-“Bakın alışkanlıklarınıza bağlılığınız çok dikkatimi çekti… yani her sabah aynı saatte kalkmanız Nil kenarında gezinti yapmanız, aynı meydana çıkmanız, kahvehaneler örneğin bu kadar önemli mi sizin için?”
-“Kahvehane deyip geçmeyin aslında kıraathane demek lazım. Her rastladığınız kimse bir roman bir başka esere konu olur. Kıraathaneler Doğu’ya bize özgü yerledir…dostlarımızı orda tanırız..”
Yukarda yazmış olduğum diyaloğu Barış Manço’nun Nobel edebiyat ödülünü aldıktan hemen sonra Necib Mahfuz ile El Ahram gazetesinden ki ofisinde yapmış olduğu röportajdan aldım.
Böyleydi Mahfu’zun insana bakış açısı. Ona göre her insan başka bir hikaye, başka bir olay örgüsü, başka bir romanın konusuydu..
20.YY’ ın epik romancılarının başlarında yer alır Mahfuz. Mısır’ın yüz yüzyılına tanıklık etmiş yaşamının izdüşümlerini romanlarında görmek pek hayli mümkündür. Doğu toplumlarında 20.YY bir çok toplumsal kırılma anlarına gebedir. işgallar, savaşlar, rejim değişiklikleri darbeler, suikastler, faili meçhuller, etnik köken çatışmaları,kimlik arayışları, mezhep çatışmaları çok sert şekilde insan hayatını doğrudan etkiler, değiştirir dahi dönüştür de…
Mahfuz için çağının çok önemli bir sosyoluğu dersek buna kimsenin itirazı olmaz diye düşünüyorum. Necib Mahfuz merkeze insanı koyar. İnsanın her türlü mizacına romanlarında yer verir. Onun eserlerinde baş karakterden ziyade roller her karaktere eşit dağıtılır. Okurken farkederseniz ki hepsi kendi içinde derinliği olan karakterlerdir. Bireyin iç dünyasından yola çıkarak toplumu anlamaya çalışır. Bu nedendendir ki Mahfuz, kıraathanede karşılaştığı her insanı bir kitap gibi okur….
Türkiyenin, tıpkı Türki cumhuriyetlerin abisi olması gibi Mısır da Arap kültürünün bir abisi konunumdadır. Mısır, 1919 da etkisini iyice hissettiren ingiliz kolonileşme sürecinden 1922 de Kral Faruk monarşisiyle kurtulacak ve henüz 8 yaşında olan Mahfuz şahit olduğu toplumsal olaylar sebebiyle büyümek zorunda kaldım diyecektir. Düşünün ki Ortadoğu’da bu gün bile hala çocuklar 8 yaşında dahi olsalar büyümek zorundadırlar..
Mekan önemli bir konudur Necip Mahfuz için. Onun romanlarını okurken Kahire’nin sokaklarını adım adım arşınlarsınız. Tahrir yani özgürlük meydanında ki kahvehaneler, kıraathaneler sanki sizin mahallenizdedir. Kahireden hiç çıkmaz Necib Mahfuz. Öyle ki, Nobel ödülüne layık görüldüğünde bile ülkesinden çıkmamış törene bir mektup göndermiştir. Mektupunda Filistinden ve Ortadoğu’nun sorunlarından bahsetmesi de; işte yaşadığı coğrafyaya kulaklarını tıkayıp gözlerini başka yöne çevirememiş gerçek bir aydın, bir entellektüel sanatçı demenize sebep oluyor..
Kitabı okurken, kurguladığı karakterleri anlamada ve onların iç dünyasının dehlizlerinde gezinirken yabancılık çekmedim. Ne de olsa biz de ne Doğulu ne de Batılı olabilmiş, arafta kalmış bir milletiz değil mi?
Mahbuz’u anlamakta zorluk çekmedim diyorum çünkü neden ? Her zaman söylemişimdir “yazar, beslendiği coğrafyadan ayrı düşünülemez” diye. Normal şartlarda düşünüldüğün de bir yazarın Nobel’e layık görülmesi, edebiyat dünyasının takdirini kazanması nereden baksak mükemmel bir şeydir değil mi ? Peki Mahfuz’un başına neler geldi dersiniz Nobel’den sonra?
Ülkenin önde gelen yazarlarından olması Mısır’ın, dahi Arap dünyasının en yüksek tirajlı gazetesi olan El Ahramda yazması, ve devlet yönetiminin çeşitli kademelerinde görev alması; ona bir kanaat önderi, akil kişilik niteliği atıf eder. Mısır - İsrail 6 gün savaşında, İsrail’i taraf olarak görmesi ve normalleşmeyi savunması, Nobel’den 30 yıl önce kaleme aldığı eserlerinde ilahi dinlerin motiflerini eleştirmesi, üstelik bir de Nobel’e layık görülmesi ile muhafazakar cenahın nefretini kazanır. Öyle ki; bir kesim onu takdir ederken başka bir kesim onu yozlaşmakla, döneklikle, milliyetçi olmamakla suçlar. Hatta daha da ileri giderek muhafazakar cenah tarafından hakkında ölüm fetvası verilir. Olacak olan olur ve 1994 yılında mahfuz bıçaklı bir saldırıya uğrayarak sağ kolunu artık kullanamaz hale gelir. Ne yazık ki eskisi kadar yazamayacaktır Mahfuz.
Hep böyle olur demi??? Meyve veren ağaç taşlanır, İşine gelmeyenleri rahatsız eden dil susturulur. Mahfuzun kolu kesilir, kalemi kırılır…
Muhafazakar kesim, Nobel edebiyat ödülü, milli ve dini değerlere aykırılık, halkı kin ve nefrete sürüklemek, toplumdan aforoz edilmek ve bir kesimin hınca hınç nefretini kazanmak. Tanıdık geldi mi size de???? Neden sonra dedim zaten Mahfuz’un karakterlerinin ve bizatihi kendisinin hikayesini anlamakta çok zorlanmadım diye…
Hayatın hep bir bütün olduğuna inanırım. Çok sevdiğim -ruhu şad oldsun- Barış Manço’nun Mahbuzla söyleşi yapmasına çok sevindim. Büyük sanatçı kolay olunmuyor demek ki…
Yine canımın canı “Lavantamın” hayranı olduğu santçı Emre Fel’in bir söyleşisinde kendisine sorulan “hayatınız boyunca bir tek şarkının bestesini yazmış olsaydınız bunun hangi şarkı olmasını isterdiniz? “ sorusuna “Gül pembe” diyerek Barış Manço’yu işaret etmesi de bu bütünlüğün bir parçası hiç şüphesiz..
Hayat bir bütündü ve onu döndüren şey -bakmasını bilene her şeyi bir işarete dönüştüren- sevginin diliydi….
Şuraya da bu incelemeyi yazarken arka planda dinlediğim konserde onunla canlı dinleme şerefine nail olduğum Gülpembe’nin linkini bırakayım..
youtu.be/m5gGmMLSZk8?si=...
Not: İncelememin başlığı; Necip Mahfu’un Nobelle ödüllendirildiği 1988 yılında, El-Ahram gazetesinin attığı manşettir…
Kitapla kal..
Aşkla kal sevgili okur..
Bülent…