Puan vermedi·312 syf.··Beğendi
· Toplum hayatına ve dünya siyasetine damgasını vuran milliyetçiliğin akademik araştırma konusu olarak görülmeye başlanması yakın zamana aittir. Ancak milliyetçilik düşüncesinin kökenlerini daha eskiye götürmek mümkün.
Milliyetçilik bir sosyal bilim konusu olarak ele alınması ise 1920 ve 1930'ları bulur.
Sömürge imparatorluklarının çözülüşünün de etkisiyle sayısı artan milliyetçilik çalışmaları, farklı etkenlere vurgu yapmakla birlikte milliyetçiliği giderek daha çok modernleşme sürecinin bir parçası ya da ürünü olarak algılamaya başladılar. 1980'ler ise pek çok milliyetçilik uzmanı tarafından bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Çünkü bu dönemde milliyetçilik tartışmaları büyük yer edindi.
Milliyetçiliğin farklı görüşlerinin dile getirildiği kuramların üretildiği bir literatüre kavuşmasının yakın bir zamana ait olmasının nedenleri bu kitapta irdelenmiş olup ve milliyetçiliğin sıcak çatışmalarda kendini gösteren saldırgan bir ideoloji olmadığı yaklaşımı savunulmuştur.
Çalışmasının amacını 1970'lerden bu yana batıda üretilen belli başlı milliyetçilik kuramlarını ayrıntılı ve sistematik bir biçimde ele almak,eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmek, geçmişteki milliyetçilik tartışmasının yetersizliğini göstererek, bugün kuramsal açıdan karşı karşıya olunan sorunları belirlemek, son olarak da tüm bu değerlendirmeler, eleştiriler ışığında milliyetçiliğin çalışmasında kullanılabilecek bir analitik çerçeve önerisinde bulunmak olarak belirten Umut özkırımlı çalışmasına milliyetçilik tartışmasının Tarihsel gelişimi ile başlar.
Buna göre 20 yüzyıl öncesinde, milliyetçiliği sistematik olarak ele alan belirli bir kuramsal çerçeve dahilinde açıklamaya soyunan çalışmalara pek rastlanmaz, nedeni ise bu dönemde yazılmış olan literatürün siyasi ve toplumsal örgütlenme biçimi olarak milleti, içe dönük, geleneklere dayalı, örgütlenme biçimlerine bir alternatif olarak görmeleri, milletin tarihsel gelişim sürecinde yeni ve daha ileri bir evre oluşturduğunu düşünmeleriydi.
Söz konusu çalışmalar milliyetçiliğin doğallığını sorgulamayan yalnızca anlaşılması yolundaki içeriklerdi.
Bir giriş, altı bölüm ve bir sonuçtan oluşan bu kitapta giriş kısmında çalışmanın amacı, çeviri sorunları, çalışmanın planı verilmiştir.
Milliyetçilik tartışmasının tarihsel gelişimi, temel soruları ve başlıca sorunlarını ele alan ikinci kısımda ise; milliyetçilik araştırmaları için dört dönemden söz edilir:
• Milliyetçilik düşüncesinin doğduğu 18. ve 19. yüzyıllar
• Milliyetçiliğin akademik araştırmalara konu olduğu ilk dönem (1918-1945)
• Milliyetçilik tartışmasının geliştiği ikinci dönem (1945-1990)
• Milliyetçilik tartışmasının yeni boyutlara taşındığı üçüncü dönem (1990'dan bugüne) (s.30)
Buna göre 18. ve 19. yüzyıllarda milliyetçiliğin büyük düşünürleri olup olmadığı sorusu pek çok sosyal bilimciyi karşı karşıya getirmiştir. Hangi düşünürlerin milliyetçi düşünür sayılması gerektiği bir tartışma yaratmıştır. Ve kimlerin bu gruba dahil olduğu tartışma konusu olsa da bu zamanda milliyetçiliğin kökenleri Alman romantik düşüncesine dayanmıştır. Önemli Alman düşünürlerinin, milliyetçi olup olmadıkları veya milliyetçilik düşüncesinin oluşumunda dolaylı veya doğrudan katkıları işlenmiştir.
