Puan vermedi·166 syf.····Okunma: 14 Nisan 2024 15:10 Görme Biçimleri
“Bu bir pipo değildir.” Bir Pipo resminin altına bu sözleri ilave etsem ne düşünürsünüz? Pipo imgesi ile söz arasındaki bu çelişkiyi sorgularsınız ve sonra defalarca neden böyle yazıldığı konusunda düşünür durursunuz bence. Zaten Belçikalı Ressam Rene Magritte’nin yapmak istediği de tam olarak bu. “İmgelerin İhaneti” adlı bu eserle; doğrudan algılanan imgeleri, doğrudan algılamak yerine sözlerle imge arasında ironik bir bağ kurarak düşünselliği arttırmayı amaçlıyor.
Ama yeterli mi peki? İkna olur musunuz onun bir pipo olmadığına? Bence olmazsınız. Çünkü sözlerin gücüyle görmenin gücü arasında kocaman bir fark vardır. Bir düşünün! Sizce gördüğünüz bir manzarayı birine anlatmak mı yoksa ona gösterebilmek mi onun hayal gücünü canlandırmada daha etkili olacaktır?
Sözlerin görme eylemiyle aşık atamayacağı açık. Fakat John Berger’in asıl vurguladığı, sözler ile görmenin farkı değil.Görme eyleminin öznel gerçekliğimizden bağımsız olmadığı ve hatta öznelliğin, gerçeği algılama biçiminin tam kendisi olduğu.
Şimdi şunu soruyorsunuz benim gördüğüm bir Picasso tablosu bir başkası için de aynı anlamı içermiyor mu?Nasıl oluyor da öznelliğimiz gerçeği algılama biçimimiz oluyor? Evet! Picasso’dan da, tablonun varlığından da eminiz. Ama aynı şekilde görmüyoruz, değerlendirmiyoruz ki tabloyu?“Judith’i ve Holofernes”mitini bilirsiniz belki.Birçok ressam bu konuyu yüzlerce kez resmetmiş olabilir. Ama hiçbiri aynısını resmetmedi, resmedemez çünkü..
Garavaggio, Artemisia Gentileschi, Gustav Klimt ve daha birçok ressam bu hikayeyi kendi öznellikleriyle birbirlerinden farklı resmettiler her defasında. Bizim de bu eserleri görme biçimimiz, değerlendirişimiz her birimizde farklılık gösteriyor. Vurguladığımız, aynı konunun resmedilişindeki biçimsel ve teknik farklılıklar değil.
Açıklarsak; mesela bir nesne, eğer sizin algılarınızdan bağımsız ise o doğada yalnızca bir maddedir. Ama Gerçeklik dediğimiz kavram, sizin bir nesne ile ya da başka birçok şey ile aranızdaki ilişkinin kendisidir. Yani sizin algılamadığınız şeyin gerçekliğinden bahsedilemez. Bu da demek oluyor ki; sizin öznelliğinizden bağımsız değil bu görme biçimi. Düşündüklerinizden hissettiklerinizden, inandıklarınızdan bağımsız değil. Hatta seçimleriniz bile görme biçiminin kendisi.
Mesela,siz bir fotoğrafçının yaptığı işi; bir şeyi, sadece fotoğraflamak olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, ama değil. O, sınırsız fotoğraflayabileceği her bir şeyden yalnızca birini seçerek konuyu belirliyor. Bu, bir Fotoğrafçının seçiminin, onun görme biçimine yansıma şeklidir.
Aynı zamanda, bir ressamın da yeniden yarattığı görünüm; onun seçimi, yani onun görme biçimidir. Ve her ne kadar o yapmış bile olsa, resmi algılayışımız ve değerlendirişimiz de bizim görme biçimimize bağlıdır. Bir ressam bir resmi ne kadar nesnel çizmeye çalışırsa çalışsın; kendi bakış açısından yani kendi gözlerinden kurtulamayacağı için kendi öznelliğinden, kendi görme biçiminden de haliyle sıyrılamaz. İşte! Size ne yaparsa yapsın kendi bakış açısından kurtulamayan bir ressam dramı.
Peki aynı eserlerden etkilenmemiz, bu eserlerin birçoğumuzda aynı coşkuyu yaratması niçin diye sorarsanız; sebebini John Berger, o resimlerde halen ortak paylaşımlarımızın olmasıyla, aynı toplumsal düzenin varlığıyla açıklıyor. Siz bir sanat eserine baktığınızda, onun gücünü; teknik ustalığa, eserin inandırıcılığına, dramatikliğine de bağlasanız onu etkileyici yapan resmin üzerimizde yarattığı etki aslında. Sizin onu görme biçiminiz. Görme biçimimizi etkileyen ve hatta onu oluşturan ve O esere bazen yüzyıllarca toplumsal geçerlilik kazandıransa;toplumsal ilişkiler, ahlaki değerler, benzer toplumlarda yaşıyor olmamız.
