye kalan metinler 6 ayda alelacele kaleme alınmış gibiydi. Hikaye içinde beliren hikayenin asıl hikayeyi tamamlayamadan saptırması bütünselliği bozan bir noktaydı. Anlatıcının bu devreye girişlerinde 40-50 yıl sonrasını, hatta günümüzü doğrudan işaret etmesi kurguyu baltalayan bir tercihti bana kalırsa…

    Olay geçişlerinde neyin ne olduğuna, nasıl geliştiğine yer verilmemesi okurlar tarafından fark edilecektir. Mesela Kolağası Kâmil adanın bağımsızlığını ilan ettiğinde olayların arka planını göremiyorsunuz. Bu fikir zihninde nasıl filizlendi? Ne tür süreçlerden geçti ve ada halkının bu ilan karşısındaki tavrı ne oldu? Soruları yanıtsız kalıyor. Yani bunun siyasi arka planını göremiyorsunuz. Ada halkı o gemi bir gün gelecek der gibi bu durumu zaten beklenen bir şeymiş gibi karşılıyor. Adanın bağımsızlığıdan önce ve sonraki gelişmeler eksik kalarak bitiyor roman.

    Deep Blue adlı Bilgisayar dünya satranç şampiyonu Kasparov'u yenmişti ve bir yapay zekanın gücüne herkes inanmıştı. Günün birinde bir robot, içeriğinde depoladığı 500 kitaptan x konulu bir roman yazar ve bestseller olursa, kararım okumama yönünde olacak.
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
  • CemCBG tekrar paylaştı.
    104 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10 puan
    “Şiiri bir dizeyle kurtarabilirsiniz ama öykü, bıçak sırtıdır.” Uzun düşünmeme rağmen böyle hatırlayabildim Selim İleri’nin sözünü ve ne zaman iyi bir öykü okusam hep aklıma geldi. Hakan Sarıpolat bence müthiş bir iş çıkarmış. Toplam sekiz öyküden oluşan “Cıs” kitabını bitirince üzüldüm. Keşke bu kadar hızlı bitmeseydin!

    Öykülerinde kullanmış olduğu dile ve üsluba, tek kelimeyle bayıldım. Bence öykünün en önemli olayı budur. Yazarın herhangi bir öyküsünü okuduğumda gözüm kapalı tanıyacağımdan eminim, karakteristik metinler okumak gerçekten çok keyifli. Bu kadar çok metin basılan bir dönemde bunu yakalamak gerçekten zor olsa gerek ama yazar bunu başarmış.

    “Cıs” isimli son öykü -kitaba ismini veren- gayet güzeldi. Ama bence en vurucu olan birinci sırada okuduğumuz “zincir” isimli öyküydü. Bu öykü diğerlerine göre daha hacimli ama güzel olmasının sebebi hacimden ziyade konusu. Mahalle, insanlar, ölümler ve en önemlisi güvercinler. Beni bambaşka düşüncelere götürdü. Mahalleyi okumadım, yaşadım. Postmodern teknikler bu öyküde başarıyla uygulanmış ve anlatımın tekdüzeliğinden ustaca çıkılmış. Belki de bu yüzden bu kadar sevdim. Bilmiyorum. “Satılık Melek Tüyü” öyküsünden de bahsedecek olursam, bir tek bu öykünün bende aksadığını söyleyebilirim. Biraz klasik bir öykü gibi geldi bana. Aslında konu itibariyle klasik değil ama metaforlarını, göndermelerini çok beğenemedim. Özgün bir hava vermedi. Sanki bu kitaba çok yakışmamış. Konu biraz daha farklı anlatılabilirmiş.

    Sonuç olarak “Cıs” çok başarılı bir kitap olmuş. Yazarın ilk kitabı ve daha nice öykülerini okuyacağımıza eminim. Hakan Sarıpolat ile tanışmak çok keyifliydi. Devamını bekliyoruz, takipteyiz.

    Öykü sevenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken kitabı herkese tavsiye ediyorum. İyi okumalar efendim.
  • "Solmuş ve dalından kopmuş bir yaprak... Araba altında kalmış bir kedi... Sökümüne başlanılmış bir eski bina... Kütüphanede tozlanmaya terkedilmiş bir şaheser... Miras masasına oturtulmuş bir ömür... Ve daha niceleri...

    İşin garibi, bu dünyaya yeni ayak basanlar, mâzinin bu değişken manzarasını görmez, göremez, yahut görmezlikten gelirler. Ve yeni bir devranı sürmeye başlarlar... Bu kervan da böylece gider durur.

