·132 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Eylül 2024 20:29 Çok geç kalmış bir kitap incelemesi ile ilk defa karşınızdayım.
Kendime Düşünceler, Roma İmparatoru Marcus Aurelius'un özel notları ve Stoa felsefesi üzerine (adı üstünde) düşüncelerinden oluşuyor. Anlatımı sade ve bazen monolog, bazen de direkt olarak okuyucuyla diyaloglar şeklinde. Aradan geçen yaklaşık iki bin yılın ardından bile rahatça anlaşılabiliyor. Bunun sebebi belki de çevirinin başarısıdır ancak o konuda yorum yapabilecek kadar bilgim yok maalesef. Ya da kitapta geçen konuların evrensel oluşu ve her çağda karşımıza çıkan insan ve toplumla ilgili konular olmasından kaynaklanıyor da olabilir.
Stoa düşüncesi; temelinde insan ve insanın doğasına uygun yaşaması, temel hayvani içgüdülerini fethetmesi, duygularına yenik düşmemesi ve "yönetici ilkenin" mutlak hakimiyetini sağlamak için yaşam tarzını ve düşünce sistemini nasıl değiştirmesi gerektiği üzerine yoğunlaşıyor. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi sadece bunlarla sınırlı değil. Bu konuları felsefesinin temel taşları olarak kullanıp hayatın her alanındaki sorulara ve sorunlara da cevap vermeye çalışıyor. Bunların yanı sıra "Hayat nedir?" gibi klasik felsefi soruları da es geçmiyor elbette.
"Hata yapana kızma." veya "Öfkeye öfkeyle karşılık verme." hatta "Maddiyata değer verme." gibi artık her yerden duyabileceğiniz yaygın öğretileri de stoa felsefesinde bulmak mümkün.
Bu durumda insanın aklına şu soru geliyor: Neden? İnsanın doğasına uygun olduğu için mi. Yıllar içinde "influencer"ların, kişisel gelişim gurularının, bilumum acayip varlıkların kafamıza kafamıza fırlattığı bu çok temel öğretilere neden hâlâ ihtiyaç duyuyoruz. Stoacılar bu sorunun cevabını binlerce yıldır biliyordu. Onlara göre insan doğası gereği "vatandaştı". Yani medeniydi. Diğer hayvanlardan çok daha üstün, bambaşka bir varlıktı. Bu yüzden doğası onlarla aynı olamazdı. İnsan doğası gereği iyiyi arayan, iyiye yönelmeye çalışan bir varlıktı. Bu yüzden, hem kendi hem de bütünü oluşturan doğaya uygun yaşadığında en iyi şekilde yaşardı.
Peki nedir bu bahsettiğimiz doğa derseniz de, bildiğimiz doğadır bu. Basit bir örnek vermek gerekirse; doğada adaletsizlik yoktur, çünkü her canlı birbirine muhtaçtır bu yüzden bir hayvanın diğerini yemesi asla yanlış değildir, olması gerekendir. Ancak insan adaletsizlik yapabilir, bu durumda doğaya aykırı davranmış olur ve yoldan sapar. Onu yola geri döndürmesi gereken yine çevresidir, çünkü insanlar da birbirine muhtaçtır. Yalan söylemek, çalıp çırpmak, başkalarına zarar vermek gibi davranışların hepsi insanın ve bütünün doğasına terstir. İşte stoacılara göre doğa bu demektir ve doğaya uygun davranma işini kişinin yönetici ilkesi yapar, yani aklı.
Ama belki de işin aslı böyle değildir.
Belki de insanın doğası hayvansı dürtüleridir. Belki de bilinçli bir varlık olduğu, ancak vücuttan da oluştuğu için doğası , bu iki durumu da ihtiva ediyordur. Stoacılar kişinin insan olan kısmının yönetici ilkesini olduğunu, vücudun onsuz sadece bir et yığını olduğunu savunuyorlar. Ancak doğada varoluş halimiz ikisinin birleşiminden oluşuyor.
Duygularımızla, iyiliklerimizle ve kötülüklerimizle bu dünyadayız. Eğer bunlar insanın doğasında yoksa neden hayatımızın içerisindeler? Bunlar cevaplanması zor sorular. Felsefe de tam bu noktada denkleme dahil oluyor ve insana bu bilinmezlik üzerine fikir üretme ve bu fikirlerini kendi hayatına uygulama fırsatı veriyor.
Belki de insanın doğası tam olarak budur. Kendi yolunu çizebilmek için ona bahşedilmiş olan düşünme yetisi. Tabii bu da sadece benim fikrim ve bana özel kendime düşüncelerim.