“Mona Lisa” Rönesans Sanatının belki de en değerli eseri. Onu bu kadar değerli yapan; Rönesans sanatından önce kullanılmayan; atmosfer yaratan ışık ve gölge kullanımı, derinlik hissettiren perspektifi içermesi; bunların yanında, daha önceki sanatlarda sadece dışsal betimlenen insanın, gerçek bir insan silüetiyle duygulu ve düşünceli bir figür olarak resmedilişi, bir ressamın teknik ustalığının ve daha birçok unsurun toplamı elbette. Ama bu sanat eserinin işlevselliği ve anlamı günümüzde çok çok farklı. Onu görme biçimimiz, bu bahsettiklerimizden fazlasıyla bağımsız hatta.
Şöyle ki; 1839, Fotoğrafın icadına kadar her sanat eseri biricikti. Tek bir perspektif ile yapılan Avrupa yağlıboya tablo geleneğinde eserler; O ana, o mekana bağlı bir gerçeklik içerir. Perspektifte ‘karşılıklılık’ olmadığı için tüm gerçeklik de tek bir seyircinin görebileceği şekilde dizayn edilir. Nesneler de zannettiğimizin aksine görünmek için sunulmazlar bize. Onlar kendi aralarında bir ilişki içinde olduklarından tek bir gözün gördüğü şeyler de değillerdir asla. Sadece tek bir noktadan değil, görünür olduğu tüm noktaların merkezinin toplamıdır bir nesne. Ama Fotoğraf teknolojisi ile bu merkez kalktı. İmgeler zamandan ve mekandan bağımsız hale geldi. Her resim biricikken fotoğraf ile resimlerin coğaltılabiliyor oluşu her şeyi değiştirdi. Artık Bir “Mona Lisa” tablosu, girdiği bir evde, bir işyerinde kişisel yaşamlarımıza karışan, personalarımızı desteklemeye yarayan, başka bağlamlarda değerlendirilebilecek bir obje.
Peki çoğaltılabiliyor ise onu değerli yapan ne diye sorarsanız; “Mona Lisa”, piyasada az bulunan bir nesneye dönüşmüş durumda olduğundan bu kadar değerli. O, bir çeşit yapay din havasına bürünmüş kutsal bir miras. Onun manevi ölçüsünün de bir piyasa fiyatı olacak elbette. Berger, bu dinsel havanın işlevinin özlem uyandırmak olduğunu söylüyor. Ona göre; oligarşik, köhnemiş demokrasi dışı bir kültürün direnişi var buna benzer eserlerde. Eser, özel ve gizemli bir hava yaratılarak eşsiz kılınmak isteniyor. Böylece siz, bu kapitalist dünya düzeninin ezelden beri böyle dokunulmaz, değiştirilemez olduğuna ikna olabilesiniz.
Dikkat ettiyseniz, bu değerli tablolar, genellikle hangi ailelerden birbirine geçtiği, nasıl günümüze geldiği bilgisi ile sergilenir. İlla ki onun gerçekliğini ispat etme çabası harcanır durur. Da Vinci’nin “Kayalıklar Bakiresi” tablosunun hem National Gallery hem de Louvre Müzesi’nde var olduğunu biliyor muydunuz? Hangisi hangisinin röprodüksiyonu olduğu bilinse bile odaklanılan nokta;genellikle imgelerin anlamından çok gerçek olup olmadığı. Bu arada National Gallery’deki tablo gerçek “Kayalıklar Bakiresi’”...
Sanat Müzelerinin birçoğu, özlem uyandırma amacı güden, bu kutsal kabul edilen eserlerle dolu. Ama araştırmalara görü nüfusun büyük çoğunluğu müzelerine gitmiyor. Gidenler üzerinden yapılan anketlere göre ise sanat müzeleri kiliseleri anımsatıyormuş. Neden sizce? Çünkü kendilerine ait hissettikleri bir sanat eserleri yok o müzelerde. O eserlerin görkemi altında ezildiklerini hissediyor insanlar. Fakat sanat eseri insanın kendini bulduğu, gerçeği sorgulatan, birçok duygu ve düşünceyi onunla anlamlandırdığı, ona içten gelen bir şey olması gerekmiyor mu?
