Kitabın ilk bölümleri az betimleme ile kısa kısa geçtiği için tüm kitap bu şekilde gidecek diye düşünerek edebi yönünün çok da güçlü olmadığını düşünmüştüm ilk başta. Ancak ilerledikçe yanıldığımı ve ön yargılı olduğumu anladım. Sonraki bölümlerde, aslında tüm bölümlerde rastladığım betimlemeler, anlatım, yazarın edebi yönünü ilk kitabı Nergisler Açarken e göre epey ilerlettiğini düşündürdü bana.
Olay örgüsüne diyecek bir şey yok zaten. Muhteşem bir romandı okuduğum. Gerçek hayattan alınmış olması, özellikle yazarın anne annesinin hikayesi olması daha da çekti beni.
Sabihanın çocukken yediği dayaklar içimi çok sızlattı. Aslında en kritik yaşlarında, sevgiye özellikle anne-baba sevgisine muhtaç olduğu yıllarda bunlardan mahrum büyümesi, neden yaramaz bir kız çocuğu olduğunu açıklıyor bana göre. O yüzden hastanelerde saklanması, kazanların içine girmesi vs bana pek de abes gelmedi.
Okula devam etmemesi biraz üzdü ama gerçekten kaderin önüne geçilmeyeceğini bir kez daha hissettirdi bana. Erzurumda doğmuş daha sonra dünya görmüş, pariste yaşamış ama gel gör ki yine erzurumlu bir gençle evlenmiş, köy hayatını tercih etmiş. Yani evlatlık verilmeseymiş, köyde büyüseymiş sanki yine ibrahimle evlenecekti diye hissettim.
Şiveli konuşmaların biraz abartıldığını düşündüm. Özellikle erzurumluların sabiha ismine"sebehe" diyeceklerini hiç ama hiç sanmıyorum :) diğer kelimeler daha yakın örneğin "giderıh gelirıh "vs daha olası.
Son sayfalarda sabihanın ağzıyla okuduklarım beni çok duygulandırdı. Koca ömür, kimler gelmiş geçmiş. Sonra kendi anne annemi, rahmetli baba annenmi, rahmetli dedelerimi düşündüm de haklarında ne kadar az bilgiye sahipmişim dedim. Yani e devlet olmasa onların anne babalarının ismini bile bilmezdim. Keşke zamanında sorma şansım olsaydı, kim bilir her birinden ne hikayeler çıkardı. Anca annemiz babamızın hikayesine hakimiz, artık torunlarımıza anlatmak düşüyo bize galiba.