Gönderi

Bir Aşkın Değil, Bir Takıntının Müzesi
8/10
·524 syf.··
2024 75. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 31 Ekim 2024 16:07
Bildiğimiz üzere Orhan Pamuk Nobel ödüllü bir yazar. Bu nedenle derinlik kurma, karakter inşası ve edebi atmosfer yaratma konusunda son derece güçlü olduğunu söylemek yanlış olmaz; bu noktada olumsuz bir yorum yapmak neredeyse imkânsız. Konuşurken zorlanan bir anlatıcı profili çizse de kalemi eline aldığında bunun tam tersi bir etki yaratıyor ve bunu bu eserinde de açıkça gösteriyor. Ancak aynı metinde ciddi bir sıkıcılık hissi yaratan bölümler de mevcut. Yazar, romanda bir aşk hikâyesini derinlemesine incelemeyi amaçladığını söylüyor. Bana göre ise bu bir aşk hikâyesi değil. Buna libido, psikolojik rahatsızlık, takıntı ya da bağımlılık diyebilirsiniz; fakat aşk kavramı bu anlatıya oldukça uzak. Edebiyat tarihindeki aşk anlatılarından sonra bu hikâyenin “modern aşk” olarak sunulması ayrıca tartışılması gereken bir durum. Eğer Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun ve Ferhat ile Şirin evrile evrile günümüzde Kemal Basmacı ile Füsun ilişkisine dönüştüyse, ben bu dönüşümü kabul etmiyorum. Ya dönem değişti, ya aşk anlamını yitirdi ya da beklentiler dramatik biçimde düştü, karar vermek güç. Karakterlere bakarsak: Kemal zengin bir aileden gelen ve aile şirketinde yöneticilik yapan genç bir adamdır. Sibel Fransa’da eğitim almış, kültürlü ve güzel bir kadındır; romanın başında Kemal’in nişanlısıdır. Füsun ise henüz 18 yaşında, güzelliğiyle dikkat çeken ve Kemal’in geçmişten tanıdığı genç bir kızdır. Matematik çalıştırma bahanesiyle sık sık buluşurlar ve bu görüşmeler fiziksel bir ilişkiye dönüşür. Romanın en uzun iki bölümü nişan gecesinin anlatıldığı kısım ile Kemal’in Füsun’un aile evine yaptığı ziyaretlerin yer aldığı bölümdür. Bu bölümlerde çok sayıda detay bulunuyor. Anlatı ilerlemiyor; yan karakterler çoğu zaman işlevsiz kalıyor. Kemal’in müze fikri uğruna evden sürekli eşyalar çalması ise neredeyse tekrar eden tek “espri” olarak kullanılıyor. Özellikle Çukurcuma’daki sekiz yıllık ziyaret süreci romanın en yorucu kısmı. Bu bölüm fazlasıyla uzun; detayların içinde kayboluyorsunuz. Depresyon dönemi de benzer biçimde bitmeyen bir tekrar hissi yaratıyor. Anlatım çeşitliliği güçlü olsa da ölçü problemi metni ağırlaştırıyor. Okurlar arasında sıkça sorulan “Füsun’a mı yoksa Kemal’e mi üzüldün?” sorusuna gelince: Ben ikisine de üzülmedim. Aldatmanın normalleştirildiği ve aşk olarak sunulduğu bir hikâyede üzülebileceğim tek kişi Sibel’di. Romanın sonu da tatmin edici değildi. Spoiler vermemek adına detaylandırmayacağım; ancak neden-sonuç ilişkisi açısından zayıf ve hazırlıksız bir finaldi. Buna rağmen, eserin müze ile birlikte düşünülmüş olması ilginç ve cesur bir tercih. Zaten grubumla birlikte Masumiyet Müzesi’ni ziyaret etmeyi planlıyorum. Çünkü bu, edebiyatta pek rastlanmayan deneysel bir yaklaşım. Kitabın içindeki tek kullanımlık ücretsiz müze bileti fikri oldukça sempatik bir detay. Okur ile metin arasında fiziksel bir bağ kurulmasını sağlıyor. Roman ayrıca Cumhuriyet sonrası İstanbul’un sosyete çevresini ve batılılaşma dinamiklerini tanımak için tercih edilebilir; fakat iyi bir aşk romanı olarak öneremem. Bana göre aldatmanın olduğu yerde aşk yoktur. Hikâye kurmaca olsa da gerçek hayatta karşılığı olabilecek karakterler içeriyor: doyumsuzluk, memnuniyetsizlik ve bencillik oldukça tanıdık. Yer yer Yeşilçam tonuna yaklaşsa da anlatı bir şekilde tamamlanıyor. Ancak yaklaşık 375 sayfa olsaydı çok daha güçlü bir roman olabilirdi. Sesli kitap tarafında ise Storytel’deki kayıtlar başarılı. Murat Eken’in seslendirmesi özellikle dikkat çekici; normalde sesli kitap tercih etmesem de