Yeniden görme biçimlerine dönecek olursak; Görme biçimimiz aynı zamanda imgenin kullanıldığı ana ve kullanılma amacına göre de değişkenlik gösterir. Mesela bir resmi; bir filmde kullandığında yönetmen, o resmin anlamını bağımsız anlamından koparmış olur. Filmdeki sahnenin anlamının bir parçası yapar onu. İçinde göründüğü sahnenin bağlamına yayılarak dramatik yapıya hizmet eder resim.Bazen de anlam, imgenin yanında görülen ya da hemen arkasından gelen bir şeye göre değişir.Van Gogh’un son resmi “Buğday Tarlası” resminin altına Van Gogh’un ölmeden önce yaptığı son resim yazılırsa eğer; resmi, ölümden önce yapılan bir resim olarak incelemeye başlarsınız. Söz imgeye değil de,imge sözü aydınlatıyor olur. Görme biçiminiz bir kez daha değişir.
Bir başka farklı görme biçimi de kadının görünme ve görülmesi üzerine. John Berger’in tespitine göre; erkeklerin ve kadınların davranış metodları farklıdır. Berger’e göre; erkek, davranışlarını başkasının üzerinde etkili olabilmek için kullanırken bunun aksine kadın davranışları, kendine karşı tutumunu göstermek üzerinedir. Erkekler dünyasının mülkiyetinde doğan kadınların, toplumsal kişiliklerinin sınırlandırılmış olmasından ve buna göre yaşayabilme ustalığını geliştirmelerinden kaynaklanmakta bu durum. Kadın, hep kendi imgesiyle dolaşır, kendi kendini gözler. Bunun gerekli olduğu öğretildiği için ona; kişiliği de gözleyen ve gözlenen olarak ikiye bölünmüştür.
Kadınlar, erkekler tarafından nasıl göründüğünü önemser; beğenilme duygusuyla hareket eder. Kadın eylemleri, ona nasıl davranılmasının istenildiğini gösterir simgelerdir. Yani erkekler davrandıkları; kadınlar ise göründükleri gibidirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenen kadın ikilemi kendisini bir nesneye dönüştürmesine neden olmuştur. Bir kadını nesne olarak görme biçimimizi, Avrupa yağlıboya resim geleneğinde fazlasıyla görmek mümkün.
Kadınlar, bu tabloların binlerce örneğindeki çizimlerinde hatta başka erkeklerle çizildiğinde bile resmin dramatik yapısının bir parçası değildirler. O birlikte resmedildiği erkekle ilgilenmez; çünkü o, tablonun dışındaki erkek seyirciyle flört etmesi için resmedilmiştir. Bazen kendine hayran bir şekilde resmedilir ya hani, elinde ayna falan, genellikle de çıplak... İşte bunlar, kadının dışavurumu falan değildir. Tabloyu seyreden erkeğin istek ve duygularına boyun eğişini gösterir halidir.
Eğer incelerseniz, Avrupa dışındaki Hint, İran, Afrika, Amerika yerlilerinin çıplaklık içeren sanatlarını; edilgen değildir kadın figürü. Kadın; erkekle bir bütün olarak resmedilir, kadın da erkek gibi etkindir eserlerde. Bu tabi başka bir tartışma konusu.
Ama görme biçiminin farkını anlamamız konusunda Avrupa yağlıboya geleneğindeki çıplaklık ve Nü arasındaki ayrım, bu konuya iyi bir örnek.Çıplak olmak, insanın kendisi olması aslında. Her bir materyalden ve imajdan arınmış şekilde sade ve doğal olma hali. Ama Nü olmak, başkalarına cıplak görünmektir. Nü’de kadın, aslında bir nesnedir; ve kadının kendisi olmasına izin verilmez. Nü, cinsellikle ilgilidir. Nü resimlerde beden, kılları ile birlikte çizilmez mesela. Kadını, cinsel gücünü gösteren herhangi bir tavırla göremezsiniz bu resimlerde. Çünkü kadının; tutkularını yaşayan, etkin bir imge olarak değil, edilgen bir imge olarak sunulması gerekiyor. Ki kendisinin değil; tutkunun, gücün tekelcisi olan erkeğin tutkularını yaşamasına hizmet edebilsin. Kadınlar bir açlığı gidermek için varlar bu tablolarda. Bu tabloları Daha çok; devlet adamları, iş adamları satın alır. Neden? Çünkü kendilerini kudretli hissetmelerine yarar bu tablolar.