19. yüzyıl milliyetçiliğin ahlaki ve felsefi boyutları ile tartışıldı bir yüzyıl olarak İki tür yaklaşımla karşılaşır, ilki milliyetçiliğe sempati ile bakan ,çalışmalarını daha çok belirli bir gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla kullanan düşünür ve bilim insanlarının partizan olarak adlandırabileceğimiz yaklaşımıydı. İkincisiyse, milliyetçiliğe karşı çıkan ve onu tarihsel gelişim süreci içinde geçici bir evre olarak gören eleştirel yaklaşımdı. ( s.38)
Ve yine birinci kısmın milliyetçilik tartışması, Tarihsel Gelişimi bağlamında ele alınan ilk dönemde ( 1918-1945), 1. Dünya Savaşı'ndan itibaren milliyetçiliğin daha tarafsız bir tutumla ele alınmaya başlandığı, 1918 ve 45 arası milliyetçilerin sistematik olarak incelendiği ilk dönem olarak ele alınır.
1918-45 arasında daha çok İki tür çalışmaya rastlanır. Bunların ilki, belirli milliyetçiliklerin tarihçeleridir. Bu eserlerde, ele alınan milliyetçilerin varlığı sorgulanmaz, neden ve nasıl soruları sorulmaz. Yalnızca söz konusu milliyetçiliğin gelişme öyküsü anlatılır.
İkinci tür çalışmaysa, milliyetçilik türlerini belirlemeye yönelik tipolojilerdir. (s.54)
İkinci dönem 1945-1990) de ise milliyetçilik çalışmalarının en yoğun ve verimli dönemidir çünkü sömürge imparatorluklarının çökmesi ve Avrupalıların egemenliğinde olan bölgelerde yeni devletlerin kurulması milliyetçilik çalışmalarında yoğun ve verimli bir dönemi beraberinde getirir. Bu döneme ait ilk çalışmalar modernleşme ekolünü benimseyen Amerikalı siyaset bilimcilerden gelir. Ve yine yazara göre bu ekolü benimseyen araştırmacılar, milliyetçilikten çok siyasi kalkınması sorunlarıyla ilgiliydiler. Ürettikleri çalışmalar Afrika ve Asya'da ki yeni siyasi sistemlerin karşılaştığı sorunların anlaşılmasına katkıda bulunmuş, ilk dönem milliyetçilik çalışmalarına egemen olan Avrupa'da yoğunlaşma eğilimini bir ölçüde olsa kırmıştı.
Toplumların gelişimine modernleşme penceresinden bakan Apter, Coleman, Binder, Halpern, Pye, Geertz ve Emerson gibi sosyal bilimciler çalışmalarında daha çok millet kurma sürecini ve milliyetçiliğin bu süreçteki rolüne eğilmişlerdi. Burada işlevselci yaklaşımla, geleneksel yapıların çöküşüyle yaşanan sıkıntıları aşmak isteyen toplumlar yeni yapılar geliştirmeliydi. (s.56)
Milliyetçilik araştırmalarında 1989'dan öncesine klasik dönem olarak isimlendiren yazara göre 89 90'dan itibaren yeni bir döneme girilmiştir. Burada klasik dönem milliyetçiliğin doğuşunu, kökenlerini açıklamakla yetindiği, ileri sürdüğü nedenlerinin bugün de geçerli olduğunu varsaydığı için eleştirilir. Koşuların çok farklı olduğu, küreselleşmenin dünyanın en ücra köşelerini bile etkisi altına aldığı günümüzde, Ulus Devleti neden hala en geçerli siyasi örgütlenme biçimi olduğu sorusu es geçilir. Ayrıca klasik milliyetçilik tartışmaları marjinal grupların deneyimlerini yok sayar. Etnik azınlıklar, siyahlar, kadınlar, sömürge sonrası toplumlar milliyetçilik tartışmasında kendilerine yer bulamaz. Ve 1990 sonrasında üretilen çalışmalar klasik dönemin bu eksikliklerini sorgular ve gidermeye çalışır.
Milliyetçiliği anlamaya çalışan araştırmacıların üzerinde yoğunlaştığı soru ve sorunlar ise 1970 sonrasında belirginleşti, bu yine bu dönemde giderek bir dizi kuramsal yaklaşım ön plana çıktı.
Kitabın bundan sonraki kısmında milliyetçilik tartışması üç temel soru çerçevesinde şekillenecek ve bu sorulara verilen yanıtlar bağlamında kuramlar ve kuramcılar anlatılacaktır. Araştırmacılar arasında taraf belirleyen sorular şunlardır;
• Millet nedir? Milliyetçilik nedir?
