Puan vermedi·1416 syf.····Okunma: 09 Kasım 2024 18:38 O bir asker, öğretmen, veteriner ve muhteşem bir hikaye yazarı… Evet Ömer Seyfettin’in Bütün Hikayeleri’ni 40 gün gibi bir sürede okudum. Yayınevi hikayeleri sıralarken kronolojik olarak ilerlemesinden dolayı ilk hikayelerinde Osmanlıca çok fazla kelime bulunuyordu. O yüzden okuyup anlaması zor olsa da ilerleyen kısımlarda dilde sadeleşmeye ve Türkçe kullanıma ağırlık vermiştir.
Yazarımız 1884 yılında Gönen’de doğmuştur. İlinden İsyanı, 1. Balkan savaşı, Trablusgarp savaşı ve 1. Dünya savaşı’nda asker olarak görev yapmıştır. Rütbesi zamanın üsteğmenidir. 1909 yılında Selanik’te 3. Kolordu’da görev almıştır. Balkan çetecilerinin Türk düşmanlığını dile getirdiği Bomba, Beyaz Lâle, Tuhaf Bir Zulüm adlı öyküleri, bu görevleri sırasında edindiği izlenimler sonucu yazdı.
Ne kadar hikayelerin çocuklar için yazıldığı kanısı olsa da Ömer Seyfettin hikayeleri çocukken okunmaması gereken hikayelerdir. Çocukken okuduğum Bomba hikayesi özellikle beni derinden yaralamıştır. 1400 sayfalık bütün hikayelerinin olduğu bu kitapta ise önceden okumuş olduklarım Bomba, Beyaz Lale, Bir çocuk Aliko, Forsa, Yüksek Ökçeler, Çakmak, Yalnız Efe, Başını vermeyen şehit ve Falaka’ dır.
İttihat ve Terakki’ de bulunmasından dolayı Türkçü olarak bilinen hikaye yazarı yazım dili olarak oldukça sade bir dili tercih etmiştir. Üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen hikayeleri anlaşılırdır. Hikayelerinde Osmanlıcılık fikrine sert eleştirilerde bulunur. Hikayelerinin sonu düşündürücü ve muzipçedir.
Okuduğum hikayeler arasından beni en çok etkileyenleri; Yalnız Efe( kadının gücü), Eleğimsağma(gökkuşağı), Efruz Bey(Zübük demek istiyorum), pembe incili kaftan(milliyetçilik), Bir Çocuk Aliko( vatanseverlik), yüksek ökçeler( sahtekarlık), çakmak( muzip), falaka( yalan), beyaz lale(zulüm) ve aklıma şuan gelmeyen niceleri…
Kuşağını etkileyen felsefi, edebi, siyasi ve bilimsel kuramların farkında olan yazar, Darwin’i ve dönemindeki evrim anlayışını içinde barındıran iki öykü ile karşımıza çıkmaktadır.Bunlar, Gizli Mâbet kitabında yer alan "Kesik Bıyık" ve "Pireler" adlı öyküleridir.Ömer Seyfettin'in, "Kesik Bıyık" adlı öyküsünden bir kesit şu şekildedir;
“Darwin denilen herifin sözüne inanmalı. Evet, insanlar mutlaka maymundan türemişler! Çünkü işte neyi görsek hemen taklit ediyoruz; oturmayı, kalkmayı, içmeyi, yürümeyi, durmayı, hâsılı hâsılı her şeyi…”
Seyfettin'in, Gizli Mâbet kitabındaki bir diğer öyküsü olan ve özellikle Darwin sonrası maddi dünya algısını bir şekilde içeren akılcı Batı tıbbı karşısında eski usul hekimliğin yerildiği, "Pireler" adlı öyküsünden bir kesit şu şekildedir;
“Siz istersiniz muska…siz istersiniz üfürük…Siz istersiniz ilâç! Halbuki hastalıkların evvelâ sebeplerini bulmak lazım! Bu sebep bulununca şifâ bulundu demektir! Senin köpek hasta, niçin?…Allah dünyada hiçbir hayvanı, hiçbir âzâyı vazifesiz yaratmadı. En fena hayvanların, en muzır mikropların bile vazifeleri vardır. Dört ayaklı hayvanlar çok tembeldirler. Allah bunların üzerine pireleri koydu. Niçin? Uyandıkları zaman rahatsız olup tekrar uyumamaları için…Bu pirelerin ısırmalarından kaşınarak hareket, yani jimnastik yapmak için…Siz ne yaptınız? Bu köpeği yıkadınız. Üzerine kolonya sürdünüz. Vücudunda hiç pire kalmadı. Rahat uyumağa başladı. Uyandı tekrar uyudu. Uyandıktan sonra onu uyutturmayacak hayvanlar üzerinde yoktu. Uyuya uyuya iştahı kapandı. Midesi bozuldu. Yemedi, içmedi, hareket etmedi. Vücudu toksin doldu. Hastalandı. Bir ay daha üzerine pire koymaya idiniz, açlıktan halsizlikten ölecekti!…”
“…sonra sineklere, farelere, vızvızlara, kedilere geçti. Küçük buzağıları koşturmak için tabiat, burunlarının dokunamayacağı bir yere, meselâ kuyruklarının dibine bir takım muacciz (taciz eden) sokucu sinekler musallat ediyordu. Darwin’in hakikatlarını dinliyordum…”
Ömer Seyfettin, "Pireler" öyküsünde bahsettiği, Osmanlı’ya dek akseden, “Darwin’in hakikatları” olarak tanımladığı bu kavramsal çerçeve, aslında döneminde Darwin’e de çok yabancı olmayan; evrimsel biyolojinin işleve ilişkin açıklama biçimlerine önemli bir süre egemen olan uyarlanma (adaptasyon) kavramına karşılık gelmektedir. Bu görüşe göre her canlının, canlıdaki her bir organın bir işlevi bulunur. Bu işlevi tanımlayan ise, canlıların içine doğdukları, onların biyolojisinden bağımsız çevrelerin oluşturdukları çözülmesi gereken sorunlardır.
23 Şubat 1920'de hastalığı ağırlaşan Ömer Seyfettin, Üsküdar'daki Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne kaldırıldı. 6 Mart 1920'de 35 yaşında hayatını kaybetti. Önceden teşhis edilememiş olmakla beraber, yapılan otopsi sonucunda hastalığının diyabet olduğu belirlendi.Hastanede kimsenin ziyaret etmemesi ve cenazesine sahip çıkılmaması nedeniyle kimsesiz olduğu düşünülen Ömer Seyfettin'in naaşı, tıp fakültesi öğrencilerinin dersinde kadavra olarak kullanıldı.Naaşının kadavra olarak kullanıldığı fotoğraf bir gazetedeki tıp haberinde yayımlanınca Ömer Seyfettin'i tanıyanlar hastaneye gitti ancak Seyfettin'in başının gövdesinden ayrıldığı anlaşıldı.Ancak bu iddia, söz konusu görselin 1890 yılında Mekteb-i Tıbbiye’de (Tıphane-i Amire) çekilmiş bir kadavra görüntüsüne ait olduğu anlaşıldığından yalanlanmıştır.Ayrıca Ali Canip Yöntem ve Halit Fahri Ozansoy, Ömer Seyfettin’i öldüğü gün dahi ziyaret ettiklerini aktarmaktadır.
Kitabı zevkle okudum.Keyifli okumalar dilerim…