Puan vermedi·444 syf.····Okunma: 31 Ekim 2024 10:47 Beni bu sene en çok üzen kitap olan bu kitabı epey bir süre unutmayacağım bence.
Kitap hiç aklıma gelmeyecek bir konuydu, akıl hastanelerinde hiç hasta olmadığı halde yatırılan insanların olduğu dönemleri anlatıyordu; psikiyatrinin öneminin olmadığı dönemleri...
Düşünün ki; gücü elinde bulunduran herkes (çoğunlukla erkekler), istemediği şeyleri yapan kadınları en basitinden akıl hastası ilan ediyor ve hastaneye kapattırabiliyor. E aynı dönemde akıl hastalarının toplumdan izole edilip, bir daha asla topluma karıştırılmaması gerektiğine inanılıyormuş ki; kitapta okuduğumuz drama kurgusundan daha fena akıl almaz kötülükler yaşanmış olmalıdır...
Kitabı okurken, hele ki yarısından sonra nefesim çok sıkıştı kalbim çok çarptı ve çok üzüldüm. Akıl hastanesine ben şu aklımda kapatılmışım gibi, nasıl ispat ederim diye düşündüm durdum baş kahramanımızla.
Sonuç olarak 10'da 10luk bir kitap okudum, sizlerin de okumasını tavsiye ediyorum.
Böyle derin dram okuyup, şu dönemde hayatın içinden biraz olsun kopmak istiyorsanız kaçırmayın derim.
Yazarımıza puanım 10, kalemine sağlık ve dilerim bir süre sonra yeniden satırlarında görüşürüz... :)
Kitapta 1930lu senelerde yaşayan Clara ile günümüzde yaşayan Izzy'nin dilinden iki çeşit anlatım var. İkisinin kesiştiği nokta da, Izzy'yi evlatlık alan karı kocanın Clara'nın yattığı akıl hastanesinin terkedilmiş virane binayı izin alarak araştırma konusu haline getirdiklerinde gerçekleşiyor. O terkedilmiş akıl hastanesinde Clara'nın eşyalarının, sevdiği Bruno'ya hiç gönderilmemiş mektuplarının ve de günlüğünün bulunduğu sandığı bulduktan sonra, eksik kalan hikayesini bir şekilde tamamlamak da kızımız Izzy'ye düşüyor...
Kendi hayatı da oldukça dramatik olan Izzy'nin de annesi maalesef ki zamanında babasını öldürmüş bir cinayet zanlısı olarak hapishanede. Ancak Izzy annesine öfkesini, göstermekten korktuğu sevgisini ve de güvensizliğini de paylaşıyor bizimle. Ve annesinin neden babasını öldürdüğünü sorgulayamıyor bile içine düştüğü durumlardan. Zaman içinde bunu da okuyoruz tabii.
Clara'ya gelince, maalesef ki kendi statüsünde olmadığı için sevmesine hak verilmeyen Bruno'dan ayırıp başka bir zenginle evlendirmek isteyen babasına karşı çıktığı için; bir akşam evden ayrılmaya karar verdiği esnada, sandığını eşyalarıyla doldururken akıl hastanesi çalışanları gelip götürüyor Clara'yı Babasının emriyle.
Kitabı bundan sonra öfke, endişe, üzüntü, nefret, kısıtlı sevinçler, ah şimdi kurtuluyor mu acaba demeler içinde okuyup duruyorsunuz. Ama bu akıl hastanesi hiç de öyle kolay kurtulabileceğiniz yer değil. İlk akıl hastanesi nispeten ayrı odalarda kalmaya izin verilen bir mekanken "tedavi edilmediği halde, tedaviyi reddediyor" dedikleri Clara'yı, babasının isteğiyle daha da kötü bir akıl hastanesine gönderiyorlar. Sonrası büsbütün karmaşa halini alıyor. Hamile biri akıl hastanesinde ne kadar ve ne şekilde hayatta kalabilir sizce?
Velhasıl kitap boyu her duyguyu yaşayacağınıza inanabilirsiniz! Ama benim en çok gerildiğim sahne, Izzy'nin evlatlık alındığı aileden sonra okuduğu okuldaki çocuklar tarafından zorbalığa uğradığı sahnelerdi. Ve en ağırı da, üvey anne babasının araştırma yaptığı akıl hastanesinin yakınında arkadaşlarıyla bir kamp kurmaları sonrası; gecenin en karanlık saatinde zorlanarak ısrarla o akıl hastanesine götürülmesiydi. O akıl hastanesinin bodrum katında, inceleme yapıyoruz ayağına o kızı mumları söndürüp bir morg kutusuna koyup kapattılar. Neyse ki, anne babasına yardım eden ailelerden birinin oğlu da olan bir erkek arkadaşı bunu farkedip kurtardı sonra ama o kızın orada kapalı kaldığı sahneler geçene kadar nefesimin nasıl sıkıştığını; o okul arkadaşlarına nasıl öfke dolduğumu size anlatamam yaa...
Okuyun da siz de sinir olun, daha da fazlası var diyorum; o kadar... :)
Sevgilerimle...