Kitaba ilk başladığımda anne çocuk ilişkisinden bahsettiğini düşünmüştüm çünkü kurtarma mesafesini bu şekilde açıklıyordu: “Ben hep en kötü olasılıklara kafa yorarım. Şu an bile kafamda hesap yapıyorum, Nina birden havuza düşerse arabadan çıkıp koşarak ona ulaşmamın ne kadar süreceğini hesaplıyorum. Kızımla aramdaki değişken mesafeye verdiğim isim ‘kurtarma mesafesi’, günlerimin yarısını bunu hesaplayarak geçiriyorum, yine de hep gereksiz riskler alıyorum.” Ve kurtarma mesafesinde bahsedilen bu ipin anne karnında ki göbek bağına benzetildiğini düşünmüştüm. Ama kitapta ilerledikçe ,ki bu gerçekten çok kolay oluyor, bahsedilen bağın aslında çok daha derin olduğunu anne çocuk değil toprak ana ve insanoğlu arasında kopmaması gereken asıl bağdan bahsettiğini gördüm. Toprakla, doğayla insan arasındaki ‘kurtarma mesafesi’ artıkça dengenin bozulduğunu ve sona yaklaşıldığını anlatıyor aslında kitap. Ve bu son malesef bir anda gelmiyor ip yavaşça geriliyor: fabrikalar suları zehirliyor, sular toprağı, toprak diğer canlıları. Çocuklar hilkat garibesi gibi doğuyor. Bu gariplik bazılarının fiziğinde bazılarının ise David gibi ruhunda meydana geliyor.
Farkedilmeden sinsice zehirleniyoruz kurtarma mesafesi gittikçe artıyor ve malesef bizi kurtarak zehiri paylaştıracak bir ‘yeşil ev’ de yok etrafımızda. Bu nedenle bi an önce uyanmalı doğayla aramızda ki kurtarma mesafesini yakın tutmalıyız.