·319 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Kasım 2024 14:18 (Spoiler)
Sevdiği kadının gönlünde açtığı yaralardan bihaber olan Felix, sevdiğinin son kez alnına kondurduğu öpücükten sonra geriye kalan tüm hayatında kendini suçlayacak mıydı? Bunu merak ediyorum.
Acılarla dolu, itilip kakılmış bir ruha sahip; körpe, zayıf, çelimsiz, tutunacak ve ruhunun kapılarını açacak bir liman arayan Felix, vadinin uçsuz bucaksız güzelliği karşısında onu tek büyüleyen, vadinin Zambak'ı olarak adlandırdığı Kontes Henriette'ye tutulmuştu. Kontes'in yaşça büyük, evli ve çocuklu olması, onun duygularına kilit vuramamıştı ve kendini, onu ilk gördüğü andan itibaren aşkının engin sularına bırakmıştı. Ne kadını suçlu duruma, ne de kendisini böyle yasak bir aşka sürüklemek istemeyecek kadar aşkına saygılı bir aşıktı. Ama zavallı aşık, Kontes'in aşkının kendi aşkı gibi tutkuyla dolu olmasını beklerken, alabildiği tek şey anne şefkati ve sevgisi oluyordu. Bilmiyordu ki, aslında Henriette'nin kendisini delice ve çok da masumca şekilde büyük bir aşkla sevdiğini; fakat yaratıcının buyruğu üzerine ve insanlar arasındaki erdem etiğine yanlış bir hareket etmeme isteği Henriette'nin gönlünde daha baskın geliyordu. Bu yüzden kocasının, çocuklarının, bütün vadinin baskıları, sorumlulukları, hastalıkların çaresizliğinin vermiş olduğu o derin ızdırapları kendi içinde yaşarken, aynı anda Felix'e duyduğu aşkını kor gibi kalbinde yaşıyordu. Ve o şekilde de öldü. Ölmeden önce, belki de ölümünden sorumlu olan Felix'in, bir başka kadına bedenini ve sahte duygularını teslim ettiğini bildiği için yüreğine aldığı büyük darbelerle, can acıtıcı kıskançlıklarla ve yaşadığı onca zorluklara karşı büründüğü umursamaz tavırlarla kısacık bir vakit yaşamayı sürdürmüştü. Çektiği onca sıkıntıya rağmen aldığı en büyük darbenin ve içinde yer edinen en büyük yaraların sahibinin Felix olduğunu söylemişti.
Felix, Kontes Henriette'yi, vadideki Zambak'ını severken, onu bir melek gibi saf ve masum görürken, sevgisine; şeytan diye nitelediğin, cesur ama bir o kadar da acımasız kadını severek mi saygı gösteriyordun? Üstelik sevmiyordun bile. Onun sana karşı olan üstünlüğünü, cesaretini ve hislerini seviyordun. Kontes'ten alamadığın hangi duygular varsa, Lady Dudley'den almaya çalışıyordun. Ve buna da sevgi diyordun. İtiraf ettiğin gibi, asıl ve gerçek sevgi Henriette'ye aitti.
En sonunda da kelimesi kelimesine itirafta bulunduğun, bütün çıplaklığıyla günahlarını döktüğün bu körlükler ve hatalarla dolu hayatını bir mektuba sığdırıp Natalie'den seni olduğu gibi sevmesini istiyordun. Ne bunu istemeye ne de bir aşk yaşamaya hakkının olmadığını bilmeliydin. Natalie'nin dediği gibi, sen aşkını başka bir aşkta bulmaya çalışıyordun. Diğerinde ne varsa, bir başkasında onu görmek istiyordun. Sevmek istediğin, sevdiğin kişinin ruhunda bir önceki sevginin hatıralarını görmek istiyordun. Oysaki her kadın farklıdır. Her aşk farklıdır. İnsanlar dahi aynı olamazken, aynı kalamazken; yaşadığın aşkın önceki aşkla aynı olmasını beklememeliydin.
Kısacası, kitaptan çıkardığım bazı dersler şunlar:
Kimseyi, kimseye benzetmemek. Çünkü her insan farklıdır dolayısıyla her aşk da birbirinden farklı olacaktır.
İnsan, arzuladığı sevgiye, ilgiye, bağlılığa karşılık alamadığını hissettiği an gitmeye ve o aşkı bitirmeye meyillidir. İster istemez duygular körelir. Aşk biter. Sevgi daimi kalır. Veya bir zamanlar var olan sevgiye dair hatıralar, anılar ve o hatırlayışlar kalır. Eskisi gibi aşk ve derin sevgi kalmasa da, ona karşı duyduğun sevgi ve saygı ilk günkü gibi tazeliğini korur. Tabii, bunu başarabilenler için geçerli bu son sözüm.
En kötü ihtimal ayrılık da olsa, neden ayrı düştüğünün farkına varmalı ve gerçeklere karşı kör olmamalı insan.
En sevdiğim romanlar arasına girmiş bulunmakta. Tabii Martin Eden bundan önce geliyor. :)