·369 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Ekim 2024 18:32 Merhaba;
Bugün sizlere okuduğum 7. Dostoyevski eseri olan Ölüler Evinden Anılar kitabından bahsetmek istiyorum. Bu kitaba daha önce başlamış, ancak yarım bırakmıştım. Geri döndüğümde ise aslında ne kadar sürükleyici ve akıcı olduğunu fark ettim. Sanırım yarım bıraktığım dönemde doğru kitaba yanlış zamanda başlamışım.
Kitap, 1849-1854 yılları arasında Dostoyevski’nin Sibirya da geçirdiği sürgün deneyimlerinden esinleniyor. Ana karakter Aleksandr Petroviç Gorjançikov, karısını öldürdüğü için kürek cezasına çarpıtılıp Sibirya’ya sürgün edilir. Her ne kadar kurgu bir karakter olsa da yazarın sürgünden sonra bu eseri kaleme almasıyla, sürgünde yaşadığı deneyimler, edindiği bilgi ve gözlemler, sürgün psikolojisi esere derinlemesine yansımıştır. Roman hürriyet kavramının psikolojideki yerini ustalıkla irdeliyor.
Kitap, mahkumların günlük yaşantılarını tüm çıplaklığıyla ele alırken aynı zamanda onların düşünce yapılarını psikolojilerini de ele alıyor. Aleksandr Petroviç iyi bir gözlem yeteneğiyle mahpusları izleyip eserde onların birçoğunu ayrı ayrı anlatıyor. Bazı mahkumlar zevk için, bazıları ise çaresizlikten, kıskançlıktan suç, cinayet işlemiş olan bu mahkumlara gözlemci bakış açısıyla kitapta yer veriyor. Tabii mahkumlar arasında siyasi sebeplerden orada olan soylular da var. Sınıfsal ayrım burada çok belirgin. Mahkumlar soylulara karşı büyük bir kin besliyor ve onlarla arkadaşlık kurmuyor. Bu durum Gorjançikov’un sürgün hayatının ilk yıllarında ciddi bir yalnızlık hissetmesine neden oluyor. Bu yalnızlık, köşesine çekilip daha fazla mahpusları gözlemlemesine fırsat tanıyor.
Kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, mahkumların amaçsızlık duygusuyla baş edebilme çabalarıydı. Amaçsız bir yaşamanın insanı nasıl tükettiğini psikolojik açıdan Dostoyevski bizlere başarılı bir şekilde değiniyor.
Bu konu hakkında sevdiğim bir alıntı şu şekilde;
“Bir amaç ve içinde bu amaca ulaşma isteği olmadan hiç kimse yaşayamaz”
İnsanların devam edebilmeleri için işe yarar bir hedefe, bir amaca, bir uğraşa ihtiyacı vardır. Bir başka sevdiğim alıntı şu şekilde;
“Bir insanı ezip mahvetmek, ona en korkunç bir katilin bile duyunca titreyeceği kadar ağır bir ceza vermek isteyenlerin, insana yaptığı işin tamamen anlamsız, faydasız olduğu duygusunu vermesi yeterlidir.”
Okurken sık sık kendimi sorgularken buldum. Özgürlüğün olmadığı bir yerde bir kitap dahi okuyamadan zamanın kayıp gitmesi ne sıkıcı olmalı. Sürgünde mahkumlar gündelik hayatın sıkıcılığını kendi yöntemleriyle eğlenceler icat ederek katlanmaya çalışıyorlar. Mizahları ve iletişim biçimleri bile kendilerine özgü, çünkü orada yaşamın dinamikleri tamamen farklı.
Romanın en keyif aldığım bölümlerinden biri, mahkumların tiyatro hazırlığı yapmalarıydı. Kendilerine bir eğlence ve uğraş bulduklarında nasıl çocukça mutluluk hissettiklerini görmek beni çok etkiledi. Tiyatro hapishane koşullarına göre büyük bir eğlenceydi. Mahkumlar, Gorjançikov’un entelektüel birikimini bildikleri için ondan yardım istiyorlar ve hatta ona izleyicilerin ön sırasında özel bir yer veriyorlar. Onun bilgi birikimine güvenip ondan fikir almaları bir anlığına da olsa aralarındaki sınıfsal mesafeyi aşmalarını sağlıyor.
Kitabın en etkileyici yanlarından biri de mahkumların bayram günlerindeki coşku ve mutluluğuydu. Monoton günlerin ardından gelen bayramlar onların hayatında büyük bir değişiklik yaratıyor, kısa bir süre için de olsa. Bayram geldiğinde herkes çok meşgulmüş gibi davranıyor, herkes bir şeylerle uğraşıyor, kaba söz ve davranışlardan kaçınıyor, bayram heyecanını yaşıyor. Bir yılbaşı kutlamasında mahkumlar hamama götürülüyor ve bu basit olay onlar için tarifsiz bir mutluluğa dönüşüyor.
Kitaptaki şiddet öğeleri oldukça sertti. Şu ana kadar okuduğum Dostoyevski eserlerinden en çok şiddet ve ölüm barındıran kitabı olabilir. Mahpusta kürek ve sopa cezaları, bir işkenceye dönüşüyordu. Her mahpus soyulduktan sonra çavuşlar tarafından Yeşil sokak adı verilen koridordan geçirilip işkenceci subayın önüne getirilirdi. Cezayı veren subaylardan bazıları çok farklıydı. Adeta sopa vurmaktan haz alanlar vardı. Ruhları işkenceyle besleniyordu sanki. Bazıları ise sadece görevi gereği cezayı verir ve devam ederdi. Bu işkenceci subaylardan biri beni çok etkiledi. Değişik oyunlar numaralar yaparak mahpusu aldatır adete onunla dalga geçerek şiddetini uyguluyordu. İnsan doğasının karanlık tarafını gözler önüne seren bu sahneler, Dostoyevski’nin psikolojik derinliğini bir kez daha ortaya koyuyordu. Bu konuyla ilgili sevdiğim bir alıntı;
“Çağımızda hemen hemen her kişide bir işkenceci tohumu vardır. Ama bu hayvanca duyguların her insanda gelişimi bir değildir.”
Ayrıca sosyolojik açıdan benzer bir sevdiğim alıntı;
“Bir insana kendi benzerine fiziksel ceza verme hakkının tanınması topluluğun yaralarından biridir; bu yara bir yandan o topluluktaki özü ve vatandaşlık duygusunu kemirirken, öte yandan önüne geçilmez bir düzensizliğe de yol açar.”
Dostoyevski mahpustaki yalnızca insanları değil, hayvanların bile duygularını tasvir ederken karşımıza çıkıyor. Bir köpeğin ruh halini dahi büyük bir ustalıkla anlatıyor.
Bu kitap oldukça sürükleyici dili ve güçlü psikolojik tasvirleriyle oldukça okuyucuyu doyuruyor. Okurken zaman zaman kendimi Prison Break dizisindeki hapishane sahnelerini izliyormuş gibi hissettim. Kitapta mahkumların kaçış planları, rüşvet olayları, siyasi bağlantılar diziyi hatırlatan yanlar oldu. Şu ana kadar okuduğum en iyi Dostoyevski kitabı olabilir benim için. Tabi daha okumadığım sırada birçok kitabı var. Herkese kesinlikle öneriyorum benim için 10/10 puanı hakkediyor.