araba kullanırken keyifle dinledim. Son bölümlerde sinema dünyasına dair yapılan dönemsel araştırmalar da sinemaseverleri ayrıca tatmin edebilecek nitelikte. Sonuç olarak, bu romanda edebi kalite sorunu yaşamazsınız; fakat uzun ve tekrarlı bölümler okuma temposunu düşürüyor. Bana göre eserin en güçlü tarafı müzesinin varlığı. Müze olmasa yarattığı etki bir miktar daha zayıflayabilirdi. Roman ve müze baştan itibaren birlikte tasarlanmış; önce bina alınmış, ardından kurmaca dünya inşa edilmiştir. Zor bir fikir, fakat başarıyla uygulanmış. Pamuk’un bir söyleşisindeki sözleri bu yaklaşımı açıklar nitelikte: “Çocukken ressam olmak isterdim; romancı oldum. Bu eser belki de içimdeki ressam çocuğun hâlâ yaşadığını gösteriyor.” İncelememi kitabın ilk cümlesiyle bitiriyorum: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Benim için bu cümle tek başına olağanüstü bir alıntı olsa da romantik değil, bedensel bir çağrışım taşıyor. Bu yüzden burada bir aşk hikâyesi değil; bir takıntı hikâyesi görüyorum. Puanım: 8/10
Alıntı
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,3bin okunma
··
16,3bin Gösterim
17 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Eşya biriktirme alışkanlığının kökenleri çok ilginç. Psikolojik kökenleri derin ve karmaşık aslında. Bu davranışların temelinde gözlemlenen genellikle, bireyin duygusal bağ eğilimi ve veya ihtiyacı, geçmişine karşı geliştirdiği bağımlılık kompleksleri, bazen de kontrol mekanizmalarıyla baş etme çabası yatabiliyor. İstifçilik özellikle OKB ile yakın ilişkili olduğunu gözlemlediğimiz bir davranış. Bazı örneklerde de güvensizlik veya kaybetme korkusu bazında kaygı bozukluklarında sıkça rastalanan bir durum. Birçok kişi için davranış basit bir alışkanlık gibi görünen ve gölgesinde bilinçdışındaki ihtiyaçların esintilerini toplayabileceğimiz bir yansımadır. Pamuk okumayı pek sevmem ama sırf arkadaşlarım tavsiye ettiği için zamanında okumuştum. Hatıralara ve hatıraların hatırlatıcılığını üstlenen nesnelere ben de kıymet veririm. Elbette, bu tür alışkanlıkların temelini bildiğimizde hayat çok daha kolay oluyor. İnceleme için teşekkürler, malumun epeydir okumuyordum seninkileri.
Emre Bulut
Gönderi Sahibi
Özgür Uçurtma araştırılması gereken bir konu. Bir taraktan duygu yoğunluğu yakalamak kesinlikle özel bir his olsa gerek.
Orhan Pamuk da "İtiraf edeyim Masumiyet Müzesi benim en iyi romanım değildir" diyerek, 'en iyileri' olduğunu söylediği romanlarını şöyle sıralamış: 1) Kara Kitap 2) Veba Geceleri 3) Kar 4) Benim Adım Kırmızı"
Emre Bulut
Gönderi Sahibi
Benim adım kırmızı yı 2 ye yazardım
Belki kişisel bir hassasiyetten kaynaklanıyor olabilir ama kitaptaki bazı ifadeler beni çok rahatsız etti. Kemal’in Füsun’a “Ne kadar da büyümüşsün.” demesi, birkaç yıl önce kendisine “abi” diyen bir kızın bacaklarına bakıp iç geçirmesi, hatta biraz daha fazla bedensel tepkiler… Kitaptaki “çocuk bisküvisi kokusu”, “küçük külodu”, “çocuk çorapları” gibi ifadeler, Füsun’un genç kızlığına sık sık vurgu yapılması… (Kafamda Bir Tuhaflık kitabında da aynı şeyi hissetmiştim.) Kemal’i tutkulu bir âşık olarak değil, bir sapık olarak değerlendirdim ben. Füsun’un hayatına çöktü resmen adam. Henüz kitabı bitirmedim ama Kemal’den bayağı bir nefret ediyorum. Füsun’un annesinden de nefret ediyorum. Aradan yıllar geçmiş Füsun artık 25 26 yaşında ama Kemal hala ‘genç kız gibi’ ‘çocuk gibi’ sözlerini tekrar edip duruyor 💆🏻‍♀️
Emre Bulut
Gönderi Sahibi
Haklısınız. Belki de bu hastalıklı durum kitabı bu kadar meşhur hale getirdi.
Kitabı bitirdim ve incelemeleri okuyordum ki aralarında aynı fikirde olduğum incelemelerden birisi oldu. O kadar doğru yazmışsınız ki bence de bu bir aşk hikayesi olamaz.
Emre Bulut
Gönderi Sahibi
😇🙏🏾