·524 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Kasım 2024 00:18 kitabı bir solukta okuyanlardanım. evet bazı bölümler tekrara düştüğü için biraz sıkıcı ilerledi ama yine de kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında yer alıyor masumiyet müzesi.
anlatım o kadar kuvvetli ki, kendinizi bazan fuaye'de kemalle zaim sohbet ederken hemen yan masalarında, bazan feridun, füsun ve kemalle birlikte bir yazlık sinemada, bazan istanbul'un tarihi sokaklarında gezinirken, bazan çukurcuma'da nesibe hanım'a taziye ziyaretinde, bazan da kemalle füsun büyük semiramis oteli'nde dans ederken fransızların hemen arkasındaki masada bulabiliyorsunuz.
hayattayken kaybettiklerimizi yeniden kazanabiliriz belki; ama terk-i diyar edenler için tek çözümün anılara mahkumiyet olduğunu acı ve biraz da saplantılı bir bakış açısıyla vurguluyor orhan bey.
birini hala yaşıyorken, karşısında oturuyorken, dokunabileceğin kadar yakınındayken kaybedebileceğin gerçeğiyle yüzleşmek bende kötü bir his bıraktı.
kemal'in yaşadığı şey, ilk başlarda aşktan daha baskın bir şekilde hissettiği şehvet ve tutku duygularıydı. füsun, nişandan sonra bir daha kemal ile görüşmeyerek bu duyguların saplantılı bir aşka evrilmesine neden oldu. füsun, kemale yaşattıklarında haksızdı diyemem; ama sibel'in varlığını, yakında nişanlanacaklarını biliyordu. kaldı ki nişan günü bile kemalle buluşmuştu. içinde bulunduğu durumun tamamen farkındaydı. bu sebeple 8 yıllık "ders verme" eylemi bana biraz samimiyetten uzak geldi. çünkü ancak hiçbir şeyin farkında olmayıp sonradan öğrenen biri bu denli gaddarlaşacak kadar incinebilirdi ki arada gerçekten aşk varsa bu durumda bile hiçbir ceza uzun yıllar süremezdi. (feridun ile hiçbir zaman gerçekten karı koca olamadıkları için füsun'un evli olması kemalle kavuşmalarına engel olarak düşünülmemeli. sonuçta feridun'un biraz da filmcilere yakın olmak için füsunla evlenip içgüveysi gittiğini biliyoruz.)
aylarını, yıllarını füsun'u için savaşarak geçiren kemal, tam işleri yoluna koydu derken, orhan pamuk'un içi boş ve temeli zayıf bir tartışma senaryosuyla yeniden ve geri dönüşü olmayacak biçimde füsun'u kemal'den ayırmasını ziyaretçilerin müzesindeki eşyalar ile füsun'u bütünleştirebilmesi için yaratması gereken maneviyatın bir sonucu olarak açıklayabiliyorum. hikayenin mutlu sonla bitmeyişi, okurların kemal'in içinde bulunduğu buhranı ve çektiği acıyı yüzeysel de olsa anlayabilmesini ve eşyalarda geçmişi bulma, aralarında bağ kurma duygusunun kuvvetlenmesini sağlıyor, okurları eşyalara yakınlaştırıyor kanaatimce. büyük acılar yaşadıktan sonra kavuşup, çok güzel bir gece geçirmişken, nişanlanmışken, birbirlerini ne kadar mutlu edebileceklerinin ikisi de farkındayken; sabahında alkol alan, yıldız olamayışına öfkelendiği için şuursuzca arabayla ağaca çarpan ve ölen bir füsun, her ne kadar yukarıda değindiğim gibi müze eşyalarıyla okur arasında bağ kurma amaçlı olsa da bende gerçeklikten uzak ve aceleyle geçiştirilmeye çalışılan bir son izlenimi yarattı. ayrıca kemal'in küpeyi nasıl oldu da farkedemediğini de anlayamadım.
Aklımda soru işaretleri bırakmasının yanı sıra sürükleyici anlatımıyla beni alıp yıllar öncesine götürmeyi başardı.