Bazı şeyleri kabul etmek gerek. Meselâ hepimiz Bilge Karasu okuyamayız. Okuyan bir çoğumuz, hepimiz Bilge Karasu'yu anlayamayız. Anlayanlarımız da sayıca az olabilirler. Bu çaba, bu gayret...
Troya'da Ölüm Var, birkaç seneye yayılarak, 50'li yıllarda yazılmış ve yazarın da ilk eseri. Kitabın son bölümüne dek hiç de sıradan olmayan bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu anlamamızı kafamıza nazikçe vura vura gösteren bir üslûpla Bilge Karasu edebiyat dünyamızdan içeri giriyor. İlk bölümler, bir romanın savruk dağınık parçaları olan ama ayrı ayrı da lezzeti alınabilecek bu öyküler, sesin akıp gitmesi, çağıldama anlamında, güzeller. Gördüğümüz şey, okuduğumuz şey; çocukluğunun beldesine dönen baş karakterimiz, onun çocukluk hatıraları ve adı geçen arkadaşların büyümeleri. Ancak birbirine kolayca ekleyemeyeceğimiz bu büyüme hikâyeleri olayları, akışları düz bir çizgide art arda sıralamayı oldukça zor bir hâle sokuyor, belli ki 70 sene öncesinin kalemi bunca zamana dayanabilmiş, eskimemiş bir hikâye, bir roman koyuyor önümüze, zira bugün de bu denli karmaşık, dilin bu kadar etkileyici şekilde kullanılabildiği eserler yazmak kolay olmasa gerek. Bu anlamda Bilge Karasu aslında bir günümüz yazarı. Eser, ölmemiş; bana mısın diyen okuru yakıp kül edecek denli güçlü bir ejderha haykırışı gibi .
Kitabı okudukça, bağlantılar azaldıkça, sadece bazı şeyleri kavrar gibi kaldıkça okumayı istemediğimi anladım aslında. Kitabın yarılarında kişiler çoğaldıkça, aralarındaki bağlar daha net ortaya konmadığı için ya da ben bunu ıskaladığımdan kitaba devam etmekte zorlandım. 50li yıllarda eşcinsel duygular, arayışlar vb karmaşaları belki ancak bu şekilde anlatabildi yazar, dilin karmaşıklığı ve sadeliğin esamesinin okunmaması kimbilir ne denli zorluklarla dolu hayatındaki karmaşa ve