• Milletler ve Milliyetçilik ne zaman doğmuştur? Milletler ne ölçüde modern oluşumlardır?
• Farklı milliyetçilik türleri var mıdır? Varsa, bunlar nelerdir?
Özkırımlı kitabın üçüncü kısmında Milliyetçilikten Önce Milletler konu başlığı ile milliyetçilik kuramlarından ilki kabul edilen ilkçi/özcü yaklaşımı ele alır. Daha çok bir bakış açısı olarak değerlendirdiği ilkçi yaklaşım ise , milletleri doğal ya da eski çağlardan beri var olan yapılar olarak görenleri nitelemek için kullanılır. Yazar, ilkçi yaklaşım için İngilizce primordialism karşılığının kullanıldığını ve bunun ingilizcede iki anlama geldiğini söyler. Buna göre bunlardan ilki başlangıçtan beri var olan, diğeri ise ilk yaratılan ya da geliştirilen demektir.
İlkçilere göre bugünün milletleri, yüzyıllardan beri var olan bir birlikteliğin günümüzdeki uzantısıdır. Milletlere Orta çağda, hatta antik çağlarda bile rastlamak mümkündür. Değişen tek şey milletlerin büründükleri biçimdir, milli öz aynı kalır. Bu görüşü savunan yazarlara göre millet ortak bir kültürü, tarihi, dili ve toprağı paylaşan insanların oluşturduğu topluluktur. Milletleri yöneten seçkinlerin ellerindeki araçlar kontrolleri altındaki teknolojik farklılaşsa, gelişse de, milleti oluşturan temel özellikler değişmez. İlkçiler milletlerin hayatında, tarihin ayak oyunlarından kaynaklanan gerileme dönemlerinin olabileceğini kabul ederler. Ancak kötü talih milli özü yok edemez: yapılması gereken milletlerin uyandırılması, milliyetçilik ateşinin yeniden yıkılmasıdır. (s.79-80)
Ve yine kitapta ilkçilik kavramı için üç temel nitelik olduğu öne sürülür:
• İlk olma niteliği taşıyan birincil bağımlılıklar verili'dir, her şeyden önce vardır, hiçbir şeyden türememiştir. Kökenleri kestirilemeyecek kadar uzun bir geçmişleri vardır.
• İlk olma niteliği taşıyan duygular anlatılamaz, kelimelerle ifade edilemez, ama zorlayıcıdır. Bir topluluğa üye olan kişi zorunlu olarak, o topluluğa ve topluluğun alışkanlıklarına karşı bir bağlılık duyar. Bu bağlılık bağlayıcıdır.
• İlkçi bağlılık özünde bir duygu, bir heyecan işidir. Kişisel çıkarlarla ilişkisi yoktur.
Buna göre birincil bağlılıklar her şeyden önce var olan, hiçbir şeyden türemeyen toplumsal ilişkilerden bağımsız duygu ve heyecanlardır; çözümlenemezler ama çok güçlü ve bağlayıcıdırlar.
Ancak bu çalışmada kuramlara yöneltilen eleştirilerde yer aldığından ötürü ilkçi yaklaşımın yukarıda belirtilen etnik kimliklerin ve onu oluşturan din, dil, kan bağı gibi nesnel ögelerin verili olduğu ve kuşaktan kuşağa değişikliğe uğramadan aktarıldığı düşüncesi eleştirilir. Buna göre etnik kimliklerde bireysel seçimler ön plandadır, etnik kimlikler, toplumsal ilişkiler çerçevesinde yapılanıyor, kurgulanıyor. Yani her kuşakta yeniden tanımlanıyor.
Milliyetçilik Kuramlarının dördüncü kısmında modernist yaklaşımın ne olduğu irdelenmiştir. Modernis bakış açısı milliyetçilik üzerine çalışan araştırmacıların en fazla rağbet ettiği kuramsal çerçevedir.