Başka türlü Nü yağlıboyalar da var elbette. Onları diğerlerinden ayıran; ressamın, kadını kişiselliğinden ayırmadan görme biçimi. Hatta Bazen ressam ile kadın arasındaki arasındaki kişisellik, öyle güçlü olur ki bırakın resmin seyirciye yapılmasını, seyirci dahil bile olamaz resme. Çünkü ressam, kadını tüm ruhuyla, öyle dramatik resmetmiştir ki; dışlandığını hissettirir seyirciye. İncelemek isterseniz, Rembrant’ın ‘Danae’ adlı tablosuna göz atabilirsiniz. Monet’nin “Olympia”’sı da yine böyle bir resme örnektir. Bu resimlerde Kadının, nü’leştirilmeden, gerçekten çıplak olarak resmedildiğini göreceksiniz. Aslında şu sonuca varıyoruz; Nü olmak; çıplak olmak demek değil, hatta bir obje olarak giydirilmesi demek. Bu bahsettiğimiz Dişi ile Erkek farklılığından kaynaklanan bir şey değil. Bu fark, ideal seyircinin her zaman erkek olarak kabul edilmesinden, kadın imgesinin ise onun gururunu okşamak amacıyla düzenlenmesinden kaynaklanıyor.
Tamam!Görme biçimlerimizin değişkenliğinden ve öznelliğinden bahsediyoruz ama onu ne belirliyor peki? Hangi koşullar öznelliğimizi oluşturuyor? Kadına, doğaya, zengine, yoksula, mitlere ve daha birçok şeye bakış açılarımız oluşturuyor öznelleğimizi. Bu bakış açısı da; ekonomik şartlar, sanatın o toplumdaki etkinliği, eğitimin düzeyi, tüketim alışkanlıklarımız, bürokrasinin gelişmişliği, kültürel değerler gibi daha birçok argüman ile harmanlanıyor. Bir toplumu oluşturan tüm bu saydıklarımız, aynı zamanda bireysel kimliklerimizi de oluşturuyor.
Bu konuyu açalım biraz... Rönesans’ta resim bilgi aracı olduğu kadar mülk aracıydı aynı zamanda. İtalyan burjuvazisinin birçok şeyi mülküne dahil edebilme becerisi, resimlerin imgelerine bile sahipkar yaklaşmalarına cesaret veriyordu. Kendilerini zengin, güçlü, her şeye ulaşabilir, muktedir gördükleri için toplumsal konumlarının altını çizme gereğiyle bu resimleri sahipleniyorlardı.
Her nesnenin satın alınabilirliği; resmi de etkilemiş, tüm gerçeklik maddi değerle ölçülür olmuştu. İşte! Bu maddesel yaklaşım, Avrupa yağlıboya geleneğinin tekniğine sirayet etti. Nesneleri, neredeyse dokunulabilir şekilde; dokusuyla, parlaklığıyla, katılığıyla yansıtabilme gücü, bu tablolaları diğer resimlerden üstün kıldı. İki boyutlu olmasına rağmen bu tablolardaki ustalıklı teknik, aldatıcı bir etki yaratıyor. Resimdeki imgeler; dokusuyla, sıcaklığıyla hissedilebilir görünüyor.
Berger’e göre bir resmin yapılış biçimi, neyi gösterdiğini belirler. İşte! Size Sanatta Öz ve Biçimin ayrılmazlığını dile getiren bir tespit. Bu bahsettiğimizi bir tabloyla örneklendirelim...Holbein’in ‘Elçiler’ tablosu... Tablo, keşifler ile başlayan yeni dünya düzenini, Kapitalizmi simgeler. Nasıl mı? Eğer incelerseniz, Tablodaki adamlar, kendinden emin ve umursamaz görünürler. Diğer tüm imgeler ise tüccar kimliklerini simgeleyen araç gereçlerdir.
1519’da Magellan, kazandıklarından pay vereceğine dair bir anlaşmayla İspanya Kralı I.Charles’ın sponsorluğunda dünyayı dolaşmaya çıkmıştı.Yaptığı Keşifler, zenginliği Avrupa’ya getirmiş, sonrasında ise biriken zenginlik Sanayi Devrimini getirmişti. Bu tablo, 1533 yılında Holbein tarafından resmedildi. Tabloda küre, pusula, aritmetik kitabı, ilahi kitabı, bir de ud görünüyor. Bir ülkeyi sömürgeleştirebilmeye yarayan, halkları hristiyan yapan, onlara hesap öğretmeye yarayan, tüm argümanlar imgelenmiş resimde. Bunun yanında üstlerindeki kumaşlardan kürklere, takılara yerdeki halılardan mozaiklere kadar diğer tüm imgeler ise; nakışçıları, dokumacıları, kuyumcuları, mozaikçileri, halıcıları simgelercesine tabloda karşımızda.