    Çiçekler, öncekilerin solduğunu bilmez, yine açar. Bebekler, evvelkilerin öldüğünden habersiz, yine doğar. Gençler, birgün ayrılacaklarını düşünmez, yine evlenir. Yazarlar, günün birinde unutulacaklarını dikkate almaz, yine yazar. Kazananlar, sonunda bırakıp gideceklerinden gafil, yine çalışır...

    Bir kudret, kâinatı böyle çevirir; bir hikmet, canlıları böyle sevkeder ve bir sır insanları böyle çalıştırır...

    Arz küresi.. Misafir öğüten sofra.. Hem misafirler, hem de rızıkları o sofradan çıkıyor.. Sonunda her ikisi de ona dönüyorlar. Toprak ana, meyveleriyle beslediği insanoğlunu sonunda bağrına basıyor. Ve onu element hâline getirinceye kadar öğütüyor.

    İnsan, daha dün sofrasının başındayken, bugün bir sofra olarak toprağa gömülüyor ve yeraltı dünyasının istifadesine sunuluyor..

    Dün, koyunlar onun için otluyordu, ağaçlar meyvelerini ona uzatıyorlardı. Güneş onun için doğuyor, dünya onun için dönüyordu. Toprak onun için mahsûl veriyor, sular onun için akıyordu... Ama şimdi o aziz misafir, hayattayken tırnağının ucuyla ezebildiği küçük hayvanların esiri olmuş. Onların önünde bir sofra gibi serilmiş. Bugün onunla beslenen böcekler de, bir süre sonra, ölümü tadıyorlar ve sonunda insan, tâ ilk noktasına, toprağa varıyor. Toprakta başlayan hayat, yine onda son buluyor...

    Garip bir sır, acip bir muamma... İnsan bu bilmeceyi çözemedikçe, neden zevk alabilir? Onu ne tatmin edebilir?... Madem ki öğütüleceğiz, ilk hâlimize döneceğiz; o halde bu âleme niçin geldik? İnsan bu sorunun cevabını bulamadan doyasıya yiyememeli, gönlünce giyememeli, keyfince gülüp eğlenememeli... "
  • 143 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
Öğretmen
Lisans
Istanbul
Üsküdar, 4 Eylül
1926 okur puanı
15 May 2014 tarihinde katıldı.
2021
29/50
58%
29 kitap
4.507 sayfa
10 inceleme
4 alıntı
11 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 2276. sırada.

Şu anda okudukları 11 kitap

  • Dilin Kısa Tarihi
  • Ölümden Sonra Hayat
  • Düşünce Gücüyle Tedavi
  • 50 Soruda Dil Felsefesi
  • Diriliş
  • Söylevler
  • Son Cüret
  • Safahat
  • Sus Barbatus! 2
  • Rüzgarın On İki Köşesi
  • Üç Taş Bir Duvar

Okuduğu kitaplar 802 kitap

  • Toprakta Büyür mü İnsan?
  • Ölümün Güzel Yüzü
  • Yollar ve Yolcular
  • Cıs
  • Gizemli Sorular
  • Yıldızların Örtüsü Yoktur
  • Türkçede Anlam Yasaları
  • İyiler Ölmez
  • Hayat Güzeldir
  • Yaşayınca...

Okuyacağı kitaplar 141 kitap

  • Bir Garip Orhan Veli
  • Devlet Çocukları
  • Duma Adası
  • Susannah'nın Şarkısı
  • Kule
  • Büyücü ve Cam Küre
  • Çorak Topraklar
  • Üç'ün Çekilişi
  • Ateşin Gizi
  • Ayazdan Önce

Kütüphanesindekiler 790 kitap

  • Toprakta Büyür mü İnsan?
  • Koku
  • Ölümün Güzel Yüzü
  • Akdeniz'in Rengi Mavi
  • Yollar ve Yolcular
  • Cıs
  • Gizemli Sorular
  • Yıldızların Örtüsü Yoktur
  • Türkçede Anlam Yasaları
  • Ruhun Deşifresi

Beğendiği kitaplar 128 kitap

  • The Ones Who Walk Away from Omelas
  • Dünyanın Doğum Günü ve Diğer Öyküler
  • Kaptan Kanca’nın Bir Macerası ve Öbür Yeni Öyküler
  • Kıyamete Koşanlar Kulübü
  • Adak
  • Sus Barbatus
  • Lucas Diye Biri
  • Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı
  • Öteki Rüzgar
  • Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler

Beğendiği yazarlar 41 kitap

  • Epiktetos
  • Cevat Çapan
  • Tevfik Uyar
  • Nermin Yıldırım
  • Ali Ayçil
  • Antoine de Saint-Exupéry
  • Sait Faik Abasıyanık
  • J. M. Coetzee
  • William Faulkner
  • Ahmet Büke