Bu yaklaşıma göre Milletler ve milliyetçilik kapitalizm sanayileşme, merkezi devletlerin kurulması, laikleşme gibi modern süreçlerle birlikte ya da onların ürünü olarak ortaya çıkar. Milliyetçiliği bu süreçlerden bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Ve yine bu başlık içerisinde modernleşme kuramını kabul eden bazı kuramcılar ele alınmış olup kuramlarına ve bunlara yöneltilen eleştirilere yer verilmiştir. Bu kuramlar kısaca;
• Tom Nairn ve Dengesiz Kalkınma
• Michael Hechter ve İç Sömürgecilik
• John Breuilly ve Bir Siyaset Biçimi Olarak Milliyetçilik
• Paul R. Brass ve Milliyetçiliğin Seçkinlerce Kullanımı
• Eric J. Hobsbaw. Ve İcad Edilen Gelenekler
• Ernest Gellner ve Yüksek Kültürler
• Benedict Anderson ve Hayali Cemaatler
• Miroslav Hroch ve Milli Hareketlerin Üç Evreli Gelişimi
Kitabın beşinci konusunu Milliyetçilik Tartışmasına Etno-sembolcü Katkılar adıyla etno-sembolcü yaklaşım oluşturur.
Buradan modernizmin eleştirisinden yola çıkarak geliştirilmiş bir yaklaşım anlatılmıştır.
Etno-Sembol, milliyetçilik çözümlemelerinde etnik geçmişe ve kültüre ağırlık veren kuramcıları nitelemek için kullanılır. Bunlar ilkçiliği reddeder, modernist açıklamaları ise yetersiz bulurlar. John Armstrong, Anthony Smith, John Huchinson gibi etno- sembolcüler, ilkçi ve modernci yaklaşımdan hareketle bir senteze ulaşmaya, orta bir yol bulmaya çalışırlar.
Etno-sembolcüler, ilkçiler ya da modernistlere oranla daha türdeş bir kategori oluştururlar. Milliyetçilik çözümlemeleri büyük ölçüde benzerlik gösterir. Vurgu yaptıkları etkenler öne sürdükleri savlar temelde aynıdır. Buna göre milletlerin gelişim süreci geniş bir zaman dilimi içinde ele alınmalıdır Çünkü modern milletlerin doğuşunu etnik geçmişlerini dikkate almadan açıklamak mümkün değildir. Bugünün milletleri modern öncesi dönemin etnik topluluklarının devamıdır. İki Yapı gelişmişlik düzeyi açısından farklıdır, tür olarak değil. Etnik kimlikler düşünüldüğünden daha dayanıklıdır, tarihin kurduğu tüm tuzaklara karşın özlerini yüzyıllar boyu korurlar. Modern dönemin milletleri, yıllanmış etnik kültürlerin gölgesi altında şekillenir. Geçmişten gelen mitler, semboller, törenler bugünün milliyetçiliklerinin içeriğini belirler, söylemlerin ana dolu maddesini oluşturur. Etno-sembolcüler, milliyetçiliğin modern çağın ürünü olduğunu kabul ederek ilkçilerden ayrılırlar. Öte yandan milliyetçiliği kapitalizm, endüstrileşme gibi modern süreçlerle açıklayan kuramlarla da yetinilmemesi gerektiğini öne sürerler cünkü bu tür yaklaşımlar etnik bağlılıkların kalıcılığını göz ardı etmektedir. Doğru bakış açısı daha uzun bir tarihsel dönemi kapsamalı, bugünün milletlerini etnik atalarıyla aynı potada değerlendirmelidir. (s.191)
Etno-sembolcülüğn tanımının ardından etno-sembolcü kuramm ve kuramcılar ele alınır. Bunlar;
• John Armstrong ve tarihsel bakış açısı
• Anthony Smith ve milletlerin etnik kökeni
kuramları olup, etno- sembolcü yaklaşımın eleştirisi ise dördüncü kısmın son konusudur.
Milliyetçilik Kuramlarının beşinci konusu önceki konularda bahsi geçen Kuram ve yaklaşımların eksiklerinden yola çıkılarak, alternatif yeni yaklaşımlardan söz edilmiştir. 1980'li yılların sonlarından itibaren milliyetçilik tartışmasına yeni bir döneme girildiğini konunun başında belirten yazar, burada geriye dönüp eski tartışmaların eleştirel bir gözle irdelenmeleri gerektiğini söyleyecektir. Bu yeni dönemdeki milliyetçilik araştırmacıları geçmiş dönemin eksikliklerine dikkat çekerek onların unuttuğu ya da görmezden geldiği konuları gündeme getireceklerdir, böylece kuramsal açılımlar üreterek klasik milliyetçilik tartışmasını aşacaklardır. Yeni dönemin araştırmacıları her an görmekte oldukları şeylerin nedenlerini araştırmaya, aramaya çabalayacaklardır.