Önceki sanat anlayışlarına kıyasla yağlıboya resim sanatı, dinsel veya toplumsal zenginliğin ötesinde paranın satın alma gücünü sergiliyor. Konuların resme geçiriliş biçimi, temanın anlamına, imgenin gücü ve gerçeğine gölge düşürüyor. Ama aksine bir ressamın soyut resmettiği bir insan ya da bir atmosfer, dokunulabilir yağlıboyadan daha gerçek bir etki yaratma gücüne ulaşabilir. Eğer sanatçı imgelerin önüne başka bir endişe koymazsa, seyircinin imgeye odaklanmasını sağlayabilir.Maddesel yoğunluğu aşarak başka bir derinlikle gerçeği ele alır. Mesela, Picasso’nun “Guernica”’sı böyle bir tablodur.
“Elçiler”tablosundaki bir başka ayrıntı da elçilerin bakışları...İncelerseniz, hem tepeden hem de ürkek bakıyorlar; bakışlarına karşılık beklemeden. İmgelerinin başkalarını uzak duruşlarıyla etkilemesini istedikleri gayet açık. Krallar, imparatorlar, Bürokratlar da halkları bu biçimde etkilediler hep. Yarattıkları imajlara, kendi kişiliklerini dahil etmeyip; halklarıyla kendileri arasındaki uzak açıyı hep korudular. Bu tabloda ise uzaklık, bireyselleştiğini gösteren bir imajla kurulmuş durumda.
John Berger’e göre Bireycilik, eninde sonunda eşitlik düşüncesine yol açıyor. Oysa eşitliğin düşünülemeyecek bir şey olarak gösterilmesi gerek. Tıpkı Avrupa Yağlıboya geleneğinde yapıldığı gibi. İmgeler, dokunulabilir etki yaratılarak resmedilir; böylece yakınlık duygusu uyandırılır. Fakat bir yandan imgeler genelleştirilip, bir nevi maskeye dönüştürülüp imaj yaratılarak uzak açı korunur.Televizyonda gördüğümüz siyasilerin kukla görüntüleri gibi imgelerin katı cansız olmasına neden olan şey, asla ressamın teknik yetersizliği değil. Bu uzaklığı korumak için aksine bilinçli olarak yaptığı bir durum ressamın. Bu gelenekteki resimlerdeki natürmort yiyecekler, hayvan resimleri, bahçelerinde kitap okuyan burjuva sahipleri, tarihsel ve mitolojik kahramanlar; zenginliği, sahip olduklarını, gücünü göstermek için inandırıcı gelmese bile yüce, soylu bir imajı yansıtması için, seyirciye yapılmıştır. Ama yine de imgeler, ne kadar yüce olursa olsun cansızdır, yetersizdirler. Çünkü imgelemede bir maksat var. Bu resimlerde yeni yaşantılara, arzu edilen imgelere yer verilmiyor; aksine sahip olunan, süslenip püslendirilerek yeniden gösteriliyor. Gündelik yaşam resimleri bile erdemliliğin, ahlak derslerinin, toplumsal konum ve parasal ödülle değerlendirildiğini kanıtlamak için yapılıyor.
Ancak Monet ve İzlenimciler ile kırılma yaşandı bu gelenekte. Kübizmle de yıkıldı.Tercih edilmeyen, sahip olunabilir kapitalist bir nesne olarak görülmeyen doğa, dahil oldu sanat resimlerine. Resim biçemi, zamanla yoğunluğu olmayan, dokunulamaz, soyutlanan biçemle buluştu. Tabi ki Rembrant, Van Gogh, Picasso, Millet, Goya gibi ressamlar Avrupa yağlıboya geleneğinden sıyrılarak kendi gerçek sanatlarını yaratabilmişlerdi. Büyük sanatçıları özel yapan; yaşam savaşı vermekle birlikte aynı zamanda sanat pazarından ayrılma savaşını, kendi gerçek sanatını bulma savaşını vermeleridir.
Rembrant, ilk resimlerinde mülkü, toplumsal sınıfı kutlamaktan başka bir şey yapmadığını, gelenek ile kendi sanat dilinin ters düştüğünü gördükçe; aslında bir reklam tablosu geleneğinin içinde hapsolduğunu anladı. Görme biçiminin içtenlikten yoksun olduğunu farkedip; zaman içinde yakıştırılan görme biçiminden kurtularak kendi görme biçimini yakaladı.Rembrant’ın yaşlılığında yaptığı otoportrelerini inceleyin, geleneğin dilini koparmış sadece varolma sorunu hisseden yaşlı bir adamdan başka hiçbir şeyin olmadığını göreceksiniz.