Umut Özkırımlı' ya göre çalışmanın buraya kadar olan bölümlerinde ayrıntılı olarak incelediğimiz kuram ve yaklaşımların ortak özelliği büyük ölçüde egemen söylemleri devam ettirmeleriydi. Ele aldığımız milliyetçilik çözümlemelerinin hiçbiri ezilen, sesleri bastırılan kesimlerin, örneğin bağımsızlıklarını uzun mücadeleler sonucu elde etmiş eski sömürgelerin ya da kadınların, siyahların, etnik azınlıkların, işçi sınıflarının bakış açılarına yer vermiyorlardı. Bu noktadan hareket eden bir dizi araştırmacı, milliyetçilik literatüründeki bu şaşırtıcı eksikliği sorgulamaya, o güne dek görmezden gelinen kesimlerin deneyimlerini dikkate alan yaklaşımlar üretmeye başladı. Bunlar arasında en önemlileri kadını, eskiden sömürge olan toplumların deneyimlerini, milliyetçiliğin gündelik hayat boyutunu ön plana çıkartan yaklaşımlarla öznelliği ve kişisel anlatılar arasındaki kaçınılmaz farklılıkları temel alan postmodernist açılımlardı. (s.217)
Milliyetçiliğin toplumsal cinsiyet boyutu Nira Yuval- Davis, Florya Anthias, Denis Kandiyoti, Kumari Jayawardena, Sylvia Walby ve Cynthia Enloe gibi araştırmacılar tarafından gündeme getirildi. Çalışmalarına toplumsal cinsiyet boyutuna katan araştırmacıların yapmaya çalıştığı, kadınların milliyetçi projelere nasıl katıldıkları, hangi rolleri oynadıklarını ya da oynamak zorunda bırakıldıklarını araştırıyor, bu rolleri deşifre ediyorlardı. Başka bir deyişle kadınların evde unutulmasına tepki gösteriyorlardı. ( s.218)
Klasik döneme ait çalışmaların bir başka özelliği de Batı merkezci tutumlarıydı. Emperyalizm ve sömürgecilik başından beri bu geleneğin en önemli birleşenlerinden biriydi. Avrupa'nın demokratik kazanımları örneğini vatandaşlık haklarının geniş kitlelere yayılması oralarda bir yerlerde başkalarının bu haklardan mahrum bırakılmasına bağlıydı. Avrupa ve ötekiler arasındaki bu karmaşık diyalektik, merkez ve çevre kültürler, kent ve kırsal kesim, egemen ve egemen olmayan milliyetler doğu ve batı arasındaki ilişkilerde de tekrarlanıyor.
Ötekilerin dışlanan bir konuma yerleştirilmelerinin araştırılması Avrupa dışındaki akademisyenlere düşen bir görevdi. Özellikle Hintli akademisyenlerin amaçları batının Egemen söylemlerinin altta olanların sesini nasıl bastırdığını ortaya sermekti. Bu söylemlerin elindeki en önemli araç bilgiydi. Dolayısıyla bilge'nin dünyayı egemenlik altına almak için nasıl kullanıldığı sergilenmeliydi. Batının akılcı anlayışı, batılı olmayan kültürleri bilimsellikten uzak bir gelenekçilik olarak nitelendiriyordu.
Ve yine bu konu bağlamında klasik dönem araştırmacıları Makro açıklamalar peşinde koşarak gündelik hayatı geride bırakıyorlardi. Oysa milliyetçiliğin varlığını sürdürebilmesi her gün yeniden üretilmesine bağlıydı. Soyut bir topluluk olarak hayal edilen Milletler var olduğunu kendine sürekli hatırlatmalıydı. Bu süreğen hatırlatma eylemini şarkılar, danslar, lehçeler, töreler, alışkanlıklar, batıl inançlar, önyargılar, hatta korkular, kaygılar, sıkıntılar besliyordu. Çoğu insana son derece doğal gelen bu hatırlatma milli bilincin bir dünyayı algılama biçimini, milli kimliğinse bir yaşam tarzına dönüşmesini sağlıyordu. Böylelikle milletin varlığı güvence altına alınmış oluyordu. (s.220)
Kısaca yeni dönem çalışmaların üzerinde durduğu nokta; milliyetçilik ve milli kimlik etnisite, ırk, vatandaşlık, toplumsal cinsiyet, sınıf konuları üzerine yapılan araştırmalar dikkate alınmadan çözümlenemezdi. Burada üzerinde durulan bir diğer nokta da kimliğin parçalara bölünerek değil, bir bütün olarak ele alınması gerektiğiydi.
Milliyetçilik tartışmasında yeni bir döneme girildiğini anlatma çabasında olan yazar bu savını iki somut örnekle desteklemeyi tercih eder. Burada sırasıyla milliyetçiliğin gündelik hayatta yeniden üretimini büyüteç altına alan Michael Billing ile milliyetçiliğin toplumsal cinsiyet boyutunu araştıran Nira Yuval-Davis ve Floya Anthias' ın yaklaşımlarını anlatılacaktır.
Bu bağlamda Michael Billing' in milliyetçiliğin yeniden üretimine, milli semboller gündelik hayatın alışkanlıklarına siner, düşüncelere, tepkilere yerleşir. Böylelikle içinde yaşanılan ortam milli ortama dönüşür. Milli kimlik her gün sayısız minik alışkanlıkla yeniden üretilir, bu süreç öylesine doğal ve sıradan bir şekilde yaşanır ki dikkat bile çekmez. Milli semboller göze çarpmadan kendilerini göster, millet farkına varılmadan fark edilir. Billing yerleşik milletlerin her gün yeniden üretilmelerini sağlayan bu ideolojik koşullandırmaya banal milliyetçilik adını verir.
Ve yine ona göre sosyal bilimciler milliyetçiliği yeniden üretiminde iki yöre sahiptir, akademisyenler bu sürece iki şekilde katkıda bulunur;
• Milliyetçiliği yansıtarak
• Milliyetçiliği doğallaştırarak
Kimi araştırmacıya göre milliyetçilik saldırgan, yayılmacı hareketlerle aynı şeydir. Akıl ve mantıkla ilgisi olmayan bir ideolojidir.
Milliyetçiliği doğallaştıran yaklaşıma göre ise Ulus devlete duyulan bağlanan insan doğasından vazgeçilmez bir parçası olduğu öne sürülür ve milli bağlılığı psikolojik bir gereksinime indirgerler.
Ve yine kuramcıya göre kimi araştırmacılar her ikisini de yapmakta, milliyetçiliği hem yansıtmakta, hem de doğallaştırmaktadır.
Milliyetçilik çalışmalarının en fazla üzerinde durduğu konulardan biri de farklı toplumsal grupların milliyetçi projelere ne ölçüde ve nasıl katıldığıydı. Özellikle kadınların milli ve teknik projelere ne şekilde katıldıklarının, onlardan nasıl etkilendiklerinin hiç sorgulanmamış olmada dikkat çekiciydi. Bu eksikliğin farkına varanlar Kumari Jayawardena, Cynthia Enloe, Floya Anthias ve Nira Yuval-Davis gibi araştırmacılar oldu. Bu bağlamda Yuval - Davis ve Anthias' ın eseri oldukça önemliydi çünkü bu çalışma kadınların millet ve devlet kurma süreçleri ile ilişkisini kuramsal olarak inceleyen ilk eser olma niteliğini taşıyordu. Ve bu iki araştırmacaya göre kadınların milli ve etmek süreçleri beş farklı şekilde katıldıkları öne sürülür.
• Etnik toplulukların üyelerini doğurarak
• Etnik milli grupları birbirinden ayıran sınırları yeniden üreterek
• Etnik topluluğun/milletin ideolojik yeniden üretimine katkıda bulunarak ve etnik milli kültürü kuşaktan kuşağa aktararak
• Etnik/ milli farklılıkları belirleyen bir simge olarak
• Doğrudan milli ekonomik, siyasi ve askeri mücadelelere katılarak.
Ve Yuval- Davis ' e göre milliyetçi hareketlerde 3 temel boyut vardır. Oradan ilki topluluğun kökeni ve ırkını temel alan şecereci boyuttur. İkincisi milletin kültürünü ön plana çıkar kültürel boyuttur. Üçüncüsü ise siyasi üyeliği temel alan vatandaşlığa dayalı boyuttur. Burada ısrarla altını çizdiğin nokta ise milliyetçi hareketin tek bir boyuttan oluşmadığıdır her milliyetçilik belirli ölçülerde 3 boyutu da içerir. Hangi boyutun daha etkili olduğu ya da boyutların birbirleriyle nasıl etkileşime girdiği toplumdan topluma, dönemden döneme değişiklik gösterir. Bu anlamda genellemelerden mümkün olduğunca kaçınmak gerekir.
Ve böylece yazar milliyetçilik tartışmasını, yeni yaklaşımlar da dahil olmak üzere tüm boyutları ile ele alır ve son bölümde sonuç yerine bir değerlendirme yapar.
Ona göre literatürdeki en yaygın sınıflandırma olarak, milliyetçi kuramları; ilkçiler, modernistler ve etno-sembolcüler olarak ayıran sınıflandırma pek çok açıdan sorunludur. Kuramcıların denemek için kullanılan terimler yerli yerine oturmuyordu hatta bunlar çoğu zaman okuyucuyu yanlış yönlendiriyordu. Ve bu el işçiler bağlamında milliyetçilik kuramcılarını özcü ve yapılanmacı olmak üzere iki gruba ayırmanın daha yararlı olacağını düşünüyor.
Umut özkırımlı bu sınıflandırmada özcülük tanımı için şu ifadeleri kullanır: özcülük bir topluluktaki çeşitliliğin o topluluğun tanımadığı düşünülen tek bir özelliğe indirgenmesidir. Bu tanımlayıcı öz o topluluğun en önemli niteliği olarak görür genellikle söz konusu özün vazgeçilmez olduğuna ve doğa tarafından verildiğine inanılır. Farklı özlere sahip kültürel kategorilerin gerçekten var olan ve kolaylıkla belirlenebilir, ilk görüşte tanınabilir insan topluluklarına tekabül ettiği varsayılır. Daha şaşırtıcı olanı ise her kategorinin yalnızca bu özelliğe bakılarak anlaşılabileceği düşüncesidir Bu özelliğin diğerlerine nasıl etkileşime girdiği önemsenmez.
Özcü bakış açısına göre bireylerin tek bir milliyeti vardır, bir cinsiyeti olduğu gibi. Birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış bu kimlik kategorileri bireyin farklı yönlerini yansıtmaktadır. Dolayısıyla aynı birey her kategoriye göre farklı tanımlanabilir.
Yapılanmacı terimine gelince, toplumsal kültürü oluşturan gelenek, dil, din gibi öğelere yüklenen anlamlar ve veriler değeri değişen koşullara göre sürekli yeniden tanımlanır. Toplumsal hayata yön veren koşullar değiştikçe, topluluğun anlam değer sistemleri de değişecektir, yeni koşullara uyumlu hale getirilecektir. Buna göre etnik topluluk üyeleri verili ve değişmez ölçütlere bağlı değildir o topluluğun üyeleri tarafından belirlenir ve zaman içinde değişiklik gösterir.
Ve son olarak yazar kitabın genel kısmında yer verdiği kuramları eleştirerek onların ne için olamayacağını ve yeni kurama alternatifler de üreterek daha geniş yer verip izah ettikten sonra milliyetçiliği anlamak için analitik bir çerçeve önerisinde bulunur.
Buna göre tüm milliyetçilikleri açıklayacak genel bir kuram üretilemez. Tek bir milliyetçilik yoktur milliyetçilikler vardır, milliyetçilikleri birleştiren milliyetçi bir söylemdir ve bu söylemin üç temel özelliği vardır;
ilki millet her şeyden önce gelir milletin çıkar ve değerleri diğer tüm çıkar ve değerlerden üstündür. İkincisi milliyetçilik söylemi milleti tek meşruiyet kaynağı olarak görür burada yalnızca siyasi meşruiyet değil daha genel bir meşruiyet kavramından söz edilir millet adına hareket etmek normal koşullar altında hoş görülmezken hatta suç sayılabilecek bir davranış ve eyleme göz yumulmasını sağlar
Ve üçüncüsü milliyetçilik söylemi dünyayı ikili kategorilere ayırır biz ve onlar dostlar ve düşmanlar gibi kimlikler ve karşıt kimlikler üretir.
Ve yine bu analitik çerçeve içerisinde milliyetçi söylemin her gün yeniden üretildiği sürece etkili olabileceği sıvıyla birlikte milliyetçi söylem farklı şekillerde yaşanır, yeniden üretilir. Bu nedenle milliyetçilik çözümlemeleri kimliğin ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet ve sınıf boyutlarında dikkate alma yer